HERŞEY ÇOK GÜZEL OLDU (*)

Maç en fazla berabere olur demiştik. 2-0 oldu. Futbol terimi ile söyleyecek olursak hiçbir itiraza mahal kalmadı.

İlk maçı son dakika golü ile kazanmıştı CHP, bu defa Metin Ali Feyyaz’lı efsane kadro akla geldi.

Türk futbol tarihinin unutulmaz 10-0’lık Beşiktaş-Demirspor maçı gibi bir sonuç gördük.

Beşiktaş attıkça atmıştı o maçta. Dünse tarihi hezimete uğrayan AKP ve Binali Yıldırım oldu.

Herkesin bolca yorum yapacağı-yaptığı ‘seçim için en doğru yorum ne olabilir?’ diye sorulsa her halde ‘o son seçimi iptal etmeseydin iyiydi’ demek gerekecek.

Trafik kazaları genelde insan hatasından olur. Yol ve hava şartları da etkendir. Ama genelde ardı ardına yapılan yanlışlardır arabayı yoldan çıkaran. 31 Mart seçiminde hatalı sürüş neticesinde aracının kaza yaptığını fark edemedi AKP.
Bu defa araç teknik terimle pert oldu.

31 Marttaki kaza aracı yolun kenarına çıkarmıştı. 23 Haziran uçurumdan savurdu.

Her iki seçimin de aslında anlamı aynı idi. Arada bir fark yoktu. Kaza yapan aracın revizyona alınması gerekiyordu. 31 Mart’ta çekici ile kenara çekilmesi gereken araç 23 Haziran’da bir defa tamamen kullanılmaz hale geldi. En azından daha ağır hasar aldı.

Bir zamanlar radyo bile tek kanallı iken bir program vardı. Yaşanmış ya da muhtemel hayat hikayelerinden dinleyenlere dersler çıkaran bu programın adı “Şimdiki Aklım Olsaydı” idi. Gayet ratingi yüksek, ilgi toplayan bir programdı.

“İnsanlar neden hata yapar?” sorusunu merkeze alan bu programın amacı başkaları aynı hatayı bir daha yapmasın idi. Dün gece tarihi bir hezimete uğrayan Akparti için gayet lüzumlu bir program olmalıydı. Eğer azıcık kendini sorgulasa, yaptığı hatayı teşhis etse bunun farkında olsa, bırakın seçim tekrarını herhalde ilk kutlamayı yapmak için sıraya girerdi 31 Mart’ta.

Ancak insanoğlu bazen basiret bağlanması dediğimiz bir hale giriyor. Gözü bir şey görmüyor. Sadece kendi doğrusu ile hareket ediyor. İşte bu anlar gerçeklikle bağın koptuğu, kendi kurduğu senaryoya inanarak bu sahte dünyayı adeta tüm bileşenleri ile gerçeğe tahvil ettiği zamanlar oluyor.

Ben kendi adıma 31 Mart’tan itibaren ve özellikle AKP’nin neticeyi hazmetme sorunu yaşadığı anlaşıldığında sadece nesnel bir tabanda yaşananları izah etmeye çalıştım. Benim bu ülkenin bir ferdi olarak bu ülkenin iradesinin tecellisine olan inancım dışında yol gösterenim olmadı.

Yandaş değildim, sadece adil olmak gereğini vurgulamak istedim. Ancak yandaş bir bakış açısının eleştirebileceği doğrunun yanında olmaktan öte konum belirlemedim.

Sıradan bir gözlemci olarak dahi tespit edilebilir olan tuhaf süreci işaret ederek toplumsal ortak paydanın en önemli tamamlayıcısı olan meşruiyet kaybının önüne geçmeye çalıştım.

Bu yolda gösterdiğim gayretin boşa olmadığı için huzurluyum. Hatta zihnimdekileri ifade için gecenin heyecanlı ruh halini pas geçerek sabahı bekledim.

Söylenecek çok şey vardı.

Ama benim için tek cümle kafi.

Herşey çok güzel oldu.

(*) 24 Haziran 2019 tarihli yazı

YETER SÖZ DEVLETİNDİR DİYENLERE KARŞI UMUT BAYRAMLAŞMASI

Ferhan Demir on Twitter: "1950 seçiminde demokrat partinin Yeter ...

“Yeter Söz Devletindir!” Diyenlere Karşı, Umut Bayramlaşması…

Ucuz Roman filminin efsanevi sahnesinde; acemi soyguncular John Travolta ve siyahi arkadaşlarına çattıklarında başlarına geleni ömürlerinin sonuna kadar unutmayacak bir ders alırlar.

Hamburgercide sakin sakin yemek yiyen insanların azılı birer suç makinası olma ihtimalini öngörmek için ya Tarantino olmalısınız ya da 2020 Türkiye’sinde polis olmalısınız.

Avukat değil avukatların başı. Yani Baro başkanını restoranda göze kestirip “ver bakayım kimliğini” diyen Türk polisi, çok fazla Tarantino filmi izlemekten bu hale gelmiş olabilir mi?
Sinemacı bir yazar olarak bu kadar iyimserlik Tarantino filmlerinde olur diyeceğim.

Polisin bu uygunsuz denetim zorlamasına karşı çıkış gösteren Baro Başkanına karşı söylediği söz ise, kendisini her zaman Menderes ekolüne yazan siyasi iktidar için gerçek bir utanç vesilesi.

Ne diyor polis?
“Ben Devletim. Biz Devletiz.”
Menderes ne diyordu?
“Yeter söz Milletin?”

1946’da bu sözle yola çıkan Türk sağı merkezindeki bütün ılımlı unsurları tasfiye edip, iki uç beyinden müteşekkil kadrosuyla tam bir devlet partisine dönüşmüş durumda.

“Kapa çeneni” diyor hak arayan millet ferdine.
“Karşında devlet var.”
“Yeter” diyor.
“Söz falan yok sana.”
Söz varsa “Söz Devletindir.”
Devlet de polistir. Polis de devlettir.

Aradaki bağlacı çıkardığınızda Devlet Polisi ya da Polis Devleti karşımızda tüm çıplaklığıyla durmaktadır.
Keyfilik, ceberrutluk, güç tatbiki son haldedir.

Bir günde 10 kadının öldüğü ülkede restoranda Baro Başkanı gözaltı almakta çare aranmaktadır.

Polisin gözünün önünde otogarda kanlısını parça pinçik bıçaklayan zanlıya bile müdahele etmeyen bir teşkilatın bu acar hali, bu lafazan devlet retoriği aslında basit bir metodun tatbiki.

Sabah trafiğinde işe yetişmeye çalışan insanların bindikleri taksileri, dolmuşları durduran ya da ana caddelerde uygulama yapan polis ile de zaten bu vesile ile tanışmaktayız. Hiçbir iyi niyet ışığı taşımayan bu göz boyama denetimler “BİZ DEVLETİZ” “DEVLET BİZİZ” sözünü insanların bilinç altına nakşetme amacından ötesine hizmet etmiyor.

AKP-MHP ile kurduğu tandem iktidarla aslında Türkiye’de sağın sempatik görülen ideolojik tavrını yani lafta da olsa devletin önüne milleti koyma tavrını terk etmekte beis görmüyor. Belinde silah arkasında sonsuz yetki, AİHM kararlarına kapalı hukuk sistemi ile tam teçhizatlı güvenlik güçleri yüksek sesle yüzümüze haykırıyor : “YETER SÖZ DEVLETİNDİR.”

Zaten AKP için ve lideri için kısık seslilerin sesi olmak değil mi övünç vesilesi. Sesi yüksek çıkanların da tabii ki susması gerekecek bu iş modelinde.
Kısık sesli halk ve sesi kısılmış halk sonuçta aynı kapıya çıkmıyor mu?

Bu utanç günlerinde eda ettiğimiz Bayram’da nefes almak giderek zorlaşıyor. Bu yüzden dün telefon defterimde U harfinin altına yazdığım onlarca isimle bayramlaştım.

Ahmet Davutoğlu/Temel Karamollaoğlu/Mithat Sancar/Bayram Güzel/Ömer Faruk Gergerlioğlu/Nesrin Nas/Altan Tan/Ali Bulaç/Salih Memecan/ Natali Avazyan/ Kemal Özkiraz/ Gökhan Özbek/Nevşin Mengü/Remzi Diril/Murat Aksoy/Selçuk Özdağ/Turgay Kıran/Süheyl Çobanoğlu/Mustafa İslamoğlu/İhsan Eliaçık/Fatih Mehmet Maçoğlu/Yılmaz Vural/Can Ataklı/Erkan Mumcu/Fehmi Koru/Uğur Dündar…

Kimini ben aradım kimi beni aradı. Ulaşamayanı ben aradım. Ulaşamadığım beni aradı.
Bakmayın sadece Uğur abinin adının U ile başladığına.
Ben UMUT diye kaydettim bu isimleri ve adını anmadığım daha bir çok ismi.
Memleketin aklının tutulduğu günlerde en çok Umut lazım çünkü.

Aklı hırsının gerisinde kalanlara dur demek için bir arada olmak, bir arada olmak için umudu taze tutmak şart.
Yeter söz devletin falan değildir. Söz kimsenin tekelinde değildir demek için.
Bayramı bayram gibi yaşamak için.

Analiz, Veysi Dündar 1.8.2020

BAYRAM BENİM NEYİME KAN DAMLAR YÜREĞİME

Sad Lonely Man Standing Alone : video stock a tema (100% royalty ...

BAYRAM BENİM NEYİME KAN DAMLAR YÜREĞİME

Bugün Bayram ama gerçekten tam o söze denk düşen bir Bayram.
Bayram neyime kan damlar yüreğime.
“Yeter söz milletin” diyerek iktidara gelen Türk sağı, 70 yıllık demokrasi deneyiminde sola bıraktığı birkaç yıl haricinde neredeyse tulum geçen macerasının sonunda bir polisin şu sözleriyle bize seslendi :
“Ben Devletim sen de kimsin?”
Hem de bir baro başkanına.
Adalet karşısında hukukumuzu emanet ettiğimiz avukatların başına.

Memleketin bütün taşları bağlı…

Kadınların ölmediği gün yok ve bu ölümlerin biraz olsun devletçe önlenebileceği hayalinin, İstanbul adına yazıya dökülmesine dahi! katlanamayanların sesi gür çıkıyor.
Arsızca kapitalizmin en vahşi temsilinin ekmeğini yiyenler, bize “asrı saadet” vaat ediyor.

Hadi ordan diyecek bir sosyal medyamız dahi olmayabilir çok yakında.

Ömrünün bir kısmını cemaatin gazetesinde yazı yazarak geçirmiş, akabinde nedametiyle kendini ayrıştırıp Cumhurbaşkanına sözcü olmuş bir siyasetçi diyor ki: “150 yıldır bize anlatılan hikaye yanlıştı”.
Peki 150 yılın içinden çıkıp gelmiş AKP de bu yanlışa dahil değil mi?
Milyarlarca yanlıştan doğru çıkar mı?
Madem geçmiş baştan sona yanlış, siz nasıl bu kadar doğru oldunuz?

Ülkeden dışarı adım atsanız bir şişe suya 24 lira vereceğiniz günlerdesiniz. Bir kahve bir kruvasana yanılıp da, 10 Euro verdiğinizde cebinizden çıkacak olan 100 liradan geriye 20 lira bile kalmayacaktır.

Evet ülkede ciddi sorunlar var. Ama bu sorunların hiç biri, daha önce olanlardan farklı değil. AKP ile farklı sandık. Ancak seçim kaybetmeye tahammül göstermeyen, meşruiyeti reddeden bir parti kendi kalesini yok edecek kadar gözünü kararttı.

6 Haziran 2015’de bir dolar 2,7 TL’ydi. Bugün 7 lira oldu. Euro, Altın, Sterlin vs. Hepsini dolara göre hesaplayabilirsiniz.

AKP’nin “madem bana yar olmuyor, o zaman kimseye yar olmasın” diyerek kurban ettiği istikrardan, söz ediyorum.

Ayasofya’da namaz kılmanın daha 1 sene önce nasıl yan etkileri olacağını tane tane anlatıp, 1 sene sonra Ayasofya’ya Söğütlüçeşme Camisi muamelesi yapan aynı iktidar olabilir mi?
Binanın içinde rastgele savrulan ayakkabılar, halıların üstünde yangel bostan uzananlar daha ilk haftada estetik faciayı haber vermekte.

Dış Politikada neredeyse her attığı adımın içeride nasıl yankılandığını, ince ince tartan bir iktidardan söz ediyoruz. Kimseye sormadan, hesap vermeden bir süper güç edasıyla yol alıp, zoru gerince vitesi 1’e hatta boşa atanlardan söz ediyoruz.

Ülkenin iktisadiyatına katkı koyan şehirlerin hiçbirinde seçim kazanamayan, yerel seçimleri kaybetmesinin güven tazelemeyi gerektireceği gerçeğinden habersiz bir iktidar.

Ülkeye Nobel’i getiren edebiyatçısıyla, kavga etmeyi başaran bir iktidar. Ona destek verince tahtta gezen, vermeyince yerle yeksan edilenlerin ülkesi.
Tam da Sovyetler Birliğinin Soljenitsin’e muamelesi değil mi Orhan Pamuk’a reva görülen?

Oyunun kurallarını arsızca oyun devam ederken hatta bittikten sonra bile değiştirmekten çekinmeyen bir mızıkçılık tuluatı.
Belediye şirketlerini 25 sene arka bahçe olarak kullanıp ilk kaybettiği seçimde kendisini inkar eden bir cüret.

Ülkenin kurucu liderini en ağır şekilde eleştirdiği gün gibi aşikar olduğu halde, bunu söyleyecek cesareti bulamayan bir memur ile, şekillenmiş ideolojik kurgu ile tablo tamamlanır.

Bu ahval ve şerait içinde bayram kutlanır mı?
Bayram olduğu için tabii ki kutlanır.
Ama bu buruk bir bayramdır.
Bu bayramda suyu yukarı akıtmaya, taşın havaya düşeceğine inanmaya bizi zorlayanların yarattığı absürtlüklerle yüzleşmek gerekmektedir.
Bayramlar hep olacaktır.
Ancak giderek buruklaşmaktadır. Sadece iktidarın ilelebet varlığı için çaba sarfedilen ortamların içinde, bayram kutlamak bir anlık tebessümden öteye gitmemektedir.

Analiz, Veysi Dündar 31.7.2020

BÜYÜK BİRADER BİZİ İZLİYOR

big brother is watching you - uludağ sözlük

Sosyal Medya’ya dair  düzenlemenin aklımıza getirdiği tek bir gerçeklik var. George Orwell ne hayal ettiyse 2020 Türkiye’sinde bunun karşılığını bulabiliriz.

Unutulma hakkı deniyor mesela.

AKP gibi MHP ile ittifak yapmış ve unutursak kanımız kurusun diyen bir zihniyetin unutulma hakkını savunması aslında unutturma çabası olarak da okunabilir.

AKP’nin işbirliği yaptığı İbadet, Ticaret, İhanet ekseninde sonunda bozuştuğu cemaat ilişkisini unutturma çabası olarak da okumak lazım bunu.

Tarihi yeniden yazma, tarihi önce yok etme sonra yeniden yazma. Tam da buna karşılık gelmiyor mu bu unutulma kaygısı.

“Geçmiş silindi, silinen unutuldu, yalan gerçek oldu.”

Eğer AKP kendi geçmişini silmeyi başarırsa ve bunu unutturursa kimbilir belki bir gün bütün bu ittifakı ve yaşananları AKP ‘nin değil mesela CHP’nin yada muhtemel ki HDP’nin yaptığına inanabiliriz.

Bu kadar mı tabii ki hayır;

Yine Orwell’in deyimiyle :


“Savaş barıştır. Özgürlük köleliktir. Cehalet güçtür”

Zeynep Yıldız isimli AKP’li vekil Twitter’ı nasıl dize getireceklerini ve ona nasıl süre verdiklerini anlatırken Orwell’in  yukardaki cümlesini tekrar eder gibi. Eğer Twitter Ak Twitter olursa tabii ki biz de ona izin veririz. Bunun için 5 ay süresi var. 5 ay tahammül ediyoruz. Baba oğuluna yapar mı bunu ? Tabii ki yapmaz.

Orwell sözleri bitmiyor. Sosyal Medya yasası için tabii.


“En iyi kitaplar … zaten bildiklerinizi söyleyen kitaplardır.”

Biz zaten milletimiz için en iyisini biliriz. Biz Devletiz. Bunun için de sizin twittera ihtiyacınız yok. Twitter her neyse onu 8 milyar insan takip etsin. Biz 80 milyon insan için en iyisini biliriz.

Son seçimde ülkenin en büyük şehrinde dahi seçimi kaybetsek de bu böyle. Bizim bildiğimiz doğrudur. Yada doğru bizim bildiklerimizden ibarettir.

“İnsanlık seçimi özgürlük ve mutluluk arasındadır ve insanlığın büyük kısmı için mutluluk daha iyidir.”

Sizi mutsuz edecek bilgiyi öğrenme özgürlüğüne ihtiyacınız yok. Altının 700 lira Euro’nun8 lira olduğunu duyup ne yapacaksınız? Kadına Hayvana Çocuğa şiddeti bilmek sizi mutsuz eder. Rahip Brunson’u Deniz Yücel’i dış baskılarla salıvermek ve içeride seçilmişleri hapiste tutmak arasındaki çelişkiyi birileri yüzünüze vursa ne olacak? Sadece mutsuzluk olacak. Gemilerin geri çağrılması, Ayasofya minberinde Atatürk’e lanet okuyan memur vs kime ne fayda sağlıyor . Özgür Twitter mutsuz insanlar demek. Bizeyse mutluluk gerekir.


“Biz sadece düşmanlarımızı yok etmiyoruz; onları değiştiriyoruz. ”

Tam da öyle değil mi? Twitterı zaten yok edemeyiz. Ama çalışmaz hale getirebiliriz. Tıpkı Hürriyete Milliyete Sabaha TRT’ye yaptığımız gibi. Kimse onları artık izlemiyor, okumuyor. Bize düşman olan hiçbir şey aynı kalamaz. Değişir ve değiştiği halde artık kimse onlara ilgi falan duymaz.


“Felsefe, din ya da etik ya da politikada, iki ve iki beş olabilir, ancak biri silah ya da uçak tasarlarken hep dört  eder”

Bilime sadece sağlıkta , sanayide ihtiyacımız var. Ekonomide, siyasette, sosyal alanda bilim yoktur. Bilim biz ne dersek odur. Evet Yerçekimi yasası vardır ama arz-talep yasası yoktur. Evet suyun formülü olur ama kuvvetler ayrılığı formülü hatalıdır.

Bütün bunlar sosyal medya yasasını size yeterince  anlatmadıysa Orwell’in en muhteşem sözü belki size tanıdık gelecektir

BÜYÜK BİRADER SİZİ İZLİYOR

Teşekkürler Bay Cerf ve Bay Kahn. Dünya Sizinle Gurur Duyuyor. (*)

By

 –

0

Bir teşekkür de tabii ki Sedef Kabaş’a… Aylar öncesindeki söyleşimizde aynı konuya temas etmiş ve başlığı iri puntolarla patlatmış, “SOSYAL MEDYA BÜYÜK NİMET” demişti.

Türkiye’de basın adına ortada pek bir şeyin kalmadığı aslında herkesin bildiği sırlardan. Hal böyle olunca ülke gündemini meşgul eden bazı haberleri ancak sınırlı basın organlarında ve sosyal medyada görebiliyorsunuz.

Dün oğluna pantalon alamadığı için kendini astığı “söylenen/denilen” (özellikle ünlem işareti ile belirttim, detaya vakıf değilim) babanın haberini iktidara yakın haber akışlarında görmek mümkün değildi. Akşam saatlerinde Kocaeli Valliliğinin akıllara ziyan açıklamasını yayınladılar mı bilmiyorum. Sanki intihar edenler jeolojik sorunları olanlar imiş gibi; “İsmail Devrim’in psikolojik nedenlerle intihar ettiğini” ifade etti Valilik.

Geçim sıkıntısı psikolojik rahatsızlığa yol açmaz gibi. Evet her geçim sıkıntısı çeken intihar etmez ama…  Öyle ya da böyle, İsmail Devrim artık yok. İsmail Devrim’in artık olmadığından haberiniz olması için; hemen hiç televizyon seyretmemeniz, gazete alacaksanız da azami iki ya da üç gazeteyi tercih etmeniz gerek. Tabii sosyal medya takip edenler bu olaylardan haberdar.

Hafta içinde Manisa Salihli’de camide bir kadın ile (milliyetini etnisitesini özellikle zikretmiyorum, çünkü burada haber değeri taşıyan konu bu değildir) özel vakit geçiren imamın hikayesi de önemli ölçüde yandaş basının radarında yoktu. Malumunuz “Cehape camileri ahır yaptı” diye yazıp çizen bir grubun bu habere ilgisiz kalması gayetle şaşırtıcı idi. Cami imamının kapıları kitleyip karşı cins ile ibadethanesinde bir araya gelmesi makul değildir.

Cami imamın ne evidir, ne de özel dairesidir. Sonuçta herkesin aklına geldiği üzere evli olan ikilinin anormal yakınlaşması ve hadisenin camide vuku bulması başlı başına bir skandal ve bu göreve atanmış kişinin liyakatını sorgulatacak bir eylemdir. Diyanetin sorgulayıp soruşturacağı bu hadiseden haberiniz olması için tıpkı İsmail Devrim haberindeki gibi bir yol izlemeniz gerekecektir.

Diğer tarafta; Hürriyet Gazetesinin çapa adamı ya da anchorman’i Ahmet Hakan’ın dün Sn. Berat Albayrak’a açık mektubu daha önce de zikrettiğim Nasrettin Hoca fıkrası gibiydi. Nasrettin Hoca; bodrumda kaybettiği yüzüğü aydınlık diye bahçede arıyordu ya; Hakan da, Hazine ve Maliye Bakanından hukuk, demokrasi talep ediyordu. Sanki Başkanlık sisteminde değilmişiz gibi yazıyor Hakan. Eğlenceli yazılar; hem içerikli, hem güldürücü. Üstelik dehşetli derecede de masum talepler içeriyor. Enflasyon belası düşsün, dolar melaneti sürünsün. Hürriyet Gazetesinin kurucusu Sedat Simavi acaba bu günleri görse ne derdi?

Rahmetli Turgut Özal; 2 partili 2,5 gazeteli bir Türkiye için çok çaba sarfetmişti. Bu günlere bizi hazırlayan Özallı yıllardır kuşkusuz. 1980’den itibaren saysak; Özal ve Erdoğan’lı yıllar, bu 38 yılın tamamını kaplıyor. Ben Erdoğan iktidarını 1994 belediye seçimlerinde İstanbul’un alınmasından başlatırım çünkü.

Yasama, Yürütme ve Yargıdan oluşan üç kuvvet tek elde temerküz ederken, 4. kuvvet denen basın ise kendini fesh etmek zorunda kaldı. Sivil toplumu zaten olmayan ülkemizde tek çıkış alanı dua etmeliyiz ki; İnternetin bize armağan ettiği sosyal medyalar.

1984’ü 1948’de yazan Orwell baskıcı ve totaliter rejimlerin alternatif gerçeklik yaratma konusunda maharetlerini ortaya dökmüştü.

1984’ün müthiş mottosunda: “Savaş Barıştır, Özgürlük Köleliktir ve Cehalet Güçtür.”

Geçmişi kontrol eden geleceği, bugünü kontrol eden ise geçmişi kontrol eder.

Yani bugünün ipleri; size geleceğin iplerini, geçmişin üzerinden teslim eder.

Orwell müthiş hayal gücü ile dünyayı ne denli doğru algılarsa algılasın; interneti ve bir gün tüm toplumun birbirini haberdar etme gücünü kazanacağını öngörememişti.

Biz ise şanslıyız, hem Orwell’in 1984’ünü okuyabilir, hem de internet ile birbirimizi haberdar edebiliriz.

İlgilenenlere duyurulur.

Bu arada, Resmi Gazete’nin bile kağıt pahalılığından basılamadığı düşünüldüğünde; hayat şartlarının ne kadar zorlaştığına tanıklık etmiş oluruz.

(*) Vinton Cerf ve Robert Kahn İnterneti keşfeden kişilerdir. Yazı ilk defa 22.9.2018’de yayınlanmıştır

Ahmet Hakan ve Abdülkadir Selvi’nin CHP Sevdası (*)

Ahmet Hakan ile Abdülkadir Selvi arasında MİT çatlağı! "Bakalım bu ...

 –

2 Şubat 2019

Gökkuşağı Grinin 50 Tonuna Karşı…

Günlerdir CHP’yi Ahmet Hakan alıyor Abdülkadir Selvi bırakıyor, Abdülkadir Selvi alıyor Ahmet Hakan yine de bırakmıyor.

Belli ki CHP tarlası münbit. Ahmet Hakan her sabah iki sap maydanoz bir sivri biber toplamadan güne başlamıyor. Formatı itibariyle böyle bahçe tarımına müsait olmayan Abdülkadir Selvi ise daha çok harman edip hasatı toptan yapıyor. Koca bir yazıyı üşenmeden CHP’nin derdine tasasına hasrediyor.

Ahmet Hakan’ın neden bilinmez CHP’nin AKP’ye yenilmesine dair duyduğu üzüntü belli ki çok derin, Abdülkadir Selvi de CHP’nin iç sorunları için gayet endişeli.

Ahmet Hakan’ın endişeli moderni, Selvi’nin ise endişeli muhafazakarı temsil ettiği bu seyirlikte ana tema CHP içindeki tartışmalar, çatışmalar, itirazlar.

AKP’nin mozaik değil mermer tarzı dokusuna karşı CHP’nin baklava dilimleri en çok bu ikilinin dilinde ve hedefinde. AKP’nin yukarıdan aşağı terkip olan yapısının standardının CHP’de olmamasından kaynaklanan bu halin eleştirisinin Hürriyet’te sürekli yer bulması aslında tam olarak ne anlama geliyor?

Hürriyet’in iktidara destek için havuzun hemen arkasında konuşlandığı malum. Havuz gazeteleri gerçekliği eğip büküp servis ederken Hürriyet’in fonksiyonu gerçeğin AKP versiyonunu piyasaya sürmek.

AKP’nin gözyaşları içinde görevi hem de teknik terimler “on duty” yani “vazife başında” bırakan başkanlarının itiraz et(=de)memeleri buna karşın CHP’nin aday belirleme sürecinin tartışmaya açıklığı zımni olarak karşılaştırılıyor.

AKP’nin ülkeyi yönetmede demokrasiyi kendi tanımlarına göre eğip bükmesini gözardı edenler için parti içi demokrasi bir Afrikalıya kutup ayısını anlatmak gibidir.

Alp dağlarında bir foka rastlama şansınız AKP’de bir muhalife tesadüf etmenizle neredeyse eşittir.

Oysa siyaset aslı itibariyle muhalefet etmek demektir. Parti demir disiplini doğrudan Demirperde icadıdır. Partinin yukarıdan aşağı liderin arkasında sıralandığı modele karşı CHP’nin farklı görüşleri savunan çeşitliliği belli ki üzerinde çalışmaya değer bulunmuş.

Parti içi demokrasinin ülke içi demokrasi ile gayet güzel bir kombin teşkil etmesi AKP’ye iktidar tahkimi ile mücehhez gazete yazarları için gözardı edilir bir gerçekliktir.

AKP’nin her daim lidere tabi siyasetinin baskıladığı çıkışların esasen AKP siyasetinde ideolojik bir karşılığı da zaten yoktur. CHP’deki çekişmelerin ise kişisel değil ideolojik olduğu düşünülebilir. AKP’nin lidere dayalı siyasetinin ideolojiyle bağının çoktan koptuğu, bu kopuşun lideri her zaman haklı çıkarmaya endeksli utangaç eleştirileri aşmadığı söylenmeli.

Klasik AKP söyleminde eleştirinin 50 tonunun bütün renkleri lideri mutsuz edecek tavırlara dair uyarılardan ibarettir. CHP’nin iç tartışmalarında ise grinin değil gökkuşağının 50 tonu ile tanışırız. HDP’den Vatan Partisine uzanan bir tayfa tanımlanabilecek bir ikna etme çabasıdır oysa ki CHP’nin tartışmalarından yansıyan.

CHP seçmeninin sandığa gitmekten imtina edeceği ya da farklı seçeneklere yöneleceği beklentisinden ziyade gündemi hep bu çizgide tutma kaygısına karşılık gelen bu manipülatif yazı tercihinin, örneğin AKP’nin ideolojik temeline atış yapan Saadet Partisine yok muamelesi yapması ise, hiçbir platformda dikkate dahi alınmaz.

AKP’nin İslamcı köklerini yadsıyarak MHP çizgisine kendini endekslemesine ne AKP içinde ne de yazar tayfasında itiraz beklemeyiz. CHP’nin ise lider siyaseti ile eleştirilmesine karşın kendi içinde tartışmaya açık bir tablo sergilemesi seçmeninde itiraza yol açması beklentisiyle bolca yazıya konu oluyor.

AKP’ye yakın yazarların CHP’ye yönelik eleştirilerinde CHP’nin konumlandırılması ve ülke siyasetinin büyük resmine dair gayet muhkem bir duruşun hat-trick’ini yapan Abdülkadir Selvi’nin yazdıklarına (örnek bir değil, iki değil, tam üç yazı) bakarsak, bırakın Ankara’yı İstanbul’u, Kadıköy’ü ve Beşiktaş’ı dahi CHP alamaz.

AKP’nin MHP ile oluşturduğu katılaşmış siyasetin ortasında konuşlu olanlar için aslında insanlar nasıl olur da AKP varken başka partiye oy verir tadındaki söylemin bir öncesi karşı tarafın zaten helva kıvamında olduğuna olan sarsılmaz inanç.

Herkesin sadece tek bir partinin tek bir adayı etrafında toplanması üzerine bize açık gri ile koyu gri arasında seçim yapmamızı salık verenlere CHP’nin kırmızıdan mora uzanan bir gökkuşağının çeşitliliğini anlatmak çok da mümkün değil.

Erdoğan’ın deyimiyle sessiz yığınların 10 yıllardır sesi olan AKP’nin bu sessiz yığınlara katılım için CHP seçmenine yaptığı çağrının bir tarafını Ahmet Hakan diğer tarafını Abdülkadir Selvi tahkim ediyor.

Gökkuşağı grinin elli tonu ile mücadelesini sürdürüyor. Maçın sonunu beklemiyoruz.

Bu maç hiç bitmesin istiyoruz.

(*) 2 Şubat 2019^’da yayınlanmıştır

Güçleri Sadece Elen’e Yetiyor (*)

 –

Çin Seddi'nin Yapılış Hikayesi - Türktoyu - Türk Dünyasını Keşfet

Ünlü Türk alimi Sn. Kadir Mısıroğlu ve 10 Kasım tören alanı olarak alimin evini tercih eden Sn. Erbaş’a iyi haberlerim var. Tabii Diyanet Başkanı “Yunan kazansa iyi olurdu” demedi ama ziyaret ettiği hastayı mutlu edecek haberler halis ziyaretçiyi de berhüdar eder. Malum hastalıkta en önemlisi moral motivasyondur. İyi haberler hastayı kısa sürede sağlığına kavuşturur. Bu minvalde savaşı Yunan’ın kazandığı haberini zevata ilk ben vereyim dedim.

Malum 3500 sene önce Truvalıları alt eden Yunanlılar idi. Truvalı Helen’in merkezinde olduğu bu hikayede yiğit Hektor’un Aşil’i topuğundan vurmasına rağmen nihayetinde hile ile şehre sokulan tahta atla savaş Yunanlılar tarafından kazanılmıştı. Hatta Atatürk Yunan’ın kazanamadığı Kurtuluş Savaşının sonunda “Hektor’un öcü alındı” diye tarihsel bir göndermede de bulunmuştu. Kadir Mısıroğlu üzülse de rövanşı alan Atatürk Erbaş’ı da hastasının moral motivasyonunu bozduğu için dolaylı olarak üzmüş oldu.

Şimdi dikkatli okur; “yav 3500 sene önce olmuştu. Truva Savaşı Kadir beyin yüreğini hoplatacak yeni zafer ne ola ki?” diye soracaktır. İşte Truvalı Helen gibi giyindi diye görevinden alınan büyükelçi Sn. Sedef Yavuzalp da Yunan’ın güncel zaferi olarak kayıtlara girdi. Yunan Truvalıları bir kez daha bu defa yerli-milli ittifakın -Cumhur ittifakının- güçlü hamleleri ile alt etti.

Lakin hadiseleri takip eden zihinlerde ufak bir tereddüt hasıl oldu. Malum iktidarı diğerlerinden ayıran en önemli haslet yerli ve milli olması. Hal böyle olunca insan Sedef Yavuzalp ile beraber Çin elçimize de benzer bir yaptırım bekliyor. Çin’in Uygur bölgesinden gelen haberler üç farklı habere göre fazla iç açıcı değil.

Uygur Türkleri her tür baskının altında ezilmekte. İmdatlarına yetişen ise Trump. Uygur Türklerine layık görülen muamele Trump tarafından yaptırımlar ile yumuşatılmaya çalışılıyor.

Yerli Milli Cumhur İttifakı ise Kanal İstanbul’u Çin’e yaptırmak istiyor.

Ayrıca Yılmaz Büyükerşen’den aldığımız bilgiye göre Eskişehir Alpu’daki münbit tarım arazisine yapılacak termik santralde ihalesiz Çinlilere veriliyor.

Çinliler Uygur üstündeki baskıyı artırıyor ama Çin büyükelçimiz görevini sürdürüyor. Uganda’da Helen’e tahammül etmeyen yerli-milli iktidar Uygur’a zulmü reva gören Çin’e karşı 3 maymunu oynuyor.

Uganda’da Uygur Türk’ü yok. Benim naçizane önerim merkeze alınan Sedef Hanımı Pekin’e tayin edin. Truvalı Helen’e vefa gösteren vicdan Uygur Türkleri ezilirken “ihale Türkiye’de bile olsa alınız” şiarıyla hareket eden Çin aklına biraz olsun ayar verir.

Cumhur ittifakının küçük ama gayet milli duyarlığı haiz azası MHP de bu vesile ile yerli-milli bir anlayış ile Uygur Türkleri için bir katkı verme imkanı kazanır. Bu da bizim kendi çapımızda tavsiyemiz olsun

(*) İlk defa 21.11.2018’de yayınlanmıştır

KEMAL KILIÇDAROĞLU : 1 PORTRE (*)

Son dakika... Kemal Kılıçdaroğlu Adalet Yürüyüşü'nü tamamladı ...

“Hep denedin hep yenildin. Olsun. Yine dene, yine yenil, daha güzel yenil.”

CHP’nin başında çıktığı bütün seçimleri kaybettiği için AKP’lilerin alaycı eleştirileri ile yıllardır yüz yüze gelen Kemal Kılıçdaroğlu Samuel Beckett’in yukarıdaki sözleri ile tanımladığı ruh halinin simgeleşmiş hali idi.

Kılıçdaroğlu’nun ufak tefek bedeninden beklenmeyen bir dirayet abidesi olduğunu tahmin etmek kolay değildir. Son olarak hükümetin basın komiseri sıfatı ile arz endam eden Buket Aydın’ın çınlayan kahkahalarını dirayetle göğüslemişti.

“Sen doğru dur, eğri belasını bulur” sözü en sevdiği deyiş olmalı.

Ülkenin artık tek özelliği en küçük ili olmamak olan, Türkiye’ye komünist bir başkanı armağan eden Tunceli’den çıkıp gelmiş olmasına şaşmamak gerek.

Ahmet Kaya’ya dekor muamelesi yapmaktan çekinmeyen sözde demokrat Akparti cenahında Dersim’in Dört Dağ içinde olması bir türküden öteye gitmez. Oysa ki Ahmet Kaya Dersim Dört Dağ içinde dediğinde bir halk ağıtının acı anısı yankılanır hassas yüreklerde.

AKP 1980 öncesinden getirdiği siyaset retoriğini berbat bir neo-liberal ve vahşi kapitalizm ile harmanlayıp oluşturduğu malzemeyi İstanbul’un peyzajına dikti. Vahşi kapitalizmin İstanbul’a olan ihaneti için ne kadar özür dilense de bu saatten sonra kıymeti kalmamıştır. Gönül belediyeciliğini 1980 öncesinin berbat kavga dili ile servis edince oluşan felaketi herhalde hiç unutmayacak AKP ve ortağı MHP.

31 Mart felaketi olarak tarihe geçecek olan yerel seçimlerin kazananı Ekrem İmamoğlu ise kazandıranı da Kemal Kılıçdaroğlu’dur. Kazanmaya abone olan AKP’nin otomatik pilota bağladığı uçağın her zaman indiği havalimanına değil bambaşka bir rota ile yepyeni bir hava limanına ineceğini belli ki herkesten önce o farketti.

Hükümet cenahının koca makinesinin alay ederek izlediği parti içi tartışmaların demokratik bir zeminin timsali olduğunu bu zeminin ülkenin ekmek kadar ihtiyaç duyduğu demokrasi özlemini de kapsadığını anlatmaya çalıştı dili döndükçe.

Erdoğan’ın daha kampanya bile başlamadan hedefe koyduğu CHP’nin güçlü yörelerini ancak ona yeni eklemeler yaparak muhafaza edeceğini anlamış olmalı. Bunu başararak ülkenin büyük ilçelerinin neredeyse tamamını CHP hanesine ekledi.

“Kem söz sahibine aittir” diyerek bir gün dahi karşı cenahın o bitmeyen tehdit diline uymadı. AKP’nin 80 öncesinden 1970’lerden fırlamış ve 12 Eylül’de bir askeri darbeye mal olmuş anti-komünizm günlerinden ödünç aldığı kavga dilinin karşılığını vermeyerek onu adeta ifşa etti.

25 yıllık Erdoğan devrinin bir aşamasında eski bir CHP başkanı olan Baykal demokratlığın gereği olarak rakibinin siyasete geri dönmesini hızlandırmış idi.

AKP için demokratlığın seçim kazanmaktan ibaret olduğunu seçimden sonra dönüştükleri hal ile anlamak mümkün.

Kemal Kılıçdaroğlu’nun ve temsil ettiği CHP’nin 1950’de İnönü’nün devrettiği iktidardan bu yana yenilgiye dair hazım sorunu yaşamadığı, karşı cenahın ise bu konuda ne denli sorunlu olduğu bir kez daha kanıtlandı.

Kemal Kılıçdaroğlu oturduğu koltuğun geleneği ile yenilgilerinden ders alarak 31 Mart 2019’a ulaştı. 31 Mart 2019’da AKP/MHP’ye tattırdığı yenilgi aslında son gülenin iyi gülen olması idi bir taraftan.

Bir maç bazen 25 yıl bile sürebilir. Ama sonucunu görmeden yorum yapmak yanıltıcı olacaktır. AKP Kılıçdaroğlu’na on yıllardır attığı gollerin hepsini unutturan son dakika rövaşatasının acısı ile günlerdir kıvranıyor.

Reklam

Kılıçdaroğlu’nun Beşiktaşlılığı, Çarşının da Beşiktaş’ın simgesi olduğu asla unutulmaz.

Anadolu Ajansı’nın %98,8’de bıraktığı oy tablosunda açılmayan sandıkların ekserisi Beşiktaş’ta idi.

Çarşı’nın iktidarın hafızasındaki izleri unutulmaz.

Bu izlere eklenen son halka 31 Mart seçimleri oldu.

Beşiktaşlı Kılıçdaroğlu’nun son dakika golü çarşıdan geldi.(**)

Başakşehiri şampiyon yapmakla övünen iktidar herşeye karşı olan Çarşıdan yediği golü hiç unutmayacak.

(*) 6 Nisan 2019’da yayınlanmıştır

(**) Fenerli olduğunu biliyorum. Ama ufak hatalarda ısrardan ziyan olmaz

Amin Maalouf’tan Soğuk Savaş Artığı Türk Sağına Dersler (*)

Geçtiğimiz hafta yazımızda uğradığımız bir duraktı Amin Maalouf. Türkiye’nin kısır kültür ortamında, kimsenin kitap okumaya zahmet etmediği bir dönemde ülkenin belki en çok satan yazarıdır Maalouf.

Caddemin (İstiklal Caddesi) göz bebeği, pırlanta durağı Yapı Kredi Yayınevi’nde her daim köşesi baki, kitapları kavidir.

Maalouf’un değerini Türk okuru, aklı ereni ıskalamamıştır.

Yerli-Milli davası ile kafayı bozmuş olanlar için mühim dersler vardır, hem Maalouf’da hem de ona gösterilen izzet ikram ve mazhariyette.

Maalouf’un adında içkin gayet Ortadoğulu tını onu günümüz katı iktidarının dilinde popüler kılmamış, tam tersine iktidarın dışlama gayretinde olduğu kesimlerle arasını yapmıştır.

Hiç de tereddüt görmeden Nazım Hikmet, Sabahattin Ali gibi bağra basılmıştır.

Fransız Akademisinde bir koltuğa da layık görülen; annesinin Osmanlı Mısır’ında (benim dedelerim de Mısır göçmenidir) köklenen tarihinden imbiklediklerini dünyaya aktarma telaşında olan Maalouf’a gösterilen alakanın bir sebebi de, kuşkusuz bizim koptuğumuz bu tarihi gözlerimiz önünde açan eserleridir.

Bu kadim coğrafyayı siyasi bir ikbale ve siyasi bir projeye tahvil eden, altın çağ özlemiyle yanıp tutuşan mevcut siyasi iktidarın başarısızlığının bir sebebi de belki yeterince Maalouf okumamış olmalarıdır.

Türk sağının ideolojik olarak geçmiş güzellemesi ile dolup taşmasına mukabil aslında bu geçmiş yakıtını neden yüklendiğini bilmeyişinin bir sonucu olmalı bu.

1945’ten 1991’e kadar süren soğuk savaşın siyah-beyaz kavgasında Amerika’nın Türk sağına zerk ettiği tarihsel altyapının asli ve değişmez bileşeni hamaset idi.

İstanbul’un 500 sene sonra birden yeniden fethine ihtiyaç neden doğdu? Turan fikrinin anti-Sovyetik haline değgin bir milliyetçi cepheyi kim kurdu?

Komünizmin din düşmanı olmasından kaynaklı bir ümmet fikri ile birleştiren anti-laik cephe nasıl oluştu?

Tüm bu odaklar tereddütten uzak bir geçmiş şampiyonluğunda nasıl olup da buluşuyordu?

Soğuk Savaşın gayet soğuk ve suratsız dikatomik diskurunda komünizme karşı savaşta Amerika’nın ortaya koyduğu perspektif; Türkiye Cumhuriyeti’nin tarih algısında laiklikle müsemmma, kaba milliyetçilikle hemhal olmayan hale karşı duruşu militanlaştırıyordu.

Türkiye’de tüm muhalefetin sol bir çuvala doldurulup duvarlara parça pinçik edilircesine vurulması ile beraber, buna alternatif yeşil kuşağın içini dolduran pan-İslamist ve neo-Osmanlıcı hayal ticareti de gayet anti-Komünist pro-Amerikan söylemlere destek ve ittifak vermekteydi.

Bu kış komünizm gelmesin de biz her şeye razı idik. Neticede soğuk savaş bittiğinde Türkiye’de solun her çeşidinin önemli ölçüde halkın değerlerine ters olduğunu protoplazmaya kodlayan Amerikancı ideoloji başarısını kutlamak için çok fazla nedeni havi idi.

1980’lerin başında Afgan mücahitleri kucaklayan Reagan’dan elinde Kur’an şehir şehir gezen Kenan Evren’e uzanan bu ideolojik tahakkümün geç neticesi neo-Osmanlı hayallerinin 4 kıtada at koşturan Osmanlı tahayyülü idi.

Bu tahayyül Osmanlı’nın hele ki klasik dönemde sahip olduğu tarz-ı siyasetle de, işler yavaştan zora girdiği dönemdeki batı ile entegre olma siyasetinden de hiçbir şey anlamayacak kadar soğuk savaş katılığı ile malüldü.

Amerika’nın pompaladığı anti-sovyet, anti-komünist yapının içinden neşet ettiklerini unutan bu kesimin, Amerika’nın desteğinden ari kalınca ve Amerikanın bu işlerde çıkarı kalmayınca ideolojilerini kuvveden fiile geçirmek için attıkları adımların ağır neticeleri ile yüzleşmeleri hızlı, hatalarını anlama ferasetleri ise buna nazaran gayet sınırlı oldu.

Amin Maalouf Osmanlı coğrafyasınının bakiyesinde batı medeniyetinin sentezinden istifade ederek ürettiği eserleri ile hem Dünyaya mal oldu, hem de derdini Türkiye’de en iyi şekilde anlattı.

Bu ülkenin Amin Maalouf’u olmasa da Nobelli yazarı Orhan Pamuk’u da belki en çok Osmanlı’nın bıraktığı yerden hem ileri hem geri giden romanları için seviyoruz.

Türk sağına kurucu ideolojisini soğuk savaşa borçlu olduğunu anlatacak bir müfredata ihtiyacımız var.

Kendini sağ olarak addeden soğuk savaş artığı ideoloji bugünlerde tuhaf biçimde soğuk savaşta karşı olduğu Sovyetik devletçi mütehakkim tavrı benimseyerek, zaman-dışı bir refleksi de ortaya koyarak bizleri şaşkınlıklara duçar ediyor diğer taraftan.

Bizim havuz dediğimiz iktidara ait basının en bilinen örneğinin bir zamanlar en ağır eleştiriye tabi tutulan SSCB’nin Pravdası olduğunu unutan bu kesimin aynaya bakmaktan uzak olduğu da aşikar.

Yine de hiçbir şey için geç değil.

Sadece Amin Maalouf okumak bile bize yola çıkmak için yeterli donanımı verecek, azığımızı tamam edecek.

Afrikalı Leo’dan bir alıntı ile bitirmek istiyorum :

Bedevi bir kadına bir gün en çok hangi çocuğunu sevdiğini sormuşlar. Kadın şöyle yanıt vermiş: “Hasta olanı iyileşene kadar, en küçüğünü büyüyene kadar, yolda olanı da eve dönene kadar.”

Bu coğrafyanın tüm çocukları değerlidir.

Tüm coğrafyaların tüm çocukları değerlidir.

(*) İlk defa Aralık 2018’de yayınlanmıştır

AYASOFYA AÇILIYOR DIŞ GÜÇLER HAZIRLANIYOR

Security report concludes rivalry between big powers may lead to ...

Ayasofya açılıyor…
Yarından itibaren dış güçler çalışmaya başlayacak. AKP’yi 18 yıldır iktidardan etmek dışında her şeye gücü yeten ‘dış güçler’ ekonomimize kesin saldırı başlatacak.
“Ey dış güçlerin” saldırı için fazla bekleyeceğini sanmıyorum.

Muhtemel ki döviz kurlarına, enflasyona ve faize yönelik ataklar göreceğiz.
Dış güçler Ayasofya’nın açılmasını durduracak kadar güçlü olmasa da, ekonomimize sabotaj yapacak kadar güçlüler maalesef.
Zeki olmadıkları için AKP’nin bütün zararlı icraatlarını yapmasını bekliyor ve ardından harekete geçiyorlar.
Mesela Ayasofya’nın açılması dış güçler için gayet kötü bir durum. Peki akıllı bir dış güç ne yapar normalde? Ayasofya’nın açılmasını engellemeye çalışır. Bunun için ekonomiye sabotaj ya da çeşitli benzer faaliyetler yapar.

Oysa Erdoğan’ın ifadesiyle Covid sürecinde ekonomisi en az etkilenen ülke oldu Türkiye. Dış güçler Covid döneminde Türkiye’ye ekonomik saldırı düzenleyebilir, işlerin daha kötü olmasını sağlayabilirdi. Ancak bunu yapmadılar. Yapamadılar.

Türkiye güçlü bir konumda Ayasofya’da cami açılışını yapacak kadar kendine güveniyor.
Ancak yarından itibaren dış güçlerin yoğun saldırısı ile karşılaşabiliriz. Bu saldırıları önlemek hiç de kolay değil. Daha önceki saldırılarda kur 3 liradan 7’ye, faiz 10’dan 30’a çıkmıştı. Yeni bir kur ve faiz saldırısı olursa bu rakamlar tekrar karşımıza çıkabilir.

Normal olarak güçlü ve oyun kuran Türkiye’nin dış güçlerin saldırılarına karşı da, sağlam duruş göstermesi beklenir. Ancak gelin görün ki, bu tür saldırılarda her zaman gafil avlanıyoruz. Dış güçler ekonomimizi çökertmek için tüm çabalarını gösteriyor ve bunda bir noktaya kadar başarılı oluyor.

O zaman ben siyasi iktidarı buradan uyarmak istiyorum. Ayasofya’yı açtıktan sonra dış güçlerin saldırılarına karşı ne tür önlemler alındığı kamu oyuyla paylaşılmalı.

Ayasofya’da davetiye ile namaz kılan ilk 500 şanslı Müslüman, dış güçlerin saldırısını önlemek konusunda da öncelikle sorumludur.

Hem Ayasofya’da namaz kılıp ekstra sevap bonusu kazanmak, hem de ülkeyi dış güçlere karşı müdafaa etmek gerekir.

Yarın Ayasofya açıldığı için ülkemize tuzaklar kuran, kuracak olan bilumum şer odakları harekete geçip kuru, faizi, enflasyonu, fiyatları yükselttiğinde buna, “dur” demek gerekecektir. Buna “dur” diyecek olan da, hiç kuşkusuz yerli/milli Ayasofya davetlileri olmalıdır.

Şaka yaptığımı, mübalağa ettiğimi, istihza ettiğimi düşünenlere, Rahip Brunson’dan Deniz Yücel’e, portakal bıçaklamaktan, Rus uçağı düşürmeye, ABD’nin mektubundan, Suriye’de şehit düşen askerlerimize Türk dış politikasında yakın tarih derslerini hatırlamalarını tavsiye ederim.

Rahip Brunson yüzünden ekonomimize suikast düzenleyenler, Yunanistan kilisesinin yas ilan ettiği bir hadise için neler yapmaz?

Ak Parti’yi itinayla iktidarda muhafaza etmek dışında tüm melanetlerin kaynağı olan dış güçlerin yol, köprü, baraj, havaalanı vs yapımına da gayet sıcak baktıklarını biliyoruz.

Dış güçler ancak ekonominin dengelerini terse düşürme alanında etkin ve biz kendilerinden bir hamle bekliyoruz.

Sözümün değeri var mıdır yok mudur bilmiyorum. Fakat adım kadar eminim ki dış güçler ülkemize tuzakları kuracak ve ekonomize atışlar yapacak.
Bu atışlar iktidarı teğet geçip, geniş halk kitlelerine, şirketlere, emekçilere, emeklilere, emekli olamayanlara ve işsizlere ulaşacaktır. İktidarın koltuğunda biraz daha sağlam durmak için, işaret ettiği dış güçlerin bu atışlarını boşa çıkarmayı beklemek, yazık ki çok şey istemek oluyor.

Dış güçler yapacaklarını yapıyor bize ise iktidara destek olmak düşüyor.
İktidarın yüzlerce yandaş yazarı, onlarca gazete ve televizyonu bütün bu süreci daha şimdiden kaleme almaya başladı bile. Bizse eğer sosyal medya yasası yasaklamazsa düşüncelerimizi ifadeye devam edeceğiz.
Dış güçlerin canı istedikçe ekonomisiyle kedinin fareyle oynar gibi oynayabildiği bir ülkede yaşıyorsak, daha fazlasını da beklemeyelim zaten.

23.7.2020 Veysi Dündar