İktidar gündemi meşgul etmekle çok mahir… Ayasofya ile gündem bayağı meşgul edildi. İşsiz insan sayısı, çalışan insan sayısını aştı. 22.8 milyona ulaşan işsizlik ordusu, 20.5 milyonluk çalışan sayısını geçti. Ülkemizde artık çalışanlardan çok işsiz var. Öte yandan Çoklu Baro meclisten geçti. Günün son bombası ise, Katar Emirinin annesinin aldığı arazinin turizme açıldığı, daha şimdiden değerinin beş katına yükseldiği haberi ajanslara düştü.
İktidar; ülkenin açlık, yoksulluk ve işsizlik sorunlarının üzerini örtmeye çalışıyor. Gündemi meşgul edecek farklı manşet üretmede üzerlerine yok. Pandemi hem insanı hem ekonomiyi öldürüyor. Dünyada ekonomik sıkıntı var. Fakat iktidar bu sıkıntıları aşmak ve iş üretmek yerine, gündemi oldu bittilerle kotarmanın derdinde. Sonbahar itibariyle, işsiz sayısı daha da artacak, görünen o. Cumhur İttifakı makyavel hamlelerle, iktidarda kalmasına yarayacak her şeyi utanmadan yapıyor.
KONDA’nın geçtiğimiz ay açıkladığı raporda; -Her 100 kişiden 47’si işini kaybederse geçinemeyecek düzeydedir. -Her 100 kişiden 29’u borçlanıp, yardımlarla karnını doyuruyor. -Her 100 kişinin % 55’inin gelecek kaygısı var.” diye açıklama yapmıştı.
Bir aylık erzak ya da geçimini temin edecek paraları olmayan binler var ve günbegün bunların sayısı artıyor. Fransa’nın bile “yüzde 11 küçülme bekliyoruz” beyanı ortada iken, OECD’nin “Türkiye yüzde 4.8 daralma yaşayacak.” açıklaması gün gibi aşikar iken, Moodys ise bizim için yüzde 5 küçülme tahmininde bulunurken, Bakan Berat Albayrak’ın “bu yılı büyümeyi ile kapatacağız” demesini çok afaki buluyorum.
Kamuda istihdamı bekirli bir oranda artırmak mümkün. Fakat özel sektördeki erimenin önüne geçmek ve işsiz sayasının artmasına engel olmak için, iş sahası açmak şart.
Borca dayalı para ekonomisi uyguluyoruz. Kasa tamtakır. Köprü hastane vb yatırımları borçla yapıyoruz. Böylece büyümüş görünüyoruz. AKP dönemine ait bir borçtan dolayı, İBB’nin 565 milyon lirasını haciz kondu malumunuz. Bizi bekleyen daha büyük bir girdap var, Şehir Hastaneleri… Maliyeti 11.2 milyar dolar iken, 95 milyar dolara anlaşma yapılmıştı. Bu tutardaki bir hacizi düşünmek bile aklı lâl etmeye kafi gelir.
Berat Albayrak’ın ekonominin başına geçtiği günden bugüne kadar bütçeden faiz lobilerine tam 35 milyar dolara yakın para ödendiği açıklanmıştı. Faiz lobisi ise zenginleşmeye devam ediyor.
Millet, aç, perişan, gençler işsiz. Genç işsizlerde dünya beşincisiyiz. Çalışan, esnaf, çiftçi borç batağında, geçinemiyor. Dolar tekrar hareketlenmeye başladı ve artıyor. Devalüasyon olması muhtemel. “Yaz kızım ekonomisi” diyorum ben buna.
Teflon tava misali. Hiç bir şey yapışmıyor. Kötü her hamle her olumsuz verinin sebebi dış güçler, iyi haberler ise iktidarın ve dolayısıyla ekonomi kompartmanı yönetiminden kaynaklı. İyi olan her şeyi iktidarın eseri. Tüik verilerini baz alıp pembe tablo çizmek kolay. Zira masabaşı, onun içinde tutarsızlık hat safhada.
Kağıt üstünde büyüyoruz. Kalem oynatmaya dayalı bir suni büyümeden bahs diyorum. Çocuklara süt için büyürsünüz der gibi bir durum.
Bosna denince en çok dinlenen şarkı Emir Kusturica’nın çingeneler zamanının o muhteşem nehir sahnesine eşlik eden Ederlezi (Hdırellez)’dir herhalde. Dünyanın en yumuşak sesi gelir bana o şarkı. Sözleri yanar aslında: https://m.youtube.com/watch?feature=youtu.be&v=EZf00ad3G6o
Ederlezi goran, ederlezi. Kızların ağıtlar düzerken Bosna yaylalarında, Acıya bulanmıştı şenlikleri, Ederlezi yine gelmişti her sene geldiği gibi, Ne bilsin burada yetim kızlar var, Bu sene ederlezi babasız kalmıştı, Yetim kızların yürekleriydi gelen.
Sarı saçları mavi gözleriyle, Gökyüzü bile özenirdi güzelliklerine, Deniz utanırdı mavisinden, Cenazelere uğurlanmıştı ederlezi, Şurada yatan kefensiz, babalarımızdı. Boşnak kızları goran’ın, Yetimdi sarıları, yetimdi mavileri.
Sırp, Hırvat, Arnavut milletinin dünyaya bıraktığı acılardan en acısı idi, bu şarkının hatırlattığı… Srebrenitsa katliamı 1995 Temmuz’unda 9 bin civarı Bosnalı erkeğin yok edildiği insanlık yüzkarası bir hatıra.
Soğuk Savaş yıllarının Tito ile bir arada duran ve bugün Sırp, Hırvat, Makedon, Karadağ, Sloven, Boşnak ve de Kosovalı olarak bilinen milletleri o zamanki deyimle “Tito onları çalkalamayı bırakınca” her biri bir tarafa, kendi kaderine doğru koşmuştu.
Yugoslavya diye bir ülke artık yok. Ama onun doğal mirasçısı olduğunu düşünen Sırpların faşist askerlerin güdümünde başlattığı bu korkunç kampanyanın en acı safhasıydı Srebrenitsa.
Dünya iki kutbundan birini yitirip adeta manivelasını kaybetmiş gibi savrulurken, Avrupa’nın orta yerinde bir etnik temizlemeye sahne oluyordu.
Bugün 12 Temmuz katliamın zirveye tırmandığı, gözleri bağlanmış binlerce Boşnağın sahipsiz mezarlarına (ki stadyumdan fabrikaya neresi varsa) kavuştuğu, Drana Nehrinin yanı başındaki toprakların hiç beklemedikleri kadar çok ölüyü içine aldığı gün.
Katliamın olumlu bir tek sonucu lanet savaşın NATO uçaklarının Sırbistan semalarında belirmesi ve faşist Sırp savaş suçlularını yargılanacakları güne kadar, sahneden çekmesi olmuştu.
Dünya Srebrenitsayı beklemişti bu deli savaşı bitirmek için.
Srebrenitsa unutulmamalı…
Avrupa’nın ortasında etnik bir temizliğin, soykırıma dönmüş bir savaşın, güçlünün güçsüzü ezdiği bir karanlığın hiç de uzak olmayan bir geçmişte yaşandığı için unutulmamalı…
Koskoca bir İslam coğrafyasının Bosna’nın uğradığı aleni saldırıya hiç de bir dayanışma göstermeyi beceremediğini bilmek için unutulmamalı…
Din temelli bir ayrımı ortaya koysa da aslında faşizmin bir gösterisi olan bu insanlık suçunun en nihayetinde NATO uçakları ile bittiğini akılda tutmalı…
Bütün eleştirilere rağmen NATO ve onun asli sponsoru ABD’nin o dönemki başkanı Bill Cilinton’un savaşı bitiren iradesinin değerini ve ABD’yi kimin yönettiğinin önemli olduğunu anlamak için unutulmamalı…
Ve bu şarkı hiç unutulmamalı… Çünkü; Srebrenitsa Hala Ağlıyor… ……… Ah ederlezi, niye geldin bu sene? Bilmez misin, buradaki kızlar yetim. Şurada yatan babalarımızdı, kefensiz. Yaslar bağladı sarı saçlarımız, Babasızdı mavi gözlerimiz, Ve goran, haykır yine Bosna dağlarına. Ederlezi kızlarım, ederlezi…
Önce Turizm Bakanlığından başlayayım. Kültür Bakanlığı, bir müzenin kapatılmasından hoşnut olabilir mi? Ülkenin adı Türkiye olunca, cevap da evet oluyor. 12 bin yıllık Göbeklitepe bile Ayasofya kadar ün yapmış değildir. Ayasofya Müzesi dünya tarihine mirastır. Her ibadet ehlinin ziyaret edebilmesi ve gerekirse ibadet edebilmesi imkanı olması ve öylece faal olması beklenirken, tamamen tutarsız ve bir yıl önceki sözleriyle Erdoğan’ın bile reddiyesi olan bir neticedir hasıl olan.
Ayasofya siyasete hep meze edilmiştir. Reyleri düşüşte olan iktidar partisi bu hamle ile, belki Saadet Partisi’ni Cumhur İttifakı’na dahil bile etmiştir. Bu şovdan sonra erken seçim kaçınılmazdır. Bir-iki atraksiyon daha organize edildi mi, Erdoğan yine en güçlü başkan adayı olacaktır. Dün berberde iken konuşulan tek konu bu idi. Emniyetten amir arkadaşlarla sohbetim de bu minvalde gelişti. Evde bir bayram havası tadında… Sanırsınız Ayasofya yeni feth edilmiş, İstanbul yeni zapt edilmiş, atı alan Üsküdar’da nöbeti tamamlamış, Viyana’ya yola çıkacak gibi…
Bir tane kararı iç siyaset malzemesi yapmayın. Önceki seçim döneminde Hollanda, Fransa, Almanya ve diğer Avrupa ülkelerindeki vatandaşlarımızın ne kadar zora düştüğünü hatırlamanızı istirham ediyorum. Portakal soymakla, Hollanda’yı protesto etmek, İstiklal Caddesinde konsolosluk karıştırmak basitliğinde bir olay değildir bu. Korkaklık diye yorumlanmasın sakın, fakat bu kararın benzerini Avrupalılar da yapsa, itiraz hakkımız olur mu?
Ben yıllar önce Hollanda’nın Amsterdam ve Rotterdam şehirlerinde kiliseden dönme camilerde namaz kıldığımı biliyorum. Geçen hafta yazdığım yol hikayelerinde de, belirtmiştim Tatvan’ın çok eski bir Ermeni köyünde İstanbul’daki Ayasofya mimarının, bu küçük köye de küçük bir Ayasofya inşa ettiğini ve bir asra yakındır Müslüman köy halkının bu ibadethaneyi camiye çevirdiğini yazmıştım. Köyün eski adı Şemiran yeni adı Çekmece. Oysa bu Ayasofyalar aslı gibi korunsa, ve bir dünya turist buralara davet edilse, her bölge kendince bu turizm imkanından faydalansa daha değerli bir kazanım olmaz mı? İznik’teki Ayasofya da cami yapıldı. Bitlis’ten Edirne’ye 9 adet Ayasofya var.
Demem o ki, Türkiye’de tüm camiler doldu mu ki, kiliseleri müzeleri camiye çevirir olduk. Camiler doldu taştı diyelim, hakiki manada kaç mümin vardır içlerinde?
Bir sözüm de ; siyasi ikbal uğruna parti başkanlığından ayrılıp AKP’ye katılan Numan Kurtulmuş’un, “içimizdeki Bizanslılar” tasviri ile yönü değiştirmeye çalışmasına. Kimsenin haddi değildir, imanımızın tartılması. ‘Ayasofya müze olarak kalsın’ demekle, dinim İslam’dan çıkmıyorum, Bizanslı da olmuyorum. Fakat kendi tutarsızlığının milyon tane tenakuzu sosyal medyada var. Dönüp izlemesi kendi yanlışına onu sürükleyecektir. Has Parti başkanı iken kullandığı bu söz kendisine aittir. “Bizim en büyük sıkıntımız içimizdeki gizli ve sinsi AKP’liler.”
Erdoğan’ın daha bir yıl önceki konuşmasında hafızalardaki tazeliğini koruyor. Bu kadar oksimoron başka bir iktidar döneminde görülmemiştir. Yeri gelmişken belirteyim; Fatih Sultan Mehmet’in de, Mustafa Kemal Atatürk’ün de, Recep Tayyip Erdoğan’ında bu kararı onaması kesinlikle ve kesinlikle siyasidir.
Geçen hafta yol hikayemde yazmıştım. 12 bin yıllık Göbeklitepe’yi bulduk diye naralar attık, Hasankeyf’i ise Hz. Yusuf’un kardeşleri nasıl ki kuyuya attı ise, elele iktidar Hasankeyf’i öylece suda boğdu dedim. Çok anlamlı bir mirası kaybettik Hasankeyf’te. Ayasofya da öyledir. Renktir, mozaiktir, zenginliktir, farklıdır ve bir o kadar pembe pembe gülümseyen bir yapıdadır. Bu tip mimarileri ayakta tutan kolonlar, beton ya da çimento değil, büyüttüğü değerlerdir.
Bu mabed üzerinden kutuplaşma olacağı aşikardır. Ve bunu bile bile yapmak, neyle izah edilir size bırakıyorum. Makyavelist düşünce bu iktidar süresince hep işlenmiştir, iktidarı korumak adına her hamle yapılabilir ve her hamle mübahtır. Gündem ekonomi, işsizlik, hukukun siyasallaşması, eğitim-öğretimdeki kalitesizlik, adalet ve dış politikamızdaki sorunları unutturmak, halkı uyutmak ve “olmayan bir kahramanlığı”, kamuflajla pazarlama taktiğidir.
15 Temmuz’un seneyi devriyesine 5 gün kala, bu hamle manidardır. “Dış mihraklar yine başaramayacaklar. Bizi bölemeyecekler…” vaveylasıyla ve “Bütün bunlar hep Ayasofya’yı cami yapmak istememizden kaynaklıdır.” diyerek kahramanlık üretmeye çalışacaktır Sn.Erdoğan.
Buradan hareketle göreceksiniz, gündem sertleşecektir. Mabed üzerinden düşman ilan etme daha da bir aşikar olacak. 90’lı yıllarda köylerini terk eden Süryaniler köylerine geri döndü diye sevinç naraları atıyordum Midyat’ta geçen hafta, yol hikayelerimde okumuşsunuzdur. Bugün Ayasofya kararı ile İstanbul’da bu gerginliğin başlamasına da şahitlik ediyorum. Bu tip gerginlikleri kaşımaktan ziyade, herkesin gönlüne dokunacak şekilde de hizmet etmek mümkün. Ya müze ya da her dine mensup insanın ibadetine sunulması gibi. Kudüs’te Süleyman Mabedi buna güzel bir örnektir.
Türkiye Ayasofya’yı camiye çevirince, İsrail’den de Mescid-i Aksa hamlesi gelmesi muhtemeldir.
Titanik batarken, müzisyenler çalmaya devam ediyordu. Ta ki altlarındaki sahne devrilene kadar. İş işten çoktan geçmişti oysaki…
Son bir not; ilk defa bir davalı davayı kaybettiğine seviniyordur herhalde. Çünkü Cumhurbaşkanlığı bu davada davalıydı ve açılan davanın reddini 1934 yılındaki Bakanlar Kurulu kararının doğru olduğunu yazılı savunma ile bildirdi.
Koltuğunuz tehlikeye girdiyse Ayasofyayı cami yapınız düsturu ile yürütülen vaveylanın sonucunda neredeyse 1000 yıllık insanlık mabedinde Gaziantep makine halılarının yerlere serilmesine ramak kaldı.
Bu oryantal tiyatronun havai fişek gösterisini ise Sakarya’da eda ettik.
İflah olmaz bir ülkenin, Allah’a emanet yaşayan vatandaşıyız. Dün Sakarya’da imha etmek üzere taşınan patlayıcı madde maalesef 3 canımıza mal oldu. Dünya üzerinde, her akla gelmeyecek şeyin başına gelebildiği başka ülke var mıdır acaba? Bu nasıl bir bahtsızlıktır. Daha üzerinden bir hafta bile geçmemişken, diğer patlamanın daha dumanı dururken, ölen ve yaralanan işçilerimizin matemini tutarken, ihmaller zincirinin en absürd en ahmakça en korunaksız hali ile 3 körpecik fidanı patlamada kaybettik. 3 can yok yere öldü. İnanılır gibi değil…
“Her şey Allah’tan, kaderde böyle yazılıymış” şeklindeki izahlara aldanmayın Allah aşkına. Tevekkül diye diye ölümlerden sorumlu şahıs kalmaz. Kişi kendi kaderini çizer. Korunaksız ve acemi bir topluluğu, anlamadıkları bir şeyin imhası için yollayacaksınız ve bu konunun acemisi insanlar, burada can verecekler durduk yere, buna da takdiri İlahi nazarıyla yaklaşmamız istenecek. Buna itiraz edin artık, bu genç ölümlerin hesabı sorulsun en azından. Aileri perişan olacak, ömür boyu acısını çekecekler ve biz bir iki gün sonra bu gündemi unutmuş olacağız.
Vallahi yoruldum yazmaktan. Yazı hayatına döneli 4 yıl oldu. Her gün yazıyorum. Ve her gün bir yanlışımızı yazıyorum. Ülkece yanlışımız o kadar çok ki, ne yazayım diye düşünmeye gerek kalmıyor. Bu yok yere ölen 3 er için ne diyebilirim ki, nasıl bir cenderenin içindeyiz bilen varsa beri gelsin anlatsın.
“Bilimde şöyle ilerledik, çığır açtık.” diye bas bas bağıran bakanlara sesleniyorum. Geçen haftanın acısından arta kalan, patlamayan havai fişekleri kontrolle patlatlatmayı akıl etmek fakat buna acemi erleri ve işi bilmez erleri göndermek akılsızlığını nasıl izah edeceğiz?
Koronavirüs ile beraber, dünyanın hayatın yavaşlatılması, dengenin derlenip toplanması adına Nükleer Santrallerden vazgeçildi Allah’tan.
Hiçbir şeyi düzgün yapamıyoruz. İşi ehline vermek yok. Güreşçiden banka yönetim kurulu üyesi atarsan, kredileri de güreş federasyonundan çekersin.
Yok arkadaş yok, işini doğru düzgün yapan yok. Ülkenin her tarafından fesatlık akıyor.
İddia o ki; tarihi geçmiş patlayıcılar taşınıyormuş. Sonuç ortada. İş uzmanı ya da mühendisler eşliğinde mi cereyan etti hadise, bekleyip göreceğiz? Araştırma önergesi verilse kesin reddedilir.
Bir başka tartışma konusu da şu; bu özel bir şirket. Neden kendi işçileri imha işinde görevlendirmediler. Çalışan işçileri kalmamış ya da şirketini boykot etmiş olabilirler mi? Askerlerin özel bir şirketin işlerinin denetimini yapması yasadışı, değil midir? Şirket taşımayı bilmiyor ya da beceremiyorsa, yurtdışından adam getirt. Bunları araştırabilecek yargı kaldı mı acaba?
Yönetimde olduğu sürede 40 milyon insanın ölümünden sorumlu olan Josef Stalin; “Bir kişinin ölümü trajedi, on insanın ölümü dramatik, bir milyon kişinin ölümü ise istatistiktir” demişti. Bu sözü yaşar gibiyiz.
Bu kış Van’da meydana gelen çığ felaketinde kurtarma operasyonundaki amatörlük ve tedbirsizlik yüzünden 40 insanımız ölmüştü, hatırlayınız.
Ölünün adet olarak azına sevinir hale geldik. Ölümleri kanıksadık. Bu çok sakat bir gidişattır.
Ne diyeyim; bunca acemi ölüm için…
Ezanlar susmasın. Bayrak inmesin. Ayasofya cami olsun..
Oruç bedenin değil zihnin ıslahıdır bana göre… Oruç tutan aç kalmaktan değil, doyamamaktan endişe duymalıdır. Bu ise bedene değil ruha dair birşeydir.
Bundan tam 2 sene önce yazımı bu cümle ile bitirmiştim. Ülkemizin bir kısmını illet olmakla itham edenlerin; gerçek illetle tanışmaları ve hiç beklenmeyen bir krizin yaşamı tam ortasından vurduğu bir günde, yeni bir Oruç ayına başlıyoruz.
Türk insanının hiç alışık olmadığı sürreel bir ramazan başlangıcındayız. Muhtemel ki son Teravih ile bundan sonraki ilki arasında 2 yıla yakın bir süre olacak. Son Teravih 2 Haziran 2019’da kılınmıştı, bir sonraki muhtemelen 14 Nisan 2021’de kılınacak. Hiç kılınmasa ne olur? İnanç ikliminde bir zerre mi eksilir.
Bu uzun süre boyunca bu Dünyayı terk edecek faniler ruhlarında ufacık da olsa bir eksiklik hissedecekler mi bu yüzden. Bence hayır.
İslamın en temel nası olan Kulluk ilişkisinin ritüellere ihtiyacının olmadığını bu günlere daha çok anladık. Bu günlerde en çok ızdırabı Diyanet Başkanı çekiyor. Kendini görünür kılmaya çalışıyor. Bunun için seçilen mecranın ise, zamanın şeytan icadı Televizyon olduğunu söylemekte beis yok.
Günümüzün yeni televizyonu internette ise Diyanetin performansı gayet mahdut. %99’u Müslüman ülkenin diyanet başkanının takipçi sayısı 200 bin bile değil. Diyanetin resmi hesabındaki sayı da 240.000’lerde. Memleketteki imam sayısını dikkate aldığımızda bu rakamlar aslında yok hükmünde.
Diyanetin toplumda karşılığı olmayan bir işlevi olduğunu bundan iyi anlatan bir tablo olamaz aslında. Diyanete ihtiyacı olan vatandaştan ziyade devlet. Diyanet üzerinden kurulan bağlar gayet mühim. Bununla beraber herkesin farkında olduğu üzere giderek bu bağlar zayıflıyor.
Korona günlerinde söyleştiğim Cemil Kılıç Diyanetin bu müşkül halini şu cümlelerle özetliyordu : “Diyanet İşleri Başkanlığının önlemleri almakta geciktiğini düşünüyorum. Çünkü diyanetin kafasında da transandantal Tanrı mefhumu var. Onu da bir noktaya kadar savunabildiler, sonunda bilimin ve aklın duvarına çarpıp, ister istemez geç de olsa bu önlemleri uygulamaya sokmak durumunda kaldılar. Ama hala içlerine sinmedi, hala içlerinde bir kuşku var ki, bir şekilde VİP Cuma namazı, temsili Cuma namazı gibi ifadelerle Cuma namazına devam etmeye çalışıyorlar ve kamuoyuna pek yansımasa da bazı bölgelerde gizli gizli toplanılıp cuma namazı kılındığını düşünüyorum açıkçası”
Doğaya insanı insanla yaratıcıyı kompartımanlara ayırıp ‘sen şurda sen şurda dur’ diyen aklın çaresizliği aslında burada ifade edilen. Dinden değil bir tür resmi ideolojiden söz ediyoruz. Korona liginde ilk sıralara yükselen bir ülkede, önlemlerde soru işaretleri varsa bunun hesabı sorulur. Korona günlerinden bu yana Türkiye’yi yönetenler katında sadece Ulaştırma Bakanı görevinden oldu. Öyle ya da böyle Korona zafiyetinde bir dahli olduğu düşünülebilecek bir kişiydi.
Peki Korona’nın Türkiye’yi bu denli sarsmasında ülkenin içinde dışında eksiklikler varsa, bunların sorumluları da hesap vermek durumunda değil miydi? Bir Bakan bizatihi sorumluluğunu ifade edip istifa etti o da sayılmadı.
Umre dönüşleri ya da tatil dönüşleri, Cuma namazları ya da ertelenmeyen spor müsabakaları, yarım yamalak sokağa çıkmama planları… Bütün bunların neticesinde Türkiye korona ligde üst sıralara oynuyor. Şampiyonluk uzak ama play off olsa durum gerçekten ciddiye binecek.
Ramazanın ilk gününde ne diyanete ne de onun başkanına ihtiyaç duymadan insanlar kulluktan anladıklarını yapmaya çalışacaklar. Ruhun açlığı ile mücadele için bundan iyi bir vesile olur mu?
Korona’nın kapattığı tüketim mabetleri nasıl nefsi açlığın manasızlığını göz önüne serdiyse, adeta bir devlet dinine dönüşen inanç ikliminin mabetleri de belki o ruhsal iştaha bir son getirir. Hepimizin Ramazanı kutlu olsun. Oruç tutan tutmayan tutamayan tüm insanlar için Ramazan sonsuz hayırlara vesile olsun.
23 Nisan’ın 100. yılının memleketin kahirinde neredeyse evlerin içine hapsolunduğumuz bir güne tekabül etmesi, aslında bir taraftan bakıldığında eğrinin doğruya denk gelmesi oldu.
Parlak bir aklın ülkenin en zor şartlarında dahi meşveret yani danışma dediği günlerden bu günlere gelmek bizim açımızdan gayet acıtıcıydı.
Meclis iradesi ile ikame edilen irade son yıllarda giderek tek kişinin iradesi oldu ve buna belki de karma diyeceğimiz o müthiş tesadüfler zinciri dahi razı gelmedi.
“MIŞ” gibi yapanların ülkesinde yaşıyor olsak da, ilahi bir tesadüfler zinciri bize bu kadarı da olmaz dedi.
Kimse başkanı da seçtik demesin. Yasama ve Yürütme zaten öteden beri birbiri içine geçmişti demesin.
Türkiye Cumhuriyetinin hiçbir döneminde yasama/yürütme ve yargı hiçbir zaman bu şekilde tek elde toplanmamıştı.
Üstelik buna 4.kuvvet basının da dahil olduğu bir kuvvetler birliği yapısı entegre edildi.
Seçimle sadece ülkeyi belirli bir süre yönetecek en fazla bir siyasi irade seçersiniz.
Yasalar seçimle olmaz, idari denetim seçimle olmaz, yargı seçimle olmaz.
Bunu yapmaya gerçekten arzunuz ve isteğiniz varsa canınız “çok” herşeye seçimle karar verelim derse bunun yolu da vardır. Yapılmışı vardır.
İsviçre önünüzde kapı gibi durmaktadır…
İsviçre’de erkekler Kadınlara bu yolla 1980’e kadar seçme hakkı bile vermemiştir (!). Gerçekten doğrudan demokrasi istiyorsanız İsviçre modeli size uyar.
Ama hem demokrasi olsun hem de her şeye tek kişi karar versin diyorsanız o vakit sizin işiniz zor.
Hem şoför yanı hem arka koltuk hem iki buçuk lira hem cam kenarı olmamaktadır.
Kuvvetler ayrılığı Türk tipi başkanlık sisteminde şahsımın kararlarına dönüşmüş yasa ve anayasa ve bunların hukuksal altyapıları sorgulanmıştır. Bu dahi yetmemiş ve yeri zamanı geldiğinde uluslararası örgüt ve mahkemeler de hiçe sayılmıştır.
Böyle bir yönetim modeli yoktur.
Vardır da yoktur.
Tek bir seçim yapıp ondan sonra tüm düzeni o seçime göre temize çekmek demokrasi ile bağdaşmayacağı gibi, meclisi de Cin Ali boyutuna indiren bir yaklaşımı işaret etmektedir.
Çoğunluğun ülkeyi idare etmesinde beis yoktur. Ama çoğunluğun ülkeyi zapturapt altına alması gayet sorunludur.
Türkiye’de yaşanan da gayet budur.
Meclisin 100. yılının kutlanmasının gayet sönük hali aslında meclisin başına gelenlerle gayet uyumludur.
Çocuk bayramı özelliği üzerinde ısrarla durularak, meclisin önemi kolayca arka plana atılsa da gerçek değişmez.
23 Nisan çocuk bayramı değildir.
23 Nisan çocuklara emanet edilmiş bayramdır.
İnsanın zihninde yer eden anıların en değerlisi çocukluk günlerine ait olanlardır.
Çocuklara emanet edilmiş bir meclisin ilelebet var olacağı ve varlığını idame edeceği düşünülmüş olmalı.
Yazık ki 2020’nin 23 Nisan’ını hiç de meclisin en büyük gücü haiz olduğu bir gün olarak anımsamayacağız. Belki de Korona ile maskeler ardına saklanan yüzlerin kızarmaması için, olan biteni hayırla karşılamaktayız.
İktidarın mantık olarak doğru olsa da biçim olarak yanlış cümlesi “Dünya 5’ten büyüktür” olduğuna göre, “Türkiye de tabii ki 1’den büyüktür.”
Orwell’in Hayvan Çiftliğinde söylendiği üzere bazıları daha eşit olamaz. Bütün oylar eşittir. Mecliste, yerelde seçilenlere gösterilmeyen saygının bugün yaşadığımız bir çok krizle dolaysız bağları vardır.
Ama 23 Nisan’ın esinlediği en büyük gerçek Millet olmanın, dil, din, ırk ve tüm ayıran özelliklerin ötesinde bir ortak aklın zaferidir.
Meclisten 4 Cumhuriyetten 1 yaş küçük ve Cumhuriyetle belki de en çok özleşmiş kurumlarından İş Bankası’nın 23 Nisana özel çektiği reklam/klibin son cümlesinde söylendiği gibi :
VEYSİ DÜNDAR (VD): Neler oluyor? Gerçekten yaşadığımız bu günlerin bir açıklaması var mı?
CEMİL KILIÇ (CK): Ben bütün evrende bir determinizm olduğunu düşünüyorum. İslami literatürde, İslami terminolojide buna Sünnetullah diyoruz. Tanrı bütün evrene bir takım yasalar koymuştur ve o yasalar çerçevesinde evren işlemektedir. Bu yasalar, aslında dünya düzleminde, insan toplumları için de belli ölçüde geçerlidir. Sünnetullah aynı zamanda toplumsal yasaları da işaret ediyor. Buna karşın toplumsal yasaları evrendeki değişmez yasalar gibi çok keskin yasalar olarak görmüyorum çünkü insan iradesi diye bir olgu var. İnsan iradesi bu kesin ve keskin olma durumunu ortadan kaldırıyor. İnsan iradesi akışı değiştirebiliyor, dönüştürebiliyor. Dolayısıyla ben insanlığın bugün geldiği aşamayı, hem toplumsal yasalarla birlikte, hem de insan iradesini hatırda tutarak değerlendirmek gerektiğini düşünüyorum.
VD: İnsan iradesi aslında toplumsal yasalarla uyumlu olmalı diyorsunuz
CK :
Bütüncül baktığımızda, insan iradesi ve toplumsal yasalar bir bireşim halinde, ortaya yeni bir formülasyon çıkarabilmiş ve bu da bir nevi aslında determinizmin bir yansıması olarak farklı bir mahiyetle, insanlığın idrakinin önüne gelmiştir. Sonuç olarak; belki sözlerim kimilerince kaderciliğe yakın bir izah olarak anlaşılacak ama benim kastım o değil. Ben kaderciliğe veya kadere, evren dışı / varlık dışı metafizik bir gücün müdahalesi olmadığı anlamında itiraz ediyorum. Evrenin insan toplumlarının kendi yasaları çerçevesinde bir akışının olduğu ve bu bağlamda bir determinizmin söz konusu olduğunu düşünüyor ve inanıyorum. Tabii bu inanış Tanrı tasavvuru açısından da bizi farklılaştırıyor ve yine netlikle ifade edeyim; transandantal bir Tanrı tasavvuruna, benim zihin ve inanç dünyamda yer bulamıyorum. Daha ziyade panenteist ve panteist bir Tanrı itikadına yakın duruyorum açıkçası. Kur’an’ı analiz ettiğimde, Tanrı inancı ile ilgili ayetleri tefsir ve tevil ettiğimde, Kur’an’dan da böylesi bir Tanrı inancını çıkarmanın, öbürüne oranla daha mümkün olduğunu düşünüyorum.
VD: Dünyamızda yaşanan bir insanlık kriziyle karşı karşıyayız. Türkiye’de Corona salgını bağlamında Diyanet İşleri Başkanlığının, Cuma namazlarının kılınmaması, Camilerin kapatılması, Umreye gidişlerin iptali gibi kararlarının ardından bir kesime göre geç alınmış bir karar diye eleştirilirken, bir kesim tarafından da bu kararın alınması sebebiyle eleştirildi. Allah’ın evi kavramının içeriği nedir, nasıl olmalıdır? Ortada toplumu tehdit eden ciddi bir salgın söz konusuyken toplumsal sorumluluk neyi gerektirir?
CK: Bu soruda işlenen konu, birinci soruya verdiğim yanıttaki Tanrı tasavvuruyla alakalı. Efendim camilerin kapatılmasına, cuma namazlarına ara verilmesine karşı çıkanlar, Allah’ın evine virüs bulaşmaz diyenler, Allah bizi korur diyenler, doğrudan doğruya evren dışı / varlık dışı bir Tanrı tasavvurunu savunanlar veya benimseyenlerdir. Bu da aslında işte bu türden bir takım çıkmazlara sürüklüyor insanları. Dindarlık algısı ve dindarlığın mahiyeti bu açıdan son derece problemli gözüküyor benim nazarımda. Virüs ve Tanrı, insanlar ve Tanrı, dünya ve Tanrı, evren ve Tanrı diye bir ayrım benim zihin ve inancımda yok. Bütün bir varlık tanrısal varlığın bir parçası veya ta kendisi diye düşünüyorum. Böyle düşünüyorum ve bu düşünce ikliminde dolaşıp duruyorum açıkçası. Tanrı ve varlık ya aynıdır ya da yansımasıdır diye düşünüyorum. Varlıktan ayrı aşkın bir tanrı tasavvuru kesinlikle benim zihin ve inanç dünyamda yer bulamıyor. Kur’anî açıdan da bu konuda çok güçlü veriler olduğunu düşünüyorum. Fakat söyleşinin hacmini gereksiz yere büyütmek istemediğim için dilerseniz bu husustaki izahı burada noktalayalım.
VD : Diyanet Başkanlığının konumunu biraz detaylandırabilir misiniz
CK:Ben Diyanet İşleri Başkanlığının önlemleri almakta geciktiğini düşünüyorum. Çünkü diyanetin kafasında da transandantal Tanrı mefhumu var. Onu da bir noktaya kadar savunabildiler, sonunda bilimin ve aklın duvarına çarpıp, ister istemez geç de olsa bu önlemleri uygulamaya sokmak durumunda kaldılar. Ama hala içlerine sinmedi, hala içlerinde bir kuşku var ki, bir şekilde VİP Cuma namazı, temsili cuma namazı gibi ifadelerle cuma namazına devam etmeye çalışıyorlar ve kamuoyuna pek yansımasa da bazı bölgelerde gizli gizli toplanılıp cuma namazı kılındığını düşünüyorum açıkçası
VD: Kimi insanların Cami kapılarının kapalı olduğunu gördüğünde yumrukladığı, kimilerinin ağladığını gördük. Diğer yandan karantinada tutulmaya çalışılan bir Umre yolcusunun kendini engellemeye çalışan Polise ‘Ben hastaysam, sen de ol’ diyerek yüzüne tükürmesi tepkilere sebep olmuştu. İnsanlar şaşkın durumda. Din hangisi diyorlar. Nerede yanlış yaptık?
CK: Bugün yaşanmakta olan din, çeşitli kesimler tarafından itiraza muhatap kılınıyor malumunuz. Şöyle bir söylem de var; alıcısı da çok, “indirilen din mi, uydurulan din mi?”Efendim biz indirilen dine mensubuz, uydurulan dine karşı çıkıyoruz. Bugün yaşanmakta olan din de uydurulan bir dindir. Bunu da başta Emeviler olmak üzere İslam tarihindeki egemenler uydurmuştur. Bu şekilde bir temel itiraz yolu çok güçlü bir taraftara sahip bulunuyor. Özellikle son yıllarda bunu gözlemliyoruz. Ben bu izaha da karşıyım, bu izahı savunanlara mensup değilim açıkçası. Bugün yaşanmakta olan din, efendim ne indirilen din, ne uydurulan din. Gerçekte ben böyle bir tasnifi de reddediyorum. Uydurulan bir din var ama onun karşısında ve dinin asli hüviyetini temsil eden indirilen din diye bir şey yok. Din var ama o dini indirilen din diye nitelemek yanlış, uydurulan dine karşı. Din indirilmedi zira… Din toplumun içinden doğdu. Tanrısal ilham, vahiy, esinlenme, Hz. Muhammed’in zihin dünyasına, gönül dünyasına ulaştı. Orada açığa çıktı. Dolayısıyla inmek, indirilmek tabirleri yanlış tabirler. Bu tabirler insanları aşkın tanrı tasavvuruna götürüyor. İnsan ve tanrı arasında hiyerarşik bir yapılanma varmış gibi bir anlayışa sürüklüyor. Böyle bir şey söz konusu değil. Varlıklar dünyasının dışında, uzaklarda bir tanrı var ve oradan bir şeyler geliyor, yukarıdan aşağıya bir şeyler indiriliyor, vahiy indiriliyor, din indiriliyor. Bunlar son derece yanlış, Kur’an’a aykırı ifadeler.
VD : Bu oldukça önemli ve sarsıcı bir tespit
CK: Kur’an’da indirme ifadesi geçiyor diyecekler. Doğrudur geçiyor. Ama Kur’an muhatabına göre konuşuyor. 7. Yüzyıl Arap anlayışı böyle olduğu için, cahil toplum bir nebze olsun, anlasın diye o ifadeler geçiyor ama o ifadelerin batınında hakiki ifadeyi saptamak mümkün.
Bu noktada tekrar ifade edeyim: Biz nerede yanlış yaptık, nerede hata yaptık, soru buydu. Biz hiç doğru yapmadık ki, hatayı nerede yaptık diye düşünelim. Bugün İslam tarihinin egemen kısmının din anlayışı muharref İslam. Bundan yakınıyoruz. Geçmişte başka türlü müydü, hayır değildi. Osmanlı’da da aynı durum söz konusuydu. Efendim Selçuklu’da da, Abbasilerde de, Ümeyyeoğullarında da… İslam tarihinin genelinde bu anlayış söz konusuydu. Buna karşın İslami muhalefet diyebileceğimiz, öteki İslam diyebileceğimiz bir akım da söz konusu tarihte ve bugün… Bir tarafta egemenlerin temsilcisi diyebileceğimiz Halife Osman ve Muaviye, öbür tarafta ezilenlerin ve bence İslam’ın hakiki temsilcisi olarak Hz. Ali ve onun devamcıları. Bu, tarih boyunca devam etti. İslam tarihi açısından ve günümüze kadar geldi bu çizgi. Nasıl geldi? İşte İmam-ı Azam Ebu Hanifelerle geldi. Efendim Müslüman sufilerle geldi, Hallac-ı Mansur’la geldi. İşte Hoca Ahmet Yesevi ile geldi, Anadolu erenleri ile geldi, öncesinde tabi çok daha başka oluşumları ve dinsel şahsiyetleri zikredebiliriz ama meramımız anlaşılmıştır kanısındayım. Bugünkü ve tarihteki cari İslam’ı, egemen İslam’ı reddetmeden, Muhammedi İslam’ı anlamak ve onun Kur’anî mahiyetini idrak etmek ve yaşama geçirmek mümkün değil. Ben bu noktada netlikle belirteyim; tümünü reddediyorum. Yani diyanetin temsil ettiği, bugünkü tarikat ve cemaatlerin temsil ettiği dini tıpkı Hz. Muhammed gibi “La” diyerek reddediyoruz yani hayır diyoruz.Buna karşı da sonunda “illallah” sözündeki imanî duruş gibi Kur’anî ve Muhammedî İslam’ı savunuyor ve yaşamaya gayret gösteriyorum.
VD: Yaşanan bu olumsuz sosyal gelişmelere karşı sizin de sosyal medyada tepki verdiğinizi görüyoruz. Bütün bu sıkıntılar çerçevesinde ele almamız gerekirse Kur’anî anlayışa göre nasıl bir insan olmak gerekiyordu?
CK: Nasıl bir insan olmak gerekiyor? Açıkçası fıtrata uygun, varoluş yasasına uygun bir insan olmamız gerekiyor. Nasıl var edildiysek, insanî temel özelliklerimiz ne ise, ona göre yaşamak ve ona göre bir din algısı inşa etmek gerekiyor. Din aslında doğal olanı koruma yoludur ancak bugün din doğal olanla mücadele yolu olarak kullanılıyor. Buna şiddetle itiraz edenlerdenim. İnsan tabiatında ne varsa; tabii olarak ne varsa, onu muhafaza etme çabasıdır aslında din ve dindarlık. İnsan sever, insan üzülür, insan öfkelenir. İnsani duygular vardır. Bu duyguları meşru bir çerçevede insanların yaşaması, sağlıklı bir şekilde bu duygularını sürdürmeleri… Din bunun için vardır. Ancak bugün insanların en meşru duyguları bile, en insani talepleri bile, dine ve İslam’a aykırı addedilerek yasaklanabiliyor. Günahlar, haramlar listesi çoğaltıldıkça çoğaltılıyor. Dolayısıyla nasıl bir insan olmak gerekiyor sorunuza, Kur’an’da tarif edildiği biçimiyle, düşünen, akleden, çalışan, üreten insan olmalıyız.
VD: Bugün islam deyince ibadet etmek kırmızı çizgi olarak algılanıyor oysa ki.
CK :Kur’an’da der ki ; “ben insanları ve cinleri bana ibadet etsin diye yarattım.” Şimdi bu ayete bakıp birileri şunu zannediyor. Namaz kılsınlar diye yarattım, oruç tutsunlar diye yarattım, hacca gitsinler diye yarattım. Öyle zannediyorlar. Halbuki ibadet etmek demek aslında değer üretmek demektir, uygarlık inşa etmek demektir. O nedenle ayeti doğru anlamak gerekiyor. “Ben insanı ve cinleri değer üretsinler diye yarattım.” Bu anlaşılmalı. İbadet değer üretmektir zira. Tabii bir de orada cin ibaresi var, cinden ne anlaşılması lazım gelir, o bir bahs-i diğer, ona şimdilik değinmeyelim isterseniz. Ancak şunu ifade edelim, isterseniz; egemen dini anlayıştaki cin anlayışı söz konusu değil orada. Cinle kastedilen şey de başka orada, bunu söyleyerek iktifa edelim dilerseniz.
VD: İnsan yaşamı yok olma riski ile karşı karşıya diyeceğim ama daha ötesini de yaşadık, yaşamaya devam ediyoruz. Binlerce insanın yurtlarından, yuvalarından edilmeleri, açlıkla, borçla, işsizlikle boğuşmaları, insanların çaresizlikten intiharların kucağında çırpınmalarının bu Cami cemaatlerini pek de etkilediğini görmedik. Ama bütün biraz da toplumsal mecburiyetten alınan karara itiraz ettiklerini, Camilere sahip çıktıklarını gördük. Kur’anî perspektife göre toplumsal sorumluluğun temel referansı ne olmalı?
CK: Efendim camiler veya mescitler tapınaklaştırılmış durumda. Hz. Muhammed’in yıktığı putların yerine, yüzyıllar içerisinde Müslümanlar başka putlar inşa ettiler ki bunlardan biri de camilerdir, mescitlerdir. Hz. Muhammed’in döneminde de mescitler vardı ama haşa tapınaklaştırılmış bir hüviyete asla sahip değillerdi, lakin ondan sonraki dönemlerde mescitler tapınaklaştırıldı, putlaştırıldı. Bugünkü toplumda cami duyarlılığının bu kadar yüksek olması, Kur’anî dindarlığın bir işareti değil, şirk dininin dindarlığının bir işaretidir. Zira camiler Mescidullah/Allah’ın Mescitleri olma hüviyetini çoktan yitirmiş durumda. Mesela Selatin camileri, sultanların yaptığı camiler, sultan cami yapar mı? İslam’da sultanlık yok. İslam’da olmayan sultanlığın inşa ettiği camilerde İslami ibadet, İslami ritüel, İslami ayin ne derseniz adına, icra etmek tamamen semantik açıdan bir tutarsızlığı ifade ediyor. O sebeple sorun büyük. Önce mescitlerin, camilerin İslamileştirilmesi gerekiyor, namazların İslamileştirilmesi gerekiyor, oruçların İslamileştirilmesi gerekiyor. Bugün kılınan namazlar da, tutulan oruçlar da İslami değil. İslami bir anlayışla yapılmıyor. Şirk dininin ritüelleri gibi icra ediliyor.
VD: Tamamen görselleştirilmiş Modernitenin kavramları ile özleşmiş bir yaklaşımı tasvir ediyorsunuz
CK:
Bundan ötürü Kuran uyarıyor; “yazıklar olsun o namaz kılanlara” ifadesi vardır Maun suresinde malumunuz. Müşrikler de namaz kılıyordu çünkü. Kur’an onların namazını reddediyor. Müşriğin namazı ile müminin namazını nasıl ayırt edebiliriz? Mümin için namaz bir araçtır, müşrik için namaz neredeyse bir amaçtır. Bugün namazlar araç olmaktan çıkmış bizzat amaca dönüşmüş durumda. Namaz yoluyla Allah’a tapınmak anlayışı yerine, doğrudan doğruya namazın kendisine tapınmak söz konusu ediliyor artık. Efendim Kur’anî açıdan ifade edecek olursak tekrar, Kur’an özgecil bir insan profili çiziyor müminler için. Başkalarını düşünmek, insanlığın tümünü düşünmek… Şöyle diyor Kur’an; “Kim haksız yere bir cana kıyarsa, bütün insanlığı öldürmüş gibidir. Kim bir canı kurtarırsa bütün insanları kurtarmış gibidir.” Benim yapacağım bir hareketten, bir eylemden dolayı başkaları zarar görecek, hasta olacak ve onların ölümüne sebep olacağım diye düşünmüyor bugün Müslümanlar. Namazın kendisini ve caminin kendisini o kadar putlaştırmış ki, onu insan hayatından ve başka her türlü değerden üstün görüyor. Bu tam bir sapkınlıktır. Tam bir dalalettir Kur’an’ın ifadesiyle.
VD: Temel sorun anlamını bilmeden ibadet gibi görünüyor
CK: Ne acı ki üstelik her namazda Fatiha suresi okunur ve Fatiha Suresinin sonunda bir ifade vardır; “bizi sapkınların yolunda yürümekten alıkoy” biçiminde bir dua edilir biliyorsunuz, veladdallin yani sapkınlar. Yani böylesi bir semantik ve itikadî açmazın içerisinde günümüz Müslümanları… ki evvelki sorularda ifade etmiştim, tarihte de egemen dindarlık anlayışı maalesef böyleydi, pek bir şey değişmiş değil… Ama bugün de, muhalif çizgi çok güçlü bir şekilde devam ediyor, bugün de egemen dindarlığı reddeden Kur’anî, Muhammedi dindarlığı dinsizlikle yaftalanmak pahasına savunan yiğit teologlar var, yiğit müminler var onu da ifade etmeliyim.
VD: Böyle olunca çarpık din anlayışı ve uygulamaları artık bugünün soran, sorgulayan gençlerini tatmin etmiyor. Bunun sonucu olarak da dindar çevrelerde; Başörtüsü ve Deizm konuları en tartışılan konular olmaya başladı. Siz bu gelişmeler hakkında ne dersiniz?
CK: Ben deist yönelişi son derece olumlu buluyorum kendim deist olmadığım halde. Zira bu yöneliş egemen dini anlayışa ve dindarlığa karşı bir başkaldırışı, bir itirazı ifade ediyor. Gerçek Kur’anî ve Muhammedî din anlayışının anlatılabilmesi için deizmin daha da yükselmesi, güçlenmesi olumlu sonuçlar doğuracaktır kanısındayım. Ben deist birine Muhammedî, Kur’anî dindarlığı daha kolay anlatıyorum. Egemen dini anlayışı reddetmiş, sadece tanrıya olan inancını muhafaza eden bireylere, topluluklara hakiki dindarlığı, hakiki dini inanışı anlatmak daha kolaydır kanısındayım. Bunu deneyimledim de zira… Nasıl deneyimledim? Aslında buna siz de tanıksınız, kamuoyu da tanık. Sosyal medyada yazdıklarıma, kitaplarıma, makalelerime, televizyon programlarıma en çok ilgi gösterenler, egemen dini anlayışı reddedip bir yol arayanlar ve deizme yakın duranlar… Yahut deizm konusunda karar kılmış olanlar. Bakıyorum onlar daha çok ilgi gösteriyor. Onlar bizi daha iyi anlıyor.
VD: Burada aslında ciddi ölçüde paradigmayı sarstığınızı düşünüyorum. Biraz daha açabilir misiniz.
CK:Bu nedenle deneyimledim diyorum, Muhafazakar çevrelerde, başörtüsü siyasal bir simge, camiler siyasal bir simge, bütün dinsel törenler siyasal bir simge olarak idrak ediliyor aslında. Semboller üzerinden yürüyen ve semboller çevresinde dönüp duran acınası bir dindarlık egemenliğini sürdürüyor. Ancak sarsılıyor, çok büyük sarsıntılar içerisine girmiş durumda. Elbette ki yıkılacak, elbette ki Muhammedi devrim nasıl 7. Asır Arap yarımadasında başarılı olduysa, gelecekte de böylesi bir dinsel devrim başarılı olacak, bunun çok güçlü işaretlerini görüyoruz. Geçmişe göre iş daha da kolaylaşmış durumda çünkü iletişim araçları çok güçlü, geçmişe göre düşüncelerimizi daha kolay aktarma olanağına sahibiz. Kitlelere çok hızlı ulaşıyoruz. O nedenle daha kolay geçmişe göre işimiz. Ben yakın gelecekte deizm noktasından, egemen dinsel anlayışı reddetme noktasına, çok büyük bir toplumsal dalganın gelmekte olduğunu öngörüyorum açıkçası ve bu nedenle de son derece umutluyum.
VD: Cemil Kılıç deyince Kur’anî yaklaşım ve ekolü geliyor. Ülkemizde sistemsel sorunlarımızdan biri de ‘Anadil’ Anadilde özgürlük derken aslında bu çerçeveyi daha da genişletebiliriz. Bu çerçevede Anadilde İbadet’ yaklaşımınız nedir?
CK: Evet ana dilde ibadet, ana dilde eğitim. Aslında her ikisi de politik bir mahiyet taşıyor malumunuz. Ana dilde ibadet; önce buna biraz değineyim. İbadet ana dilde değilse, zaten ibadet değildir aslında, içi boş bir tapınmadır sadece. Ana dilde yapılmayan ibadetler, İslamî ibadet, İslami ritüel, İslami tören olarak kesinlikle telakki edilemez. Onlar tamamen birer anlamsız tapınma eylemidir. İnsanlar namazlarını kendi ana dillerinde kılabilmeliler. Bunu ilk kez söyleyen elbette ki biz değiliz, olamayız da zira tarih ortada. Bunu ta Hz. Peygamberin döneminde Selman Farisi’de görüyoruz. Hz. Peygamberin buna izin verdiğini biliyoruz. Daha sonra İmamı Azam Ebu Hanife’nin bu konudaki fetvalarını biliyoruz ve başka bazı İslam bilginlerinin fetvalarını biliyoruz fakat bu anlayış Arapçı düşünce, egemen dini düşünce tarafından boğuldu. Bunun yeniden ihya edilmesi gerekiyor, canlandırılması gerekiyor. Cumhuriyet devrimi bunu yapmaya çalıştı ama maalesef başarılı olamadı. Önünde sonunda bu noktaya gelecek Müslümanlar için; aksi takdirde tekrar ifade edeyim; ibadetler İslami mahiyetini kaybetmiş bir şirk tapınması olarak sürecektir. Sürmemesini umuyoruz, o nedenle ana dilde ibadetin kararlı savunucularıyız. Muhammedî itikadımız bizi bunu savunmaya mecbur bırakıyor, kendimizi bu konuda görevli addediyoruz.
VD : Peki bir adım ötesine geçsek ve anadilde eğitimi sorsak
CK:Ayrıca ifade etmek gerekirse; ana dilde eğitim meselesi, tabii eğitim olayı başka bir mesele ancak ilkesel olarak şunu söyleyeyim; insanlar neyi, hangi şekilde en iyi anlıyorlarsa, en iyi anladıkları yolla onu onlara anlatmak lazım. Sanıyorum insanlar en iyi ana dillerinde anlarlar ancak ana dil her zaman anneden öğrenilen dil anlamına gelmiyor biliyorsunuz. Mesela tıp ilminin bir ana dili var, sosyolojinin bir ana dili var, felsefenin bir ana dili var. Meseleye böyle bakmak lazım… Günlük konuşma dili, günlük iletişim dili noktasından bakmamak gerekiyor ana dil meselesine. Ana dil anneden öğrenilen dil olmanın ötesinde hakiki olarak şu manaya geliyor. Esas dil, anayasadaki ana gibi. Buradaki ana dil de esas dil, kendini en iyi ifade edebildiğin dil veya hangi alanda konuşuyorsan o alanın dili hangi dilse onu esas almak lazım. Eğitimde bunun böyle olması gerektiğini düşünüyorum. Bununla birlikte en derinlikli şekilde kutsal duygular, kişinin annesinden öğrendiği dil ile ifade edilir kanısındayım ve zaten Kuran’da da belirtiliyor; “ne söylediğinizi anlayıncaya kadar, ne söylediğinizin farkında oluncaya kadar içkili iken namaza yaklaşmayın.” Ne söylediğinin farkında olmak ve sarhoş olmamak… İbadetlerde bu önemli bir ilke, anlamadığın bir dilde bir şeyler söylemek de ne söylediğinin farkında olmamak manasına geliyor kanaatimce.
VD: Post Truth (Hakikatin Önemsizleşmesi) çağı algısı bağlamında Kur’an hakikatinin insanlara ulaştırılması nasıl olabilir? Cumhuriyeti nasıl konumlarsınız?
CK: Şunları söyleyebilirim. Gelenek büyük ölçüde reddedilmeli, dinsel gelenek. Devrimci bir anlayış söz konusu olmalı. Atatürk’ün din alanında yapmaya çalıştıkları iyi anlaşılmalı, analiz edilmeli. Atatürk benzeri İslam dünyasında başka şahsiyetler de kimi çalışmalar yaptı bu alanda. Elbette ki onların deneyimlerinden de yararlanılmalı. Muhafazakarlığa karşı devrimci Müslümanlık, muhafazakarlığa karşı devrimci İslam… Bu devrimcilik siyasal yöneticiliği ele geçirme anlamında bir devrimcilik değil, zihniyet devrimciliği anlamında bir devrimcilik. İnanç devrimi anlamında bir devrimcilik… Sınıfsal bir mücadele yoluyla sınıfsal bir devrim, bunu kastetmiyorum. Evet İslam’ın sınıfsal bir yönü elbette ki var ama burada devrimci İslam, devrimci Müslümanlıkla benim kastettiğim öncelikli olarak bir inanç devrimi, bir zihin ve zihniyet devrimi, İslam itikadında bir devrim.
VD: İslam birikim ve geleneği bu potansiyeli haiz mi sizce?
CK:Bunun İslam tarihinde kaynakları da var aslında… sözgelimi; Mutezile birikimi ihya edilebilir. Mutezile İslam tarihinin en akılcı, en özgürlükçü yorumudur. Mutezilenin birikimi iyi incelenmeli, irdelenmeli. Bu birikimin üzerine serpilmiş küller, egemen dini anlayışın külleri temizlenmeli. İtham edilen, mahkûm edilen Mutezili anlayış değil, gerçek Mutezilî düşünce bizzat Mutezile mezhebinin kendi kaynaklarından yola çıkılarak yeniden yorumlanıp güncellenmeli kanısındayım. Müslümanların aklı ve bilimi esas alan, olguları esas alan pozitifist bir anlayışla dini yeniden yorumlamaları gerekiyor. Bu nasıl olur, böyle bir yol dini reddetmektir aynı zamanda diyecek birileri. Evet, doğru, egemen dinin, egemen dini anlayışın reddini zaten savunuyoruz aynı zamanda. Bunun en temelde tanrı tasavvuruna kadar vardığını defaatle söyledim evvelki sorularda da… İletişim yolları çok önemli, geçmişe nazaran çok daha hızlı bilgi aktarımı yapılabiliyor. Nasıl yapılacak? Büyük bir mücadele gerektiriyor tabii. Ama aynı zamanda toplumsal akış ve tarih insanlığı bir noktaya götürecek ve bu nokta kesinlikle egemen dini düşüncenin aleyhine bir nokta olacak. Bunu ayan beyan görebiliyorum.
VD: Corona sürecinin dünyada ve toplumlarda farklı yansımalarına şahit oluyoruz. Doğa, hayvanlar, hava, su, insan ve tüm yaşam açısından ilginç gelişmeler gerçekleşiyor. İnsanların bu süreçten çıkarması gereken dersler ne olmalı?
CK: Efendim, doğaya egemen insan anlayışı yerine, doğanın bir parçası olan insan anlayışının egemen hale gelmesi gerekiyor. Bunun için de panenteizm veya panteizm anlayışı, dindeki tanrı tasavvuru açısından temel nokta olarak inşaa edilmeli ki, sürecin kaçınılmaz bir şekilde buraya varacağını düşünüyorum. Ben toplumların ve inanç dünyasının buraya varacağına inanıyorum. Bütün doğa insana hizmet için yaratıldı anlayışı, aslında sorgulanması gereken bir anlayıştır. Eşref-i mahlukat ifadesi, işte birtakım Kur’an ayetlerinin yorumuyla yerleşmiş malumunuz; insan en şerefli varlıktır, her şey insana bir hizmet içindir. Bu anlayış Kur’anî açıdan çok da makul bir anlayış değil aslında zira Kuran’da ;”biz insanı en mükemmel bir şekilde, tam kıvamında (ahseni takvim) yarattık” diyor. Bunu eşrefi mahlukat olarak, yaratılanların en şereflisi olarak yorumlamışlar. Hayır, insan kendi kıvamı neyi gerektiriyorsa onun en iyi halinde yaratıldı. İnsan olma kıvamının en iyi halinde yaratıldı. Ama o ayetin devamında, aynı surede “tanrı insanı aşağıların aşağısı” olarak da nitelendiriyor. İnsan aşağıların aşağısına da dönüşebilir, çevrilebilir malumunuz. Dolayısıyla toparlayacak olursak, insan ve doğa diye bir ayrım, insan ve evren diye bir ayrım, tanrı ve insan diye bir ayrım isabetli değil.Bütün bu ayrımları reddeden bir anlayış güçlenmeli.
VD: Tasavvufi bir anlayışı öne çıkardığınız görülüyor. Bu nasıl geniş kitlelere aktarılacak
CK:Tanrı, evren, insan bir bütündür. Hallac-ı Mansur’un ;”enel hak” çığlığında aslında bu yüksek hakikatler dile getirilmek istenmiştir. Hallac-ı Mansur’un çığlığı daha iyi duyulmalı ve değerlendirilmeli. Müteşerri bir anlayışla İslam’ın mekanikleştirilmesi Müslümanların ve bütün dünyanın başına musibetler açtı ve açmaya da devam ediyor. Bu musibetlerden kurtulmanın yolu, yine Kur’an ayetiyle ifade edelim; “aklını işletmeyenin üzerine musibetler yağar” diyor Kur’an. Akıl ve bilim esas alınmalı. Aklın ve bilimin de kaynağı Tanrıdır. Vahyin kaynağı Tanrı da. Aklın ve bilimin kaynağı Şeytan mı ki, “siz akla ve bilime karşı ille de vahiy deyip insanları vahiyden yana mısın yoksa akıl ve bilimden yana mısın?” gibi bir ikilemin içine sokmaya çalışıyorsunuz? Bunu savunanlara söylüyorum. Bilimin kaynağı da, aklın kaynağı da Tanrıdır. Vahyin kaynağı da Tanrıdır. Akıl ve bilim Tanrının sürmekte olan vahyidir, sonsuza kadar belki de sürecek vahyidir. Öyle anlamalıyız. Zira Kur’an’da diyor ki; “tanrının sözlerini yazmakla bitiremezsiniz, 7 deniz mürekkep olsa, şu kadar ağaç kalem olsa yine de Tanrının sözleri yazmakla bitmez.”
Evet, doğru Tanrının vahyi bitmez. Tanrının vahyini akılda ve bilimde de görebilmeliyiz yani sadece yazılı kutsal kitaplardan ibaret değildir tanrısal vahiy.
Evrenin kendisi en büyük kutsal kitaptır, o kitabı okumayı bilmek lazım. Bunun için de aklı esas alarak bilim yoluna girmek gerekiyor. Sözlerimizi büyük Anadolu bilgesi Hacı Bektaş Velinin sözüyle bitirelim;
Bilimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır.
NOT:
Panenteizm : Evrenin yaratıcı/tanrı olduğuna olan inanç
Şüpheleniyordum artık eminim.
Sn Bahçeli’nin metinlerini kesinlikle Semih Yalçın yazıyor.
Aslında Sn. Yalçın’ın yaptığı bence yanlış. Neticede biz o belagati Bahçeli’nin tahayyülünden sanıyorduk. Görünen ve anlaşılan o ki biz Semih Yalçın’ın güftelerini Devlet Bahçelinin bestesi ile dinlemekteymişiz.
Üslup ayrı bir şeydir ama genel başkana içerik önermek farklı tarz vaz etmek farklıdır. . Genel Başkanınızı seslendirme sanatçısı gibi kullanmak isterseniz tabii ki tercih sizindir. Ancak usul olmamış, usa uymamıştır.
(Bu arada bendenizi de etkisi altına alan bir epidemi gibi bu söz sanatı tercihi.)
O yüzden sadete geleyim hemen.
Konumuz Devlet Bahçeli&Semih Yalçın deyimiyle İpiyi parti. Türkçe’de pekiştirme maksatlı kapkara olduğu gibi İpiyi de olmalı. Bu aslında İyi Partiyi düne kadar İP diye kısaltan MHP için; biz yanılmışız aslında İP İyi partinin “ipiyi” olduğunu ifadeydi demek.
İyi partinin “ipiyi” olması 1 gün de sürse bizim için gayet ilham verici oldu.
Ne diyordu Sn. Bahçeli dünkü twitinde:
“ Kucaklaşma zamanı gelmiştir. İYİ Parti’nin Olağanüstü Kurultay’ında MHP’yle bütünleşme ve birleşme hamlesi Türkiye’nin gücüne güç katacak, yarım asırlık davamızı birlik ve dirlik içinde geleceğe taşıyacaktır.”
İyipartililer “İpiyi” partililere dönüşmüş, yapılan çağrı ile onlardan MHP ile kucaklaşma kararının çıkması umut edilmiştir. Buradan anlaşılan İyi Partililerin partilerini terk edip MHP’ye ilhak olacak motivasyona ve ruh haline kavuşmalarıdır aslında.
Zaten MHP ile birleşecek olsalar MHP’den de ayrılmazlardı diyenler olacaktır. Ama belli ki bundan daha fazlası umulmuş, neredeyse tek başına her türlü zorluğa ve güçlüğe rağmen AKP’yi İstanbul’da Ankara’da ve tekmil büyük ilçelerde tuşa gövdesini koyan Meral Akşener’in bu başarısının İYİ Parti nezdinde hükmü olmadığı zannedilmiş.
Olabilir. İnsan alemde hayal ettiği müddetçe yaşar.
Neticede evi basılan, hakarete uğrayan ve buna rağmen yılmayan Sn. Akşener önce bu “naif özgüvene” “sandalyeden yıkılacak” kadar güldükten sonra konuya dair yorum da Sn Cihan Paçacıdan gelmiştir :
“Bugüne kadar mensuplarına “İllet-Zillet”, adına da “İP” diyen Sayın Bahçeli’nin, her zamanki gibi tavır değiştirerek, bu kez “İYİ Partili kardeşlerim” diyerek hitap etmesi, kafa karışıklığının da bir göstergesidir.Dilinin düzelmiş olması ise Türk demokrasisi açısından sevindirici bir durumdur.”
Esprili ve seviyeli mukabeleye yanıt veren Semih Yalçın ise yazdıklarının biçimsel formu ile aslında bizlere bu zamana kadar Devlet Bahçeli sandığımızın kendisi olduğunu ifşa etmiş oldu.
Buna mukabil Semih Yalçın retoriği kendi kaynağından direk çıktığında ortaya vahim eskizler ortaya koydu.
Cinsiyetçi bir dilin dolaysız ifadesi olan “fettan” kahkaha sözünü yadırgadığımı saklamayacağım. Ayrıca son hızla giden arabadan atlama tavsiyesi yapılan İyi Partililer ise fizik ve mekanik bilgilerine istinaden “son hızla giden arabadan atlanır mı Semih bey” diyerek kendisini sorguladılar.
Dün İyi denilen bugün tekrar İp’e dönmüş 24 saat geçmeden oluşan bu değişim zihinleri bulandırmıştı. Erdoğan’ın Baheçeli’ye yakın zamanda yaptığı ev ziyaretine atfen sorulan soru ise çapsızlık olarak ifade olunmuştur. Ama gerçekten c mı sorunun asli muhatabı hiç kuşku yok ki sizi emekli edeceğiz denilen EYT’ler Af bekleyen mahkumlar gibi MHP seçim beyannamesinin muhataplarıdır.
Paçacının paçalarının tutuşması gibi kafiyelerin ontolojik dertlerini bir kenara bıraktık. Tarihi vicdani ve ahlaki sorumluluğun yargı merciinin tarih millet ve siyaset olması ise çözemediğimiz bir muamma olarak kaldı. Niye sorumluluk mercileri yargı makamından ayrışmış anlamadık.
Yalnız Semih beyin noktasına dokunmadığımız cümlesi aynen şu :
“MHP Lideri Devlet Bahçeli’nin davet, nasihat ve tavsiyesi; Nasrettin Hoca misali testi kırılmadan, henüz tosunlar firar etmeden önce atılmış müşfik bir siyasi tokat olarak görülmelidir “
Ez cümle Devlet beyin karizmasına binaen söylediklerinde hep bir cevher arayışında idik. Lakin Semih beyin aştığı çizgiler bizi gayet sarstı kendimize gelemedik.
Tam da bu noktada Türkçülüğün kuramcılarından Yusuf Akçura’nın belleklere nakşolunmuş şu sözlerinden neşet eden bir Hareketin bu görüntüyle temsil ve temellük etmesini de bugün bu harekete gönül verenlerin takdirlerine emanet ediyorum :
Günümüzdeki hükümdar, sultan, padişah lakapları yerine halife dinî sıfatını koymaya çalıştı; genel siyasetinde din, İslâm dinî mühim bir mevki tuttu. Nizamî mekteplerin tedrisatında dinî maddelere ayrılan zaman arttırıldı. Tedrisatın esası dinîleştirilmek istendi. Dindarlık, müttekîlik -velev zâhirî ve riyakârane olsun- hilafetpenahinin teveccühünü celbetmeye en kavi vesileler haline geçti. Yıldız saray-ı hümayunu; hocalar, imamlar, seyyitler, şeyhler, şerifler ile doldu. Bazı mülkî memurluklara sarıklılar tayin edilir oldu. Dinde sağlamlık belki de hilâfet makamına, hilâfet makamından ziyade o makamı işgal eden zata şiddetli merbutiyet ve kulluk, gayrimüslim kavimlere karşı nefret telkin etmek üzere halk arasına vaizler gönderildi. Her tarafta tekkeler, zaviyeler, camiler yapım ve tamirine çalışıldı. Hacılar ehemmiyet kazandı. Hac mevsiminde hilâfet evine uğrayan hacılar, Müslümanların önderinin lütuflarına ve inayetine mazhar edilerek gerek kendilerinin ve gerekse memleketlerindeki diğer Müslümanların hilâfet makamına celp ve kalplerinin raptına çalışıldı. Yakın zamanlarda Müslüman ahalisi kalabalık olan Afrika içlerine ve Çin diyarına elçiler gönderildi. Bu siyasetin en sağlam icra vasıtası olmak üzere Hamidiye Hicaz Demiryolu?nun inşasına başlanıldı. Lâkin işbu siyasî doktrin ile Osmanlı Devleti, Tanzimat devrinde terk etmek isteğini dinî devlet (Etat theocratique) şeklini tekrar alıyordu. Artık vicdan ve fikir serbestliğini, siyasî serbestliği, keza müsavatı, din ve ırk müsaviliğini, siyasî müsaviliği, medenî müsaviliği terk etmeye mecbur kalıyordu. Binaenaleyh Avrupavarî meşrutî hükümete veda etmek, devletin tebaası arasında cins ve din ihtilâfından, içtimaî vaziyet ihtilâfından çıkarak öteden beri mevcut olan sevişmezlik ve zıddiyetin artmasına ve bunun neticesi olmak üzere de ayaklanma ve isyanların çoğalmasına, Avrupa?da Türklüğe düşmanlığın şiddetlenmesine katlanmak iktiza ediyordu[4]? Filhakika öyle de oldu.
Vincent Lambert adı geçtiğimiz hafta çokça duyuldu. Bir insanın makinalara bağlı olarak hayata bağlanması idi onu tanıtan. Makinaların fişi çekildi ve Vincent birkaç gün içinde öldü.
Vincent Lambert eğer o makinalar olmasa idi çoktan ölmüştü. Makinalara bağlanmış hayatların ilahiyatçıları bekleyen sırları üzerine ciltler dolusu yazılabilir. Bir bebeğin annenin karnını yarıp alınması üzerinden belki 2000 sene geçti. Sezara atfen Sezaryen adı verilen bu yöntem ile aslında doğuma müdahale ediliyordu. Doğumu öne alan ve faninin dünyada alacağı ilk nefesi takvimde öne çeken bu metod için bıçak kifayet etmekteydi.
Oysa ki hiçbir bıçak duran bir kalbi yeniden çalıştıramaz, kalbe giden kanın akışına müdahale edemez. Onu ancak üstün bir teknoloinin ve modern tıbbın bir neticesi olarak görebilirsiniz.
Bıçak da insan aklının mahsuludur, modern tıp da. Lakin arasında geçen süre ve yapılan işin niteliksel dönüşümü ikincisini birincisine nazaran çok daha fazla hayretle selamlamamıza imkan verir.
İnsan aklı öylesine gelişmiştir ki, neredeyse kader üzerinde yeniden söz söyleyecek bir aşamaya geçilmiştir.
Konu ilahiyatçılar için yeterince karmaşıktır. Teknoloji olmasa ölecek bir insan makinaların yardımıyla yıllarca yaşamıştır. İnsanlık gencecik sağlıklı insanları savaşlarda telef ederken, yaşlıları, komadakileri, ölümün nefesini ensesinde hissedenleri on yıllar boyunca yaşatacak bir çelişkiye imza atmaktadır.
Ölümün dahi zamanlamasına makinaların karar verdiği bir çağda yaşıyoruz. Bebeğimizin kız veya erkek olduğunu sadece birkaç ay içinde keşfedebiliyoruz. Hatta bebeğin cinsiyetinin ne olacağını dahi tayin eden tedavilerden söz edilmektedir.
Bütün bunlar ne zaman başladı?
İnsanlık bu acaip hale ne zaman geldi?
AKP liderinin gururla “biz yaptık” dediği bir çok icraat teknolojinin kolaylıkları ile mümkün oldu. Teknolojinin çamaşırı bulaşığı yıkayıp yemeği yapmada bize yardım etmesini değil bizatihi bunları yapmasını beklediğimiz bir çağın arifesinde hatta içindeyiz.
Tarihte yolculuk yapıp tam 230 sene geriye gittiğimizde Fransa’da Bastille’e yürüyen sans culotte (külotsuzlar) ın başlattığı devrimden bugüne geçen 230 yılda dünyanın geldiği hale şaşkınlık içinde bakıyoruz.
1899’da Amerikan patent dairesi başkanının teknolojinin başardıklarına dair düşünceleri bir utanç vesikası olarak torunlarına miras kalmıştır. Bu zatın aynen şu sözü ettiği söylenir:
“Artık yeni hiçbir şey yok. İcat edilebilecek her şey icat edildi.”
Charles Duell bu sözü muhtemelen doğduğu zamana nazaran karşılaştığı gelişmelere dayanarak söylemişti. Öyle şeyler görüp tanımıştır ki, daha fazlasının olabileceğini hafsalası almamaktadır.
İnsanlığın teknoloji alanında elde ettiği gelişme internetin keşfine kadar ve ondan sonra diye ikiye ayrılmalıdır. Bugün dünyanın en uç noktasındaki biriyle konuşmanız ya da onunla tavla oynamanız sıradan bir iş.
Üç boyutlu yazıcılarla silah üretebilir, resminizi gönderir gibi kokunuzu paylaşabilirsiniz.
Fütürizm adeta hayatın tek gerçekliği oldu.
Yeni hiçbir şey icat edilemez diyecek kişi muhtemelen hayatının en büyük hatasını yapacaktır.
Bu saatten sonra karşılaşacağımız icatların öyle bir hal alması mümkün ki, belki bildiğimiz tüm insani ilişkiler evrim geçirecek ve bambaşka bir hal alacak.
İnsanların çalışmasına gerek olmadığı, herşeyin robotlara devredileceği zamanları bekliyoruz.
Tıpkı at arabaları gibi taksiler de tarihin derinliklerine emanet olacak.
Otonom araçlar, tek kişilik ulaşım hayatın bir parçası haline gelecek.
Elektrik direklerine bağlanan eskinin tornetlerine benzeyen yeşil makineleri bu kadar kolay benimsememiz size de tuhaf gelmiyor mu?
Peki Türkiye bu dönüşümün sizce neresinde? Bundan 230 sene önce Fransız Devrimi olduğunda sadece 20 sene geçmeden Senedi İttifak ile padişah yetkilerini sınırlamaya razı gelmişti.
1808’de başlayan süreç kesintiler ve dünyada esen rüzgarlar eşliğinde bizi 1923’de Cumhuriyete getirdi. Fransız Devriminden sonra kurulan Cumhuriyet birkaç kez yenilendi. Şu anda 5. Cumhuriyeti idrak ediyor Fransa.
Fransa sistemini 230 yılda tam 5 kez ayarladı.
Bizim sistemimiz kaç defa ayarlandı?
29 Ekim Milat olsa 1950/1960/ 1971/1980/2016 kırılmaları birer yeni cumhuriyet manasına gelir mi?
Dönemleri adlandırmak çok da şart değil.
Ancak artık neredeyse herkesin kendi dünyasının reklamcısı, televizyoncusu, ulaşımcısı olduğu bu yeni çağın ruhunun en temel ihtiyacının esneklik olduğunda hemfikir olmak zorundayız.
Marshall Berman başlığı da son derece tahrik edici olan “Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor” kitabından bizlere şu sözle seslenmişti :
“Modern olmak, bizlere serüven, güç, coşku, gelişme, kendimizi ve dünyayı dönüştürme olanakları vaat eden; ama bir yandan da sahip olduğumuz herşeyi yok etmekle tehdit eden bir ortamda bulmaktır kendimizi.”
İşte bu yüzden katı olan herşey buharlaşıp yok olurken biz esnek ve uyumlu bir hayatın peşinde koşturacağız.
Sadece siyasette değil ama öncelikle onda akılda tutulması gereken tam da budur.
Devrimler çağı bitmiştir.
Çünkü tüm geçmiş devrimler olduğu anda bitmiştir.
S 400 teslimatının hayata geçirilmesi Türk Hamaset Edebiyatına da ciddi katkılar ile kendine tarihte yer buldu.
Hamaset ile dış politika bir arada yürür mü?
Bugüne kadar yürümedi.
En basit örneğini size Rus uçağının düşürülmesinde gösterilen tepkiler üzerinden verebilirim. İyi bir vatandaş ve memleket sever biri olarak bence unutulması gereken bir talihsizliği ısıtıp servis etmenin faydasına inanmıyorum.
Tam da bu yüzden Rus uçağının düşürülmesine ilk dakikadan itibaren kim ne söylemiş kim ne yazmış merak eden açsın googledan baksın diyorum. Sadece Sn. Erdoğan’ın bu hadiseyi 24 Kasım öğretmenler günü için toplanan öğretmenlere açıkladığında ne tepki vereceğini kestiremeyen muallimlerin tutup alkış kıyamet etmesi üzerine onları fırçalamasını takdirlerinize sunuyorum.
S400’lere dair Türk-ABD ilişkilerine nasıl etki edeceği konusunda ABD’nin başta gelen haber kaynaklarından en büyük 4’ünün internet sitelerinde yayınlanan analizlerine göz attım.
Fox, CNN, Washington Post ve NY Times….
4 Büyüklerin konuya dair en taze analizlerinin başlıklarını size aktarmak istiyorum sırasıyla:
-S 400 ABD yaptırım uyarısı yaptıktan sonra Türkiye’ye ulaşıyor. (Fox)
– Rusya ABD ile zıtlaşmayı başlatan şekilde Türkiye’ye S 400 teslimatını başlatıyor. (CNN)
-S 400 sistemi nedir ve ABD Neden Türkiye’nin bunun satın almasından rahatsız ? (WP)
– S 400 nedir? ABD’yi huzursuz eden sistem Türkiye’de. (NYT)
Aslında sadece bu 4 başlığı bir arada okumak dahi konunun ABD ile Türkiye arasında içinde Rusya’nın da olduğu bir boyutta sıkıntısının detaylarını ortaya çıkarıyor.
Dış politika iç politikadan farklı olarak egemen devletlerin birbirine teorik olarak eşit koşullarda mukabele ettiği bir yapıdır. İç politikada bireyler arasında eşitsiz bir hiyerarşi vardır. Ancak diplomasi şemsiyesi bunun altında bekleyen devletleri birbirine eşit davranan ya da eşit davranılmasını bekleyen bir konuma sokar.
Egemenlik tam da bu demektir.
Egemen devlet düzeni 1648 yılında Vesfalya Antlaşması ile kökleri atılmış bundan sonra da üzerinde tartışmalar devam etse de gelişerek günümüzdeki tanımına ulaşmıştır.
“Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir” denildiğinde kast edilen budur. Bir ülke egemenlik haklarını ortak aklına ve bunu temsil eden seçtiklerine devrederek onurlu bir yaşamı seçer. Egemenlik zümreye, aileye, sınıfa, ayrıcalıklı bir oligarşiye ait olamaz.
Erdoğan S 400’leri egemenlik tartışmasına bağlarken şu cümleyi kurmuştu :
“S-400 meselesi doğrudan egemenlik haklarımızla ilgili bir konudur ve bundan geri adım atmayacağız.”
Egemenlik kayıtsız şartsız milletin olsa da, bunun temsil mekanizması öyle ya da böyle neticede pratikte Erdoğan’ı bu egemenliği fiilen kullanan bir konuma getirdi. Bu durumda Erdoğan’ın kararının ve bunun uygulanmasının en azından bugün için egemenliğin bir tecellisi olduğunu kabul etmek durumundayız.
Yine de hala karmaşık ve belirsiz bir durumu işaret eden ve füzelerin Türkiye’ye gelmesi dışında somut olarak olacakları henüz kestiremediğimiz konumdayız. Egemenlik dış politikada bağımsız hareketleri getirse de her etkinin de bir tepkisi olacağını varsaymak durumundayız.
Şimdi size Rahip Brunson desem mutlaka hafızanızda bazı şeyler tetiklenir. Seçim döneminde çokça üzerinde durulan kamu çalışanlarının ehemmiyetini ABD’de hapiste tutulan Halk Bank GMY’si Hakan Atilla ile beraber değerlendirelim. Deniz Yücel’in apar topar hapisten çıkmasını da kenara yazalım.
Buna dair örnekleri çoğaltabiliriz.
Bütün bu olayların arka planında egemenliğin başka egemenliklerle tokuştuğunda olanlardan söz ediyoruz aslında. Diğer ülkeleri etkileyen edimlerin neticeleri bazen hiç de cazip olmayabiliyor.
S 400’ün de bu kabil neticeleri olabilir. Olur demiyorum. Dünyaya yön veren en önemli gazeteler bile içinde soru cümlesi geçen başlıklar atıyor ve konunun nasıl evrileceğini tam kestiremiyorsa ben hangi iddia ile geleceği tanımlayabilirim.
Sadece ben ana ilkeleri hatırlatırım.
Neydi bunların ilki :
-Ulusların ebedi dostu veya düşmanı yoktur. Ulusların ebedi çıkarları vardır.
O zaman tüm süreçleri bu kıstastan geçirmek durumundayız.
Dünya bir dönem iki kutuptan ibaretti. Bir tarafta ABD diğer tarafta şimdi Rusya olan Sovyet bloku vardı. S 400’ler günümüz dünyasında Türkiye’nin çok kutuplu seçeneklere bir yatırımı olarak da tanımlanıyor.
Gerçekten böyle mi göreceğiz? En azından hem bir kutbun parçası olmaya devam etmek hem de çok kutuplu dünyada farklı eksenlerle beraber hareket etmek mümkün mü anlayacağız?
Egemenlik kayıtsız şartsız milletinse, milletin bu hakkını devrettiği vekilin kararlarına saygı duymak zorundayız.
İktidarın yanında olduğu için hamasetle konuşanların Rus uçağını düşüren F-16’nın da ABD üretimi olduğunu hatırlamasında fayda var. F 16 ile düşürülen SU-24’ün anıları hala taze ve internette kolayca bulunabilir.
Hamaset yapmayın başka ihsan istemez.