Zamanın Ruhuna Yenilen Gazetecinin Hazin Hikayesi

“Never Say Never”. Türkçesi ile “Asla Asla Deme”. Justin Bieber denilen zamanın ruhu ustasından bir şarkı. Ya da daha uhrevi deyimle :
“Allah kulunu kınadığı ile sınarmış”.

“Cumhurbaşkanı’nın uçağına binmem” diyen gazeteciyi uçakta Cumhurbaşkanı’nın yanında görünce ister istemez şaşırdık hep beraber. Hani söz olsa uçsa neyse. Yazı da kaldı bize yadigar.
Hemen bir başka şarkı geldi dilimize :
“Birgün dönsem sözümden
Düşerim dost gözünden
Dünya dönüyor dostlar
Bir sözden dönsem çok mu?
Devran dönüyor dostlar,
Ben dönmüşüm çok mu?”

Muhakkak ki biz Barış Manço’yu çok sevdik. Lakin şarkının sözlerinde başka derinlikler var. Ne diyor Barış Usta ?
“Ali yazar Veli bozar
Küp suyunu çeker azar azar
Üzülmüşüm neye yarar?
Keskin sirke küpüne zarar.”

Yani şu gündemi bundan daha iyi analiz edecek kaç sayfa yazı, kaç cilt kitap bulursunuz? Ali yazıyor daha doğrusu yazacak ve korku da dağları bekliyor. O zaman görev Ahmet beyi, Ahmet bey görevi bekler.
Madem konu Ahmet Bey ve Barış Manço’ya ulaştı. O zaman bir başka şarkı ile devam edelim :

“O mahallede herkes gömlek giyerdi.
Bizim kul Ahmet bir gün bir ceket diktirdi.
Diktirir ya.
Mahalleye dert oldu kul Ahmet’in ceketi,”

“Uçağa binmem demedim, asla binmem dedim.
Ve bindiğim uçak bir zamanların yenilmez armadasını değil, bayağı ağır bir iç saha mağlubiyeti ile yaralı takımı taşıyor artık” diyecektir muhtemelen.

Yine de görev görevdir. Hürriyet artık adını değil amacını kovalayan bir mevkute ise ve görev zor zamanda yan koltukta oturmaksa yapılacaktır.
Sonuçta kimse “Bulutsuzluğu Özlemedi ki”
“Sözlerimi geri alamam
Yazdığımı yeniden yazamam
Çaldığımı baştan çalamam
Bir daha geri dönemem” desin.

Olsa olsa MFÖ’den bir şarkıdır dudağındaki ve;
“Ne kibar çocuk diyor kız içinden hem samimi hem vefalı yani
Bir imtihan çekeyim şuna diyor serseri mi yoksa bir dahi mi
Diyor felsefeyi sever misiniz, Ali diyor biz hep dönerciyiz
Luther diyor kız, Machiavelli
Şampiyon biziz diyor Ali, attığımız gollerden belli
Aliii Ali desidero”
diyerek entelliğe, dantelliğe, fazla söze bayrak açmak milletimin ferasetine sığınmak lazım.

Zaten neydi ilk şarkı :
“Beraber yürüdük biz bu yollarda
Beraber ıslandık yağan yağmurda
Şimdi dinlediğim tüm şarkılarda
Bana herşey seni hatırlatıyor “
Aslında bu şarkı bir veda şarkısı değil mi zaten?
Kopup gitmiş sevgililerin geçmişe olan özlemini değilse neyi anlatır bu sözler..?
Şurası bir gerçek ki, AKP eğer gerçekten bu şarkıyı kendine düstur ettiyse aslında en başından beri bir vedanın şarkısını söylemiş.

Hep bir özlem ile geçmişi anmaya mecburuz ve bilinç altına nasıl kazındıysa bu özleyen nostaljik hal son seçimlerde bula bula tam da bu şarkıyı kendine slogan yaptı:
“Bizimkisi bir aşk hikayesi
Siyah beyaz film gibi biraz
Ateşle su dikenle gül gibi
Bizimkisi roman gibi biraz”

Roman falan okumaya zaman kalmadığına ve siyah beyaz tvler Özal tarafından çöpe atıldığına göre, bu şarkının ateşle suyu dikenle gülü yanyana getiren çelişkisi belli ki taraftarlarını iknaya yetmedi.

Atalarımız boşuna “büyük lokma ye ama büyük konuşma” dememiş. Türkiye’de rüzgarın estiği yön giderek tersine dönse de, bunu en son kabullenecek olanlar hiç kuşkusuz propaganda makinasının dişlileri olsa gerek.

Uzun süre muktedirliğin ve mutlak iktidarın huzuru ile kenarlarda ve yüzeysel nesnellikte gezen bu makinanın sözde parlak dişlileri kendisini yeniden tanımlamanın telaşına düştü.

“Mahşer günü ibadet olmaz” sözü çizgisinde artık elde ne kaldı ise, onun konsolide edilmesine adanan bir süreçten söz edeceğiz.

Bundan sonra Hürriyet’i iktidarı koruyan bir gazete olarak değil, onun için savaşan bir gazete olarak göreceğiz. Müzik, sağlık, yeme içme ve gezi gibi zararsız konularla ortamı yumuşatıp mevzuya girilecektir.

Mevzu açık ve nettir.
Bundan sonra bırakın uçağa binip ya da binmemeye dair verilen sözleri, gerekirse pilotluk kursuna girip o uçağı sürme zamanıdır bu makinanın asli dişlilerinin vazifesi.

Lakin zamanın ruhu öyle bir alaşımdır ki, bırak uçağı uzay mekiği sürsen bile eğer o ruhtan koptuysan seni kimse dikkate almaz.
5,64 milyon takipçinin bırak milyonunu bini bile pas vermez.
Takipçilerinin nüfus kaydından şüphe düşürürsün.
Zamanın ruhuna söz geçiremezsin.

AKP’NİN MERKEZİ KİMDİR NEDİR? Ali Babacan Bize Ne Anlatmak İstiyor

Nasrettin Hoca’ya sormuşlar dünyanın merkezi neresi diye . Cevabı hazır : Elindeki sopayla toprağın üstüne bir daire veortasına bir nokta çizer ve işte burası der. İnanmazsanız ölçün .
Dünyanın merkezini eğer Nasrettin Hoca’ya sorarsanız alacağınız cevaba şaşırmayın. Peki doğru bu mu? Gerçekten merkez orası mı? Soruyu soranın kastına bağlı olarak cevap değişecektir. Gerçekten bu sorunun cevabını merak eden biri hadi canım sende diyecek ve omuz silkip gidecektir.
AKP’nin merkezi neresidir diye sorulduğunda buna Sn. Erdoğan diye cevap vermeyecek çok az kişi vardır. Peki sorunun cevabı gerçekten bu mu dur? AKP dediğimiz partiyi 25 yıl aralıksız ayakta tutan güç Erdoğan mıdır? İstanbul seçimleri gösterdi ki öyle değil?
Sadece İstanbul da değil. Türkiye’nin kalburüstü tüm yerleri AKP’den kaçarken Erdoğan AKP’nin içinde etrafında tüm varlığı ile kendini göstermekteydi.
O zaman AKP’nin Erdoğan merkezinde bir parti olarak sağladığı başarılar ile bu son dönem arasında ciddi bir farktan söz etmek zorunlu olacaktır. AKP nasıl oldu da Erdoğan’a rağmen seçim kaybetti.
Bütün seçimler düzenli aralıkla yapılır ve Erdoğan seçimleri kazanırdı. Bu kuraldı. Kural fena halde bozuldu. Ezberin dışına çıkıldı.
Bunu son olarak 7 Haziran 2015’te görmüştük. O zaman da AKP’nin elinden kaçan bir iktidardan söz edilmekteydi. MHP’nin müthiş dönüşü olmasa o seçim de AKP için önemli bir kaybı işaret edecekti.
2015’te siyasi bir fatura ile yüzleşmişti AKP. O zamana kadar PKK ‘nın dibinde ot bitmez gölgesinde bağımsız adaylarla sembolik takılan Kürt siyasal hareketi popüler lider Demirtaş’ın peşinde vicdansız bir seçim barajını parçalayarak iktidara önemli bir yenilgiyi tattırmıştı.
AKP’nin siyasal alanda MHP ile kurduğu iş birliği ile cezalandırılan bu başarı 2019’ a doğru bu defa siyasal alandaki mevzi bir yenilgiyi mumla aratır bir kalıcı yenilgiye evrildi. Bu defa alan siyaset değil ekonomi idi.
Kelebeğin kanat çırpmasının tsunamiye yol açacağına inananlar için seçilmiş siyasileri hapse tıkmanın da bambaşka alanları tetikleyeceğini öngörmek müneccimlik olmasa gerek.
Gerçekten de AKP siyasi alanda karşılaştığı güçlüğün faturasını iktisadiyatta ödeyeceğini tahmin etmedi ama işler tam da öyle oldu.
Eski Türk filmlerinde Fransaya “ekonomipolitik” okumaya boşuna gidilmezdi. İkitsatsız politika domates ,salatalık ve biber olmadan çoban salata yapmaya benzer. Poitikayı daraltan iktidar bu yaptığının neticesini iktisadi alanda aldığında suçu başka yerlerde aramaktan yine de vazgeçmedi.
Ali Babacan ilk defa kendi düşüncelerini cisimleştirirken tam da şu cümleyi kurdu :
“Hepimizin amacı ülkemizin itibarını yükseltmek, halkımızın refah ve mutluluğunu artırmak, Türkiye’yi hak ettiği güzel bir geleceğe ulaştırmaktır. İnsan hakları, özgürlükler, ileri demokrasi ve hukukun üstünlüğü vazgeçilmez ilkelerimizdir.”
Cümlenin başında ekonomiden sonunda siyasetten söz edilmesi tesadüf değildir. Evet ekonomi önde gelir ama siyaset de onu tamamlar
AKP 2015’te de seçim kaybetti ama karizmasını, prestijini kaybetmesi 2019’da oldu.
2015’te siyaset alanında gol yemişti.2019 ise ekonomi maçında açık farklı yenilgiyle anılmalı.
Ali Babacan deyince akla ekonomi gelir .Yada bugün onunla adı beraber anılanMehmet Şimşek de aynı sayfada kaydedilmelidir.. O zaman yazının başında sorduğumuz sorunun yanıtını artık verebiliriz. AKP’nin merkezi gerçekte nedir, nerededir?
Cevap son derece açık. AKP ekonomi merkezli bir partidir. Eğer dolarize olmaktan kurtulmuş, enflasyondan arınmış, uzun vadeli finans kanalları açık ekonomik yapıdan söz etmeye devam etseydik AKP bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da tüm seçimleri kazanırdı
Ancak HDP’nin PKK gölgesinden çıkıp güneşli alanda serpilip barajın üstüne çıkarak uzun yıllardır süren meclis konforunu zorlaması ile başlayan sürecin ekonomiye mal olacağını kim tahmin edebilirdi.
Görülen o ki Ali Babacan en azından ben ekonomiyi en iyi hale sokmuştum gelip tamir edeceğim demiyor.Türkiye’nin ekonomik yapsının değil siyasi yapısının asli erezyonunu önlemenin çıkış olduğunu tespit ve teşhis ediyor.
Bugüne kadar teknotrat ve teknik bir görünümle anımsanan Babacan’ın hukuk,demokrasi ve insan hakkı vurgusu rastgele hamaset değildir.
Ekonominin hele ki serbest piyasa ekonomisinin liberalizm ideallerini hiçe sayarak mümkün olmayacağı bir kez daha ifade edilmektedir.
AKP’nin asıl merkezinin ekonomideki başarı olduğu ve bunu feda ederek iktidarına hormon tedavisi uygulayan yönetimin yol açtığı sıkıntıların kendi içinde çözümü mümkün görülmemektedir.
Ali Babacan AKP’nin feda ettiği iktisadi başarının manasını ve değerini en iyi bilenlerin başındadır. Bunun yok edilmesinin sebeplerini de bildiğine kuşku duymamalıyız.
AKP içinde bu gidişi tersine çevirmenin olanaksız olduğunu fark etmese mutlaka partide kalırdı. Ama çağlayana karşı yüzemezsiniz. AKP’nin bir çağlayan gibi önünde ne var ne yok süpüren siyaset tarzı ile artık içinde hareket etme şansı kalmamıştır.
O zaman akılcı olan kıyıya yüzmek ve bu çağlayan daha bir şeyleri yıkmasın diye kıyıdan koşturup uygun yere barajı, türbini, kanalı inşa etmektir
AKP merkezindeki ekonomik başarı; kredisini tüketmiş ekstra canlarını bitirmiştir. Bundan sonra maharetli bir oyuncunun ipleri alıp oyunu tekrar baştan başlatması gerekmektedir.
Şu anda olan tam da budur.
İzlemeye devam edeceğiz.

ANKARA’YA 35 AVM DİKİP 750 AĞAÇ KESENLER VE ODTÜ

Ankara Savaşı’nda Timur fillerini ağaçların arkasına gizlemiş Yıldırım Bayezid’i bu şekilde altetmişti. Yüceler yücesi Timurlenk Sultan’ın fil saklayacak kadar kocaman ağaçlar bulduğu Ankara’nın Eskişehir yönündeki kervan geçmez bozkırında 1956’ya geldiğimizde ilaç için 1 ağaç yoktu.
1402’den 1956’ya geçen tam 554 senede ne olmuşsa olmuş Ankara ormanları tezeneli bozkıra tenzil olmuştu.
1956’da Dünya’da Macaristan’ın adı sosyalizm kendi diktatörlük olan rejimine bayrak açtığı yıl. İmre Nagy’yi sallandıran ve Macaristan İsyanını bastıran Sovyet Tankları ve Sovyetlerin demir yumruğu idi. Soğuk Savaşın dünyayı buza kesen yılları.
Menderes iktidarının en güçlü dönemi. Komonizm yada Komünizmle mücadelenin revaç seneleri.
Kim derdi ki 1956’da bu ahval içinde Amerika Birleşik Devletleri destek ve finansı ile kurulan ODTÜ Türkiye’de bir Amerikan elçisinin makam aracının yakıldığı bir üniversiteye dönüşsün.
Hem de sadece 14 yılda.
Dİlekolay sen Amerikan sisteminde Amerikan parası ile hem de adı Orta Doğu olan bir üniversite aç. Bu okul dönsün dolaşsın Amerika’nın en çok canını sıkan kadroları yetiştirsin.
Bakmayın Devlet Bahçeli’nin esip gürlemesine. Bunlar taze dönüşler. MHP için Amerikan anti komünizmi on yıllarca bayrak oldu elden ele taşındı. Defalarca yazdım . Fetullah Gülenin kariyeri komünizmle mücadele derneğidir diye.
Neticede ODTÜ bir bumerang gibi gitti Amerikayı vurdu. Türkiye’de solculuk anti Amerikancılık ve sosyalizm savunusu ODTÜ’ye onun öğrencilerine nasip oldu.
Bu bir taraftan kaliteden ödün vermeyen bir yaklaşım ile beraberdi. ODTÜ’ye her babayiğit giremezdi. En yüksek notu almak kremada yer almak %1lik bazen %0,1 lik sıralamaya girmek gerekti. Eğitim kaliteli, mezun olunca iş bulma imkanları fazlaydı. ( Benim de hayalimdi ODTÜ. Kocaeli Üniversitesinde geçen üniversite hayatım bir daha dünyaya gelsem ODTÜ’de tekrar etsin diye ömrümden birkaç yılı fedaya hazırım)
Hani meşhur tekerleme vardır ya. Batının iyi yanlarını almak. ODTÜ’lüler batının iyi yanlarını alma konusunda her halde bu ülkede hem de her dönem en ön safta yer aldılar. Amerika’ya posta koymaktan geri durmazken Amerikan sistemi eğitimle bu ülkenin en kafalı beyinleri olarak ODTÜ’de toplandılar.
Sadece solculuk değil özellikle 1980 sonrası güçlenen islami farkındalık da ODTÜ arazisinde kendine kök buldu. Ali Babacan solcu değil ama ODTÜ’lüdür. Bu aslında bu okula dair ön yargıları da aşmak adına önemli bir bilgidir. ODTÜ sadece solcu yetiştiren bir makine olmadığını bu ve benzer örneklerde gösteren gerçek ve ideal bir demokratik eğitim ortamıdır.
ODTÜ arazisi iyi bilim adamı, iyi demokrat ve idealist insana ilave olarak iyi de ağaç yetiştirir. Timur’un fillerini saklayan ağaçlara ne oldu bilinmez. Belli ki özenilen Osmanlı pek de iyi muhafaza etmemiş Orta Anadolu’nun ortasındaki şehrin yeşilini. Onu geri kazanmak en azından bugün ODTÜ arazisi denilen bölgede Cumhuriyete ve onun çocuklarına nasip oldu.
ODTÜ’de efsanevi Kemal Kurdaş’ın rektörlüğü döneminde başlayan hummalı ağaç dikme şenliklerini bir diğer efsane Erdal İnönü’nün rektörlüğü de zirveye çıkarmıştır.Deniz Gezmiş’İn de bizzat fidanları toprağa diktiği vesika ile sabittir.
2002’den 10 Temmuz 2019’a Ankara’da ODTÜ’de ağaç sayısı 750 azalmıştır. Buna karşılık AVM sayısı 35 artmıştır. 2002 de ODTÜ’de binlerce ağaç ve Anlara’da 0 AVM vardı. Bugün o binlerce ağaç tam 750 kavak eksik. AVM’lerde ise tam 35 artış var. https://www.ntv.com.tr/egitim/odtu-rektorlugunden-yurt-aciklamasi,NXAoiirieEWq0pTnBZzOZg
AKP iktidarının bula bula kendi dikmediği ağaçların arazisi olarak tayin ettiği yurt arsasını neden o 35 AVM’den birinin yerine yapmadığını cidden merak ediyorum. Madem önemli olan ve ihtiyaç olan yurttur. O zaman AVM’den önce yapılması gereken de yurt binası olmalıdır. Yurt binasını ağaçları kesip yapma fikri ilk kimin aklına gelmiş olabilir diye düşündüm. Bulamadım. Böyle bir fikrin insanın aklına gelebileceğini kestiremedim. Benim aklım öyle çalışmıyor.
Bütün bu olanlarda bana umut veren tek bir nokta var. Melih Gökçek’İn son icraatı ODTÜ ile uğraşmak olmuştu. ODTÜ’nin içinde yol geçirmesinin ardından ve 3 vakte kalmadan ilelebet Ankara’da 25 yıllık hikayesi sona erdi.
Ben ODTÜ’nün ağaçlarının ruhu olduğuna şiddetle inanıyorum. Yurtsever ellerin diktiği fidanların kırılan bedenlerinin bambaşka bir enerjiyi ortaya çıkardığını düşünüyorum. Bu enerji Gökçek’İ yerle yekzan etti. Şimdi bu defa Gökçek’ten ders almayan diğerlerinde.
Tarihin geri dönüşüm kutusu bize ağaç kesilerek yurt yapacağına bunun hayırlı iş olduğuna inananlar için ağzını sonuna kadar açmış bekliyor. Biz bu kutunun ne var ne yoksa temizlemesini hasretle umutla iştahla ve ODTÜ’deki bir ağacın sabrı ile bekliyoruz.ANKARA’YA 35 AVM DİKİP 750 AĞAÇ KESENLER VE ODTÜ
Ankara Savaşı’nda Timur fillerini ağaçların arkasına gizlemiş Yıldırım Bayezid’i bu şekilde altetmişti. Yüceler yücesi Timurlenk Sultan’ın fil saklayacak kadar kocaman ağaçlar bulduğu Ankara’nın Eskişehir yönündeki kervan geçmez bozkırında 1956’ya geldiğimizde ilaç için 1 ağaç yoktu.
1402’den 1956’ya geçen tam 554 senede ne olmuşsa olmuş Ankara ormanları tezeneli bozkıra tenzil olmuştu.
1956’da Dünya’da Macaristan’ın adı sosyalizm kendi diktatörlük olan rejimine bayrak açtığı yıl. İmre Nagy’yi sallandıran ve Macaristan İsyanını bastıran Sovyet Tankları ve Sovyetlerin demir yumruğu idi. Soğuk Savaşın dünyayı buza kesen yılları.
Menderes iktidarının en güçlü dönemi. Komonizm yada Komünizmle mücadelenin revaç seneleri.
Kim derdi ki 1956’da bu ahval içinde Amerika Birleşik Devletleri destek ve finansı ile kurulan ODTÜ Türkiye’de bir Amerikan elçisinin makam aracının yakıldığı bir üniversiteye dönüşsün.
Hem de sadece 14 yılda.
Dİlekolay sen Amerikan sisteminde Amerikan parası ile hem de adı Orta Doğu olan bir üniversite aç. Bu okul dönsün dolaşsın Amerika’nın en çok canını sıkan kadroları yetiştirsin.
Bakmayın Devlet Bahçeli’nin esip gürlemesine. Bunlar taze dönüşler. MHP için Amerikan anti komünizmi on yıllarca bayrak oldu elden ele taşındı. Defalarca yazdım . Fetullah Gülenin kariyeri komünizmle mücadele derneğidir diye.
Neticede ODTÜ bir bumerang gibi gitti Amerikayı vurdu. Türkiye’de solculuk anti Amerikancılık ve sosyalizm savunusu ODTÜ’ye onun öğrencilerine nasip oldu.
Bu bir taraftan kaliteden ödün vermeyen bir yaklaşım ile beraberdi. ODTÜ’ye her babayiğit giremezdi. En yüksek notu almak kremada yer almak %1lik bazen %0,1 lik sıralamaya girmek gerekti. Eğitim kaliteli, mezun olunca iş bulma imkanları fazlaydı. ( Benim de hayalimdi ODTÜ. Kocaeli Üniversitesinde geçen üniversite hayatım bir daha dünyaya gelsem ODTÜ’de tekrar etsin diye ömrümden birkaç yılı fedaya hazırım)
Hani meşhur tekerleme vardır ya. Batının iyi yanlarını almak. ODTÜ’lüler batının iyi yanlarını alma konusunda her halde bu ülkede hem de her dönem en ön safta yer aldılar. Amerika’ya posta koymaktan geri durmazken Amerikan sistemi eğitimle bu ülkenin en kafalı beyinleri olarak ODTÜ’de toplandılar.
Sadece solculuk değil özellikle 1980 sonrası güçlenen islami farkındalık da ODTÜ arazisinde kendine kök buldu. Ali Babacan solcu değil ama ODTÜ’lüdür. Bu aslında bu okula dair ön yargıları da aşmak adına önemli bir bilgidir. ODTÜ sadece solcu yetiştiren bir makine olmadığını bu ve benzer örneklerde gösteren gerçek ve ideal bir demokratik eğitim ortamıdır.
ODTÜ arazisi iyi bilim adamı, iyi demokrat ve idealist insana ilave olarak iyi de ağaç yetiştirir. Timur’un fillerini saklayan ağaçlara ne oldu bilinmez. Belli ki özenilen Osmanlı pek de iyi muhafaza etmemiş Orta Anadolu’nun ortasındaki şehrin yeşilini. Onu geri kazanmak en azından bugün ODTÜ arazisi denilen bölgede Cumhuriyete ve onun çocuklarına nasip oldu.
ODTÜ’de efsanevi Kemal Kurdaş’ın rektörlüğü döneminde başlayan hummalı ağaç dikme şenliklerini bir diğer efsane Erdal İnönü’nün rektörlüğü de zirveye çıkarmıştır.Deniz Gezmiş’İn de bizzat fidanları toprağa diktiği vesika ile sabittir.
2002’den 10 Temmuz 2019’a Ankara’da ODTÜ’de ağaç sayısı 750 azalmıştır. Buna karşılık AVM sayısı 35 artmıştır. 2002 de ODTÜ’de binlerce ağaç ve Anlara’da 0 AVM vardı. Bugün o binlerce ağaç tam 750 kavak eksik. AVM’lerde ise tam 35 artış var. https://www.ntv.com.tr/egitim/odtu-rektorlugunden-yurt-aciklamasi,NXAoiirieEWq0pTnBZzOZg
AKP iktidarının bula bula kendi dikmediği ağaçların arazisi olarak tayin ettiği yurt arsasını neden o 35 AVM’den birinin yerine yapmadığını cidden merak ediyorum. Madem önemli olan ve ihtiyaç olan yurttur. O zaman AVM’den önce yapılması gereken de yurt binası olmalıdır. Yurt binasını ağaçları kesip yapma fikri ilk kimin aklına gelmiş olabilir diye düşündüm. Bulamadım. Böyle bir fikrin insanın aklına gelebileceğini kestiremedim. Benim aklım öyle çalışmıyor.
Bütün bu olanlarda bana umut veren tek bir nokta var. Melih Gökçek’İn son icraatı ODTÜ ile uğraşmak olmuştu. ODTÜ’nin içinde yol geçirmesinin ardından ve 3 vakte kalmadan ilelebet Ankara’da 25 yıllık hikayesi sona erdi.
Ben ODTÜ’nün ağaçlarının ruhu olduğuna şiddetle inanıyorum. Yurtsever ellerin diktiği fidanların kırılan bedenlerinin bambaşka bir enerjiyi ortaya çıkardığını düşünüyorum. Bu enerji Gökçek’İ yerle yekzan etti. Şimdi bu defa Gökçek’ten ders almayan diğerlerinde.
Tarihin geri dönüşüm kutusu bize ağaç kesilerek yurt yapacağına bunun hayırlı iş olduğuna inananlar için ağzını sonuna kadar açmış bekliyor. Biz bu kutunun ne var ne yoksa temizlemesini hasretle umutla iştahla ve ODTÜ’deki bir ağacın sabrı ile bekliyoruz.

YA BENİMSİN YA TOPRAĞIN : SETA Raporu ve diğer konular Hakkında ARTI TV Buluşması

Murat Aksoy kadim dostumdur. Sağolsun beni ilk defa Artı TV’de o konuk etti. İkinci defa konukluğum Musa Özuğurlu’nun programı ile oldu. Özellikle bu İki başarılı ve cefakar gazetecinin yanında (ben kendime atfetmesem de) gazeteci sıfatı ile yer aldım.
Nevşin Mengü ve Fatih Polat’ın yanısıra Özlem Akarsu ve Aydın Sezer de son derece derli toplu analizlerle konuların hakkını verdiler.
Fatih Polat’In da payına düşeni aldığı SETA raporu ekseninde gündemin ana konuları yani yeni partiler, S400 ve olası seçim senaryoları üzerine konuşuldu. Gecenin bonusu sıkı İran analizleri idi. Hele ki İran’ın Amerikan malları ile buluşma senaryosu üzerine yapılan yorumlar gayet ufuk açıcı ve ekstra dikkate değerdi.
Üzerine bir de taze Rusya hamlesi zikredildi. Bu hamle Türkiye’nin doğu Akdeniz’de Kıbrıs’ın bütünlüğünü kaale almamasının pek de hoş karşılanmadığına dair Rusya açıklaması idi.
Açıkçası devletlerin dostu düşmanı değil ebedi çıkarları olur sözünün bir kez daha kanıtlanmasını duymam beni fazla da şaşırtmadı.
Yeni Parti senaryoları üzerine soldan gelen eleştirileri özellikle Nevşin Mengü’nün merceğinden kırılarak yorumlamak gayet makul geldi. Sonuçta siyasetin uzun maratonunda kendini sorgulayan herkesin bu hakkının mahfuz olduğu üzerine yapılan yorumlara kim itiraz edebilir?
İster Ali Babacan İster Davutoğlu ister Gül hepsi AKP’nin kuruluş hamuruna katkı vermiş mayaya dokunmuşlardı. Bugün maya artık mis gibi kokan bir köy ekmeği yerine ecü bücüş bir peksimetten fazlasını üretmiyorsa sorunun başlangıç mayasında olmayabileceğini ifade etmekten daha doğal ne olabilir. Tam da bu çizgide yapılan yorumları gayet sağlıklı buldum. Zaten amaç AKP’yi daha az AKP olmaya ikna etmek değil mi. AKP’nin temel sorunu daha çok olmak ise onu azaltacak her hamle fazlasıyla kıymeti haiz.
Bu noktada hazirunla bir miktar ters düştüğüm nokta olası bir yeni seçim/erken seçim oldu. Özellikle Babacan Partisine (adının Merkez olmayacağına bahse girerim zaten Abdurrahim Karslı ağabey buna çok gücenir) katılabilecek vekil sayısının 50-60 ı bulması durumunda yeni aritmetiğin meclisi sokacağı durumun seçime yol açması mecburi olmasa da önemli bir seçenek olacaktır.
Bu geniş panaromada tam da bizim derdimizi anlatmaya çalıştığımız alanda devlet destekli SETA adlı kurumun yaptığı “rapor mu diyelim ne diyelim” ne olduğunu bilemediğimiz çalışmanın üzerine konuştuk.
Malum ülke bayağı bir arabesk. Hatta bir dönem acısız arabesk olur mu diye de kafa yorulmuştu. Eğlenceli arabeskin peşinde yol alınmıştı. Ama arabeskin özü biraz acıdır derttir tasadır. Arabeskin derdi mutsuzlukla yaşamanın keyfini çıkarmaktadır
Arabek sloganların biri yada birincisidir “ya benimsin ya toprağın”
Seviyordum öldürdüm duygusu ile yaşar arabesk ruhlar.
SETA raporu da Türkiyenin kadim arabesk ruhunun katıksız bir tekrarından ibaret aslında. Ya bizdensin ya dış güçten. Biz kim tabi ki Hükümete yakın medya. Yandaş deyince bozuluyorlar. Hatta şecaat arzederken sirkatin söyleyen bir ses; hemen raporun ardından aynen şunları söyledi : “Sabahtan akşama “yandaş” diyerek bizi aşağıladığını sanan, hakkımızdaki her tür iftirayı paylaşan bir güruh var ki.. Onların ‘fişleme” diye ağlaması ise en ironik olanı. Sizler ‘fişleme’ nedir; çok daha iyi bilirsiniz…” https://twitter.com/hilal_kaplan/status/1147795675423354881
Bu cümlenin yapılanın fişleme olduğunu itiraf etmesi herşeyden önce bir kenara konulmalı. Ondan sonra devletin neredeyse bir yan kuruluşu gibi çalışan bir kurumun yaptığını savunurken ortaya koyduğu argüman üzerine saatlerce konuşabiliriz.
Yine de işin özü : Ya bizdensin ya da dış güçlerden. Ya hükümeti desteklersin ya da dış güçlere maşalık edersin. Ortası olmadığı gibi bunun alternatifi de yoktur.Tabi burada ironik olan bizim gibi yabancı sponsoru olmayanların durumu. Aristo mantığı ile bakarsak dış güçlerle aynı argümanları savunursanız siz de dış güçlere aracı olursunuz.
Burada aslında dünkü programda zikretmediğim ama akla gelebilecek başka bir Aristo akıl yürütmesine bağlamak istiyorum konuyu. SETA raporu yabancı menşeli basınla bağlara referans yaparak kategorize ediyor ya gazetecileri. Aslında en büyük yabancı menşeli medya Jack Dorsay’ın icadı değil mi?
Hem twitter’de account açacaksın hem de insanları dış güç olmakla falan itham edeceksin.
Benim yerli milli gazetecilere ve SETA gibi kurumlara tavsiyem inandırıcı olmak istiyorlarsa twitter mwitter bizi bozar diyip yerli kaynaklardan kendilerini ifade etmeleri. Yoksa Amerikan malı tiwtterda insanları dış güçlere ram olmuş diye işaretlemek biraz da komiklik oluyor.

Veysi Dündar’dan Pazar Yazısı… Çamlıca Cami ya da Betonun İstanbul’a Son Armağanı

Üsküdar’da yeni yapılan otoparkın asmolen tuğlaları altında hangi tarih gömüldü kaldı diye kendi kendime düşünürken birden İsmail Güneş* dostumu gördüm.Çamlıca Camiinden geldiğimi duyunca meslekten gelen bir duyarlılıkla beton çağında kubbe ile yaratılan acaip ruhsal bütünleşmeye itirazını dillendirdi.“Kubbe beton öncesi dönemin mesafe aşma yöntemi idi. Bugün kubbeye neden ihtiyaç duyalım ki ?” diye durumu açıkladı.Ayasofyanın rekabet edeceği bir cesamet ile 60 bin olmasa da benim gördüğüm kadarı ile bin yada 600 kişinin cuma günü akşam namazı için buluştuğu Çamlıca Camiinden söz ediyoruz.İsmail Güneş her betonarme gibi azami 100 yıl ömre sahip Çamlıca Camiini eğer ona önerseler nasıl yapacağını anlattıı.“Ben Camiyi dağın içine yapardım. İlle İstanbul bunu görecekse de önüne İstanbul’u simgeleyen martı mı olur, köprü mü olur, siluet mi olur bir dekor ile işi bitirirdim.” dedi.Osmanlının aklından bile geçmeyen yokuşa (dağa) cami yapmak fikri kimden çıktı bilinmez. Neticede ürün AKP dönemini simgeledi.31 Mart seçimlerinde başına geleceği çoktan öngörmüş olan AKP seçim boyunca dinden diyanetten nemalanma konusunda hiç de kendini gizlemedi.Artı TV de Murat Aksoy’a konuk olduğumda bazı arkadaşlarımın bu ahval içinde dinden ibadetten soğuduğunu dillendirmiş, öncesinde de defaatlen makalelerimde yazmıştım.Şükür ki seçimler bitti de bu arkadaşlar kervanına ben de katılmadım. Ne yalan söyleyeyim Çamlıca Camiine özellikle seçim öncesinde ciddi bir önyargı biriktirdim.Seçimin tamamlanmasının ve herşeyin de çok güzel olmasının üzerine bir Cuma akşamı kendimi Çamlıca Camiinde abdest alırken buldum.Daha önce yazmıştım NuruOsmaniye gibi bir caminin olduğu şehire yeni cami yapmak cürettir. Altı market, pimapenci, telefoncu vb. beton kubbeleri bina edenlerin cahil cüretine söyleyecek söz zaten olamaz.Bu tuhaf ticaretli ibadethaneler zaten ebedi vicdanda bu ülkenin ürettiği kültürün altını oyan birer ibret vesikası olarak yerlerini aldılar.Şehre uzak statlara dahi seyirci gitmezken, Çamlıca tepesinin çok da matah olmadığı için önce gecekondulara sonra bunların dönüştüğü Apartmanlara evsahipliği yapan yamacına yapılan camiye nasıl cemaat bulunacak?60 bin kişinin aynı anda ibadet etmesi ne kadar bir görsel şölen olsa da; haftada 35, ayda 1750, yılda 21000 defa bu 60 bin kişiyi buraya toplamayı hayal etmek ciddi bir nuhayyile özgüveni gerektirir.(Makaleyi yazmadan önce imam bir dostumla camiyi konuştuk. Açılışta Temel Karamollaoğlu’na inat edercesine Diyanet olarak tüm muvazzaflar oraya gitmiş ve bir defaya mahsusen de olsa 60 bin kişiye metazori ile de olsa ulaşmıştık, dedi.)Yine önceden yazdığım ve maalesef Ocak Medya’ya reva görülen son tecritli işkencede en azından şu ana kadar bağlantısına ulaşamadığım yazıda şunu yazmıştım.
“Kumun çakılın çimentonun karışımı size plaza, avm, rezidans veya Çamlıca örneğinde olduğu gibi cami olarak geri döner.”Camı , betonu, plastiği, metali cami formunda ve devasa olarak ortaya koyduğunuzda aslında sadece bir bütçeyi harcamış ve bir zamanlar inşa edilmiş binaları taklit etmiş oluyorsunuz.Çamlıca Cami en iyisi zaten yapılmış olanın kocaman taklidinden ibaret. Kötü ya da iyi diyemeyiz. Sadece bir boşluğu dolduran formdan söz edebiliriz.Şehrin tam da orada bir camiye ihtiyacı olsa bile bu kadar büyüğüne ihtiyaç duyanın şehir değil onu yönetenler olduğu kuşku götürmüyor.Toplumsal bir ortak kaynağı kullanmak adına elde edilen netice ise, gerçek bir hayal kırıklığı. Tabii ki maddi külfetten söz ediyorum.Temel Karamollaoğlunun sorguladığı hususlar kanlı ve canlı biçimde önümüzde.Tabii ki her fani gibi ben de bu cesametli binanın fonunda kişisel albümüme bolca ilave yaptım. Post gerçeklik çağında 6 minareli caminin 6 minaresini de aynı kareye sığdıran bir fotoda Veysi Dündar belki de resmin tek gerçek öğesi olsa gerek.Namaz da eda ettiğim camide bir uçtan diğerine karınca misali kayboluyorsunuz. Teknoloji ile bütünleşmiş koca sütunlar içinde havalandırma aydınlatma elamanları yer alsa da adeta koca bir filin ayağı izlenimi veren bu sütunların, içi mekanın uhreviliğini tehdit eden bilimkurgu ögeleri gibiydi.Bir müminin “ne biçim cami bu ? her taraftan kadın çıkıyor” serzenişi ise caminin koca ve kontrol edilemez mekanının sağladığı cinsiyet eşitliğini müjdeliyordu. Gerçekten de bu cami o kadar büyük ki kadınlar her köşesine dağılabiliyor.El hak,
Süleymaniyenin yada Sultanahmetin tek tek elle konulmuş taşlarına karşılık beton mikserinin acımasız döngüsünden çıkan beton formların yarattığı yabancılaşmayı ifade dahi edemiyorum.Çamlıca Camii bende deprem alanlarına yapılmış AVM’lerden farklı bir etki yaratmadı. Zaten avlusundan baktığımızda “İstanbul’a nasıl ihanet ettik?” diyenlere “haklısınız canına okumuşsunuz” diyecek kadar çok malzeme var. (Gün batımının gizlediği ufuk transformer misali dikey mimarinin en zalim misallerini perdeliyor) “Şefaat ya Resulullah” diyeceğine seyahat talep eden Evliya Çelebi ne kadar zararsız ve faydalı bir iş yaptı ise, “inayet ya Resulullah” yerine “inşaat ya Resulullah” diyenler de o kadar kendilerini sorgulamalı.
Değil 60 bin kişilik camii İstanbul’un tepesine kubbe dikilse dahi bir şey değişmeyecektir.Sonuçta; herkesin bir namazlık saltanatı olacak ve taht misali musalla taşından fazlasına da ihtiyacı olmayacaktır.*Yönetmen İsmail Güneş, yapımcı/yönetmen olduğum demlerde kendisinden istifade ettiğim değerli bir sinemacı büyüğümdür. Her görüşmemizde feyz alırım.Analiz, Veysi Dündar 7.7.2019

KHKlı Mağdurlara Kalıcı Çözüm: Sn.Arınç’ın Maaşı Kaç Lira Olsun ?

KHKlı Mağdurlara Kalıcı Çözüm: Sn.Arınç’ın Maaşı Kaç Lira Olsun ?

“Kadına yaş, erkeğe maaş sorulmaz.” özdeyişinden habersiz değiliz. Bu nedenle Sn. Arınç’ın maaşının mevzu edilmesi konusunda gösterdiği tepkiyi anlayışla karşılıyoruz. Bununla beraber edepsiz demese de olurdu demeden de geçemiyoruz.

Sn. Arınç’ın yaşını merak edenler için iş gerçekten kolay. Neticede google’a ‘Bülent Arınç’ yazarsanız yaşı, doğum yeri, CV’si dökülüverir. Nedeni basittir bu durumuın. Sn. Arınç Türkiye’nin en tanınmış siyasetçisi olmasa da ilk 10’a girebilecek kadar bilinirliği haizdir.

Arınç’ın maaşı tam da bu yüzden meraka muciptir. İleri demokrasilerde maaşı merak etmek haylaz ve edepsiz olmaya değil, toplumsal konularda duyarlığa delalet eder. Sn. Arınç da aldığı maaşın konu edilmesine başta gösterdiği tepkiyi ağır bulduğundan olsa gerek bir karşı hamle yaptı.

Edepsizlere gayet anlamlı bir mesaj verdi. Mesaj açık ve netti. Arınç, ‘maaşını KHK mağdurlarına bağışlamaya karar verdi.’ Bu kararın tereddütsüz en mutlu edici yanı KHK’ya dair en son duyduğumuz AKP cenahından yaklaşıma taban tabana zıt bir tavır olması idi.

Hemen hafızamızı tazeleyelim. Sn. Ali İhsan Yavuz seçimleri tekrarlatma telaşında iken KHK’lıların oy

kullanmalarının kanuni olmadığını ifade etmişti. Vatandaş statüsünden daha da aşağı bir konuma layık görülen KHK’lılar için, şükür ki yargı aynı kanaatte olmadı. KHK’lıların çalışmaktan, pasaporttan ve bir dolu haktan ariliğe mahkum edildiği düzende seçme hakkndan da mahrum bırakılmalarının manasını az çok kestirebilirdik.

Neticede seçimler KHK’lıların da oy attığı yenilemede, AKP’nin argümanlarının halktaki yansımasını gösterecek kadar aleni bir netice verdi AKP için. AKP’nin sandıktan 1 fazla çıkana riayet dışında, demokrasi vizyonuna sıcak bakmadığı dikkate alındığında aradaki 10 puan fark gayet kifayet etti.

Yine de bizim için AKP’nin yanlışlarını doğru kabul etmek değil evrensel doğrular üzerinden ilerlemek asıldır. Bu yüzden ister 1 ister 10 ister 30 olsun aradaki fark; tek bir oyun dahi temsil kabiliyetine halel gelmemesi için elden geleni yapmak gerekmektedir. Bir başka yazı konusu olan bu bahsi kapatıp asıl konuya dönmek isterim.

Arınç’ın maaşını bağışlamak için niyetlendiği KHK’larla mağdur olan kişi sayısı kaç diye sormak gerekiyor… Buna dair sayılar muhtelif olmakla beraber bu KHKlı sayısının 100 ile 130 bin arasında olabileceğine dair haberler mevcut. Arınç’ın vurguladığı KHK’dan mağdur olanların sayısı ise çok daha zor bir hesaba tabi?

Sonuçta Arınç devletin ve hükümetin en üst makamında bir kişi. Dolayısıyla hem KHK’ları hem de bundan mağdur olanları en iyi o bilecektir. Bizim gibi sıradanların bu konuda pek bir fikri olamaz.

Yine de basit bir mantık yürüttüm ve devletimizin %99 oranında isabetli KHKlı belirlediğini varsaydım. Buna itiraz edeceklere ve KHK mağdurlarının hiç de toplamın %1’i ile sınırlı olmadığını iddia edecekler hiçbir sözüm yok.
Ben sadece en iyi senaryoda olacakları hesap etmek istedim.

100.000 KHK’lının %1 inin mağdur olduğu iyi hatta mükemmel senaryoyu varsayalım. Bu durumda mağdur sayısı 1000 olacak. Sn. Arınç 18 binlik maaşının yarısını KHK mağdurlarına ayıracağını ifade etiğine göre 9000 TL 1000 kişiye dağılacak. Kişi başı 9 tl/ay.
Yeter mi? Bence yetmez.

O zaman ben çözümü sunayım. Sn.Arınç’ın maaşı ile manalı bir yardımın yapılmasını teminen her bir KHK mağduruna en az bir 5.000 ateşlemek revadır. O zaman maaş 1.000*5.000= 5.000.000 olmalıdır. Sn. Arınç’a ayda 5 milyon maaş verelim o da KHK’nın en az %1 olacak mağduruna bunu bağışlasın.

Ayrıca kendisinden rica edelim kaç KHK mağduru olduğunu saysın 1000’den çok mu az mı bilelim.
Mesela sayı 2000’se o zaman maaşını 10 milyon yapalım. Mazalllah 20.000’se 100 milyon maaş gerekecek. Buna göre tüm KHK mağdurlarını Arınç’ın bağışı ile mamur ederiz.
Buna da üzülecek ağlayacak değiliz ya.
Hep beraber aklımıza güleriz.
Analiz, Veysi Dündar 6.7.2019

Aylar Sonra Yazmadığım İlk Günün Ardından..!

Aylar Sonra Yazmadığım İlk Günün Ardından..!

“Çünkü insanlık mesuliyet duygusu ile başlar.”
Dün aylar ve aylar sonra bir günü yazı yazmadan geçirdim.
Ocak Medya’sız 3. gündü.
Daha ne kadar süreceğini bilmiyorum.
4 Temmuz 2019, 2 yıldan daha uzun bir süredir aralıksız yazdığım Ocak Medya’da yazmadığım ilk gün oldu.

Kendimi bir taraftan hüzünlü bir taraftan huzurlu hissettim.
Hüzünlü idim.
Çünkü yazmamıştım ve yaşıyordum.
Oysa ki yazmasam ölecek gibi hissettiğim zamanlardan geçmiştim.

Camus ne diyordu: “Yazarın görevi bir toplumu kendini yok etmekten kurtarmaktır.”
Ne mühim bir misyon.
Veysi Dündar gibi sıradan bir faninin toplumu kendini yok etmekten alıkoyması ne büyük hayal.

Paulo Coelho “Hayallere ancak başarısızlıktan korkuyorsanız ulaşamazsınız” demişti.
Ben hiç korkmadan yazdım.
Hiç durmadan ve yazmaktan başka amaç gütmeden.
Yazamayacağımı hiç düşünmedim.
Yazmazsam olacaklardan korkmuştum belki de.
Ben yazmayacağım ve toplum kendini yok edecek.
Yazmamanın hüznü tam da bu elimdekileri kaybetmekse…

Yazmamanın huzurunu nerede bulmalıyım ?
Toplumu kendini yok etmekten kurtardığıma sevinmeli miyim ?
Gerçekten toplumu ben mi kurtardım ?
Veysi Dündar’ın yazdıkları toplumu kendini yok olmaktan kurtarmış olabilir mi ?
Veysi Dündar böyle düşünüyorsa neden olmasın ?
Ve yaşananlara şöyle bir bakalım…
Eğer gerçekten yazdığım her satır hayatta karşılığını buldu ise neden kendimi huzurlu hissetmeyeyim ?

Ne diyor Tanpınar:
“Çünkü insanlık mesuliyet duygusu ile başlar.”

Bir mesuliyetten ötesi değildi beni hareketlendiren.
Bu görevi bana kimse vermedi.
Ne bir örgütüm ne bir sponsorum ne de maddi bir dayanağım vardı.

İtiraf ise itiraf:
Ocak Medya’da yazdığım yazıların bana tatmini sadece manevi hayata dair idi.
Maddi hayatın bir kör kuruşu, bir simit parası, bir çayı bile layık gören ödülleri ile işim olmamıştı.
Tanpınar’ın ınsanlık sınavına girmiş ve mezun olmuştum.
Mezuniyet ödülüm bana açılan odanın duvarlarının balyozla yıkılması, kapısının kitlenmesi oldu.
Yazılarım artık tek bir linkin ucunda değil.
Qoshe sitesindeki linkler yazık ki yarım.
Üstelik resimler de yok.
Yazıların devamını görmek istediğinizde karşınıza çıkan bir yokluklar silsilesi sadece.

Oturup buna ağlayacak değilim…
MS Word programında kayıtlı dosyalar da, JPEG olarak saklanmış görseller de, benim için bilgisayarın hard diskinde hatırlanmayı bekliyor.

Ülkenin ortak mirasından bu yazıların da dahil olduğu platformu silenlerin duyduğu kinin yazdıklarıma benim de hayal kurmadığım bir önemi atfettiğini anlıyorum.

Bu sitede yazılmış onca yazıların içinde benim hiç kesintisiz kurguladıklarıma kızanların öngörmedikleri kadar yazdıklarımın kıymetini artık biliyorum.

Yazdıklarım kimilerine göre karmaşık, kimileri için uzun, kimileri için tutarsız, kimileri için tekrarlarla dolu idi.

Onları dijital mezarlığa gömenlerin aslında bir tohumu toprağa gömdüklerini bilmeleri lazım.

Yazılarımı umursamayan ve toplu bir düşünce katliamı yapan bu fikir soykırımcılarının yaktıkları ormanda yok olan yazılarımın ağacını dikmek için hiçbir çabadan kaçınmayacağım.

Yazılarımı gömdükleri derinde sulayacağım.
Onlar çok daha gür çıkacak.

Yaktıkları ağaçların yerine daha gür fidanlar dikeceğim.
Aklını kiralamamış, fikrini satmamış herkes kadar bunu yapacağım.

İstediğim için değil yapmak zorunda olduğum için yazacağım.
Bu ülkede en az namussuzlar kadar cesur olduğumu göstermek için yazacağım.

Kendim için değil kardeşimin torunlarının çocukları ve onların çocukları ve onların çocukları ve onların çocukları ve onların….

İçin yazacağım……………….

Analiz, Veysi Dündar 5.7.2019

Sitemiz Hacklendi Ama Biz Kararmadık, EvvelAllah

Sitemiz hacklendi. Hacker-Hacking-Hacklemek.
Bu tuhaf sözlerin kökenini merak ettim.
Eski İngilizcede kesip biçmek demekmiş Hack.
Elinde bir balta ormana girip ne var ne yok kesene de Hacker deniyormuş.

Bu sözün günümüzdeki kullanımına kavuşması varlığını 1960’larda meşhur MIT üniversitesinde bilgisayarı ve programcılığı keşfeden araştırmacı ve öğrencilerinin çabalarına borçlu.
Bu insanlar yeni gelişen bu alanın sınırlarını eğlenceli bir biçimde zorlamayı bu eski sözcükle tanımlama yoluna gitmişler.

Aslında gerçek anlamda size ait olmayan sınırlara zarar vermeden dahil olmak demek Hacking.
MIT’li sivri zekaların zararsız hackleri arasında Meşhur Kubbeye Polis Arabası yerleştirmek ya da o kubbeyi Star Wars’ın meşhur robotuna dönüştürmek de var.

Çinliler Hacklemeyi kendi dillerine çevirirken “karanlık ziyaretçi” demeyi uygun görmüşler.
Belki de en doğru tanımı Çinliler yapmış.
Karanlık ziyaret, karanlık ziyaretçi ve karanlık ziyaret sonrası olanlar….

Ocak Medya bu yazıyı yazdığım sırada hala karanlıklar aleminde.

3 yıla yaklaşan yazı serüvenimin ilk günümden son günüme kadar adeta yazma hummasına tutulmuş bir hasta gibi ne hastalık, ne yorgunluk, ne tatil, ne yolculuk dinledim.
Sadece yazdım.

Yazdıklarımı bazen 1 bazen 1000 okudu.
Ben en az o 1 kişi için yazdım.
En azından benden başka tek 1 kişinin beni okuduğunu düşündüm.
Tek motivasyonum bu oldu.

İnterneti icat edenlere dua ettim. İnternet medyasına ulaşan yolda ICQ’dan Chat Room’lardan, Forumlardan geldiğimiz yere baktım.

Ağız dolusu Amerikaya küfür eden twitter kullanıcısının, dini tekeline alırken Şintoist Japonun ürettiği telefonu da eline almasına hayret ederek yazdım.

Bu dünyanın sadece bana ait küçücük hacminde, beynimin kapasitesi ve gücümün yettiği kadarını anlattığım yazılarımın dalga dalga dünyaya yayılışını keyifle izledim.

Hiç tanımadığım bir gazeteciye “websitesi kuruyormuşsunuz, ben de yazı yazmak istiyorum uygun olur mu ?” diye sormanın özgüvenini nereden buldum bilmiyorum.
Herhalde eski bir haber müdürü olarak yazmayı özlemiştim.
Sağolsun ki bunu kabul etti.
Ben derdimi anlatacak bir oda buldum.
Küçüktü ama benimdi.
Canım ne isterse onu değil. Doğru ne ise onu anlattım.

İlk günden itibaren bana bir şeyler oldu ve hiç aralıksız anlattım.
Günü geldi tek makale günü geldi dört makale yazdım.
Susmadım.
Sussam sanki kimse konuşmayacak gibi geldi.

Dünyayı kurtaran adamın ülkesinde yaşayan yazardan ne beklersiniz zaten.

Ocak Medya geri dönecek mi bilmiyorum.
O sitede arşive giren yazılarımın sayısı neredeyse bini bulmuştu.
Böyle bir külliyatı oturup tekrar yazamam ama şunu yapabilirim : O yazıları tek tek divit bir kalemle parşömen kağıda tek tek geçirebilirim.

Teknolojinin karanlık ziyaretinin eline alıp bırakmadığı yazılar beynimin ürünü.
İnsanın beyni hacklenir mi?

İnsanın beynine girip düşüncelerini de çalabilir misiniz? Onu düşünmekten sözlerini duyurmaktan alıkoyabilir misiniz?

Ağlararası dünyada herkesin birbirine sıkı sıkıya bağlı olduğu bu global köyde, tüm çeşmelerin suyu birbirine akıyor.
Bir çeşmede suyu kesersiniz bin çeşmede kesemezsiniz.
1000 çeşmede kesersiniz de en fazla 1 dakika kesersiniz.

Sözü engellemek için yeni söz bulamayanlar ancak sözü kısarak ve keserek kendilerin alan arıyor.
Bunun adı hacking ya da elde balta kesip biçmek olsa da fark etmiyor.
Doğruyu söyleyenlere hep, bir 10.köy olacak.
Analiz, Veysi Dündar 3.7.2019

MAĞDURLAR SUÇSUZSA NEYİN CEZASINI ÇEKTİLER: Ergenekon’un Sonraki Savcısına Nasıl Karşı Duracağız

Ergenekon davası dün bitmiş.

Meğer Türkiye bağırsaklarını falan temizlememiş.

Bağırsaklarını temizlediğini sanan ülke aslında ciddi bir hatalı am

eliyata maruz kalmış.

Vardır ya yanlış böbreği alan acemi doktorlar. Türkiye’nin acemi siyaseti de kendi damarını kesen bir cerrah gibi en işlevsel organını kaybetti bu süreçte.

Kime neyi nasıl anlatabilirsiniz.

Bu ülkenin sadece Ergenekon sürecinde yitip giden canlarına, hapislerde çürütülen insanlarına onların utanca ve maddi manevi acılara maruz kalan yakınlarına olan borçları nasıl ödenecek?

Siyasi iktidar bütün bu Ergenekon sürecinde nasıl bir tavır gösterdi? Tavrının savunulacak bir yanını arasak da bulabilir miyiz?

Ergenekon için yazılıp çizilenleri tekrar edebiliriz. Keşke bu süreçte yitenler de bu tekrarı görme şansına sahip olsalardı. Yazık ki bu imkan dahilinde değil. Faturası olmayan bir akşam yemeği var önümüzde.

O kadar çok yenmiş ki ortalık bulaşıktan geçilmiyor.Kirli tavalar, tencereler, tabaklar, çatallar, bıçaklar…

Sağa sola savrulmuş bardaklar. Üstüste bırakılıp gitmiş gibi.

Bu yemeği kim düzenledi? Davet sahibi kim? Ortalığı kim bu kadar dağıttı? Bütün bu sorular yanıtsız.

Oysa ki her yemeğin bir davetli listesi olur. Baş köşede oturanlar, onur konukları vs. Gelin görün ki kimsenin ortada görünmediği bu masadan hepi topu 3 tane sorumlu var.

Böyle bir masa dizmek, bu kadar tabağı çanağı ve malzemesini taşımak bu 3 kişinin mi eseriymiş? Şaka yapılıyor olmalı. Mekanı rezerve eden, etrafı temizleyip davet için tüm koşulları hazırlayanların ise havaya bakıp ıslık çaldığını görüyoruz.

Ayhan Geçgin’in son romanının arkasındaki şu satırlar geliyor gözümün önüne : https://www.dr.com.tr/Kitap/Bir-Dava/Ayhan-Gecgin/Edebiyat/Roman/Turkiye-Roman/urunno=0001798913001

Sanki asıl olay bu değil, asıl olay başımıza çok önce geldi. Annem yanlış yere ağlıyor, ben yanlış bir şeye üzülüyorum. Babamsa şimdikinin yanında çok ufak kaldığı çok daha büyük bir yanlışlıktan dolayı hapiste. Acılar zamanında asıl bu olay için çekilmeliydi, tüm teselli sözcüklerimiz zamanında onun için söylenmeliydi. Söylenmedi, acısı çekilmedi. Söylenmemişliğe, acısı çekilmemişliğe mahkûm oldu. Hangi olay bu, ne zaman oldu? Bilmiyorum, tek bildiğim şimdi bütün teselli sözcüklerini anlamsız, boş, saçma kılıyor…”

Ergenekon sürecinde tutuklanan ve düne kadar salıverilmedi ise dünkü kararla mutlaka serbest kalan muhayyel bir asker için yazılmış “Bir Dava”nın tanıtımında okuduğumuz bu satırlarda anlatılmak istenen ne.

Bir büyük günahtan söz ediliyor.

Tıpkı İsevilerin ilk günahı gibi bir kollektif hatadan….

Kimseyi savunmak mazur göstermek değil tabii ki burada sözü edilen. Lakin insan hapse gidiyorsa en azından bir gerekçe arıyor. İşlemediği suçlarla yargılanan, suçlanan ve cezalandırılan onca insan belki de bu ülkenin vatandaşı olmanın kolektif suçlarından mı hükümlü.

Bugün Ergenekon davasının tüm suçlananlarının birer beraat etmiş olarak hayatlarına devam edecekleri ilk gün doğumun yaşadık.

Ve biz aynı anda 2 temmuz Sivas yangınının 26.yıl dönümündeyiz

Biz Sivas’ın müsebbini bulduk mu? 27 mayıs’ın 12 Mart’ın 12 Êylül’ün 15 Temmuz’un saf bir muhasebesi yapıldı mı?

6-7 Eylül’ün Sivas-Çorum-Malatya-Suruç-Reyhanlı-Ankara katliamlarının hesabını gerçekten gördük mü_

Çorlu-Pamukova-Ankara-Soma-Torun Center ve adı unutulmuş 100lerce iş ve yol cinayetinin hak ve hukuk içinde hesabı verildi mi?

Ergenekon’da haksız yere hapse düşenlerin bütün bu olaylarla ne ilgisi var diyeceksiniz. Elbette bütün bu kara olayların müsebbibleri masumiyetleri tescil edilmiş mağdurlar değildir.

Ama bu insanlar yapmadıkları şeyler için suçlanıp ceza aldılarsa ve bunca suç ihmal hata ve günah yargıdan münezzehse o zaman sorun bambaşka demektir.

Ülkede suçsuzlar ceza görebilir ise suçlular da elini kolunu sallayarak gezebilir demektir.

Suçlular yargılanmadığı için suçsuzlar yargılandı demektir.

Bu ülkede ezberlerin bozulma zamanı gelmemiştir. Geçmiştir.

Ergenekon davası bize göstermiştir ki bu ülkede yaşayan herkesin demokrasinin tesis edilmesine, bağımsız bağlantısız yargıya, tarafsız basına, adil bir siyasi sisteme, laik bir sosyal ilişkiler ağına, güvenceli sendika ile güçlendirilmiş iktisadi hayata ihtiyacı azamidir. Geçmişi objektif biçimde analiz edip ders çıkarmak şarttır.Üstü örtülen her hata bize yol su olarak değil lağım suyu olarak geri dönecektir.

Bu uğurda çaba harcamayan istisnasız herkes gelecekteki olası Ergenekonların ve onların acımasız savcılarının potansiyel kurbanıdır.