“Never Say Never”. Türkçesi ile “Asla Asla Deme”. Justin Bieber denilen zamanın ruhu ustasından bir şarkı. Ya da daha uhrevi deyimle :
“Allah kulunu kınadığı ile sınarmış”.
“Cumhurbaşkanı’nın uçağına binmem” diyen gazeteciyi uçakta Cumhurbaşkanı’nın yanında görünce ister istemez şaşırdık hep beraber. Hani söz olsa uçsa neyse. Yazı da kaldı bize yadigar.
Hemen bir başka şarkı geldi dilimize :
“Birgün dönsem sözümden
Düşerim dost gözünden
Dünya dönüyor dostlar
Bir sözden dönsem çok mu?
Devran dönüyor dostlar,
Ben dönmüşüm çok mu?”
Muhakkak ki biz Barış Manço’yu çok sevdik. Lakin şarkının sözlerinde başka derinlikler var. Ne diyor Barış Usta ?
“Ali yazar Veli bozar
Küp suyunu çeker azar azar
Üzülmüşüm neye yarar?
Keskin sirke küpüne zarar.”
Yani şu gündemi bundan daha iyi analiz edecek kaç sayfa yazı, kaç cilt kitap bulursunuz? Ali yazıyor daha doğrusu yazacak ve korku da dağları bekliyor. O zaman görev Ahmet beyi, Ahmet bey görevi bekler.
Madem konu Ahmet Bey ve Barış Manço’ya ulaştı. O zaman bir başka şarkı ile devam edelim :
“O mahallede herkes gömlek giyerdi.
Bizim kul Ahmet bir gün bir ceket diktirdi.
Diktirir ya.
Mahalleye dert oldu kul Ahmet’in ceketi,”
“Uçağa binmem demedim, asla binmem dedim.
Ve bindiğim uçak bir zamanların yenilmez armadasını değil, bayağı ağır bir iç saha mağlubiyeti ile yaralı takımı taşıyor artık” diyecektir muhtemelen.
Yine de görev görevdir. Hürriyet artık adını değil amacını kovalayan bir mevkute ise ve görev zor zamanda yan koltukta oturmaksa yapılacaktır.
Sonuçta kimse “Bulutsuzluğu Özlemedi ki”
“Sözlerimi geri alamam
Yazdığımı yeniden yazamam
Çaldığımı baştan çalamam
Bir daha geri dönemem” desin.
Olsa olsa MFÖ’den bir şarkıdır dudağındaki ve;
“Ne kibar çocuk diyor kız içinden hem samimi hem vefalı yani
Bir imtihan çekeyim şuna diyor serseri mi yoksa bir dahi mi
Diyor felsefeyi sever misiniz, Ali diyor biz hep dönerciyiz
Luther diyor kız, Machiavelli
Şampiyon biziz diyor Ali, attığımız gollerden belli
Aliii Ali desidero”
diyerek entelliğe, dantelliğe, fazla söze bayrak açmak milletimin ferasetine sığınmak lazım.
Zaten neydi ilk şarkı :
“Beraber yürüdük biz bu yollarda
Beraber ıslandık yağan yağmurda
Şimdi dinlediğim tüm şarkılarda
Bana herşey seni hatırlatıyor “
Aslında bu şarkı bir veda şarkısı değil mi zaten?
Kopup gitmiş sevgililerin geçmişe olan özlemini değilse neyi anlatır bu sözler..?
Şurası bir gerçek ki, AKP eğer gerçekten bu şarkıyı kendine düstur ettiyse aslında en başından beri bir vedanın şarkısını söylemiş.
Hep bir özlem ile geçmişi anmaya mecburuz ve bilinç altına nasıl kazındıysa bu özleyen nostaljik hal son seçimlerde bula bula tam da bu şarkıyı kendine slogan yaptı:
“Bizimkisi bir aşk hikayesi
Siyah beyaz film gibi biraz
Ateşle su dikenle gül gibi
Bizimkisi roman gibi biraz”
Roman falan okumaya zaman kalmadığına ve siyah beyaz tvler Özal tarafından çöpe atıldığına göre, bu şarkının ateşle suyu dikenle gülü yanyana getiren çelişkisi belli ki taraftarlarını iknaya yetmedi.
Atalarımız boşuna “büyük lokma ye ama büyük konuşma” dememiş. Türkiye’de rüzgarın estiği yön giderek tersine dönse de, bunu en son kabullenecek olanlar hiç kuşkusuz propaganda makinasının dişlileri olsa gerek.
Uzun süre muktedirliğin ve mutlak iktidarın huzuru ile kenarlarda ve yüzeysel nesnellikte gezen bu makinanın sözde parlak dişlileri kendisini yeniden tanımlamanın telaşına düştü.
“Mahşer günü ibadet olmaz” sözü çizgisinde artık elde ne kaldı ise, onun konsolide edilmesine adanan bir süreçten söz edeceğiz.
Bundan sonra Hürriyet’i iktidarı koruyan bir gazete olarak değil, onun için savaşan bir gazete olarak göreceğiz. Müzik, sağlık, yeme içme ve gezi gibi zararsız konularla ortamı yumuşatıp mevzuya girilecektir.
Mevzu açık ve nettir.
Bundan sonra bırakın uçağa binip ya da binmemeye dair verilen sözleri, gerekirse pilotluk kursuna girip o uçağı sürme zamanıdır bu makinanın asli dişlilerinin vazifesi.
Lakin zamanın ruhu öyle bir alaşımdır ki, bırak uçağı uzay mekiği sürsen bile eğer o ruhtan koptuysan seni kimse dikkate almaz.
5,64 milyon takipçinin bırak milyonunu bini bile pas vermez.
Takipçilerinin nüfus kaydından şüphe düşürürsün.
Zamanın ruhuna söz geçiremezsin.

Ankara Savaşı’nda Timur fillerini ağaçların arkasına gizlemiş Yıldırım Bayezid’i bu şekilde altetmişti. Yüceler yücesi Timurlenk Sultan’ın fil saklayacak kadar kocaman ağaçlar bulduğu Ankara’nın Eskişehir yönündeki kervan geçmez bozkırında 1956’ya geldiğimizde ilaç için 1 ağaç yoktu.
Üsküdar’da yeni yapılan otoparkın asmolen tuğlaları altında hangi tarih gömüldü kaldı diye kendi kendime düşünürken birden İsmail Güneş* dostumu gördüm.Çamlıca Camiinden geldiğimi duyunca meslekten gelen bir duyarlılıkla beton çağında kubbe ile yaratılan acaip ruhsal bütünleşmeye itirazını dillendirdi.“Kubbe beton öncesi dönemin mesafe aşma yöntemi idi. Bugün kubbeye neden ihtiyaç duyalım ki ?” diye durumu açıkladı.
Ayasofyanın rekabet edeceği bir cesamet ile 60 bin olmasa da benim gördüğüm kadarı ile bin yada 600 kişinin cuma günü akşam namazı için buluştuğu Çamlıca Camiinden söz ediyoruz.İsmail Güneş her betonarme gibi azami 100 yıl ömre sahip Çamlıca Camiini eğer ona önerseler nasıl yapacağını anlattıı.“Ben Camiyi dağın içine yapardım. İlle İstanbul bunu görecekse de önüne İstanbul’u simgeleyen martı mı olur, köprü mü olur, siluet mi olur bir dekor ile işi bitirirdim.” dedi.
Osmanlının aklından bile geçmeyen yokuşa (dağa) cami yapmak fikri kimden çıktı bilinmez. Neticede ürün AKP dönemini simgeledi.
31 Mart seçimlerinde başına geleceği çoktan öngörmüş olan AKP seçim boyunca dinden diyanetten nemalanma konusunda hiç de kendini gizlemedi.Artı TV de Murat Aksoy’a konuk olduğumda bazı arkadaşlarımın bu ahval içinde dinden ibadetten soğuduğunu dillendirmiş, öncesinde de defaatlen makalelerimde yazmıştım.Şükür ki seçimler bitti de bu arkadaşlar kervanına ben de katılmadım. Ne yalan söyleyeyim Çamlıca Camiine özellikle seçim öncesinde ciddi bir önyargı biriktirdim.
Seçimin tamamlanmasının ve herşeyin de çok güzel olmasının üzerine bir Cuma akşamı kendimi Çamlıca Camiinde abdest alırken buldum.
Daha önce yazmıştım NuruOsmaniye gibi bir caminin olduğu şehire yeni cami yapmak cürettir. Altı market, pimapenci, telefoncu vb. beton kubbeleri bina edenlerin cahil cüretine söyleyecek söz zaten olamaz.Bu tuhaf ticaretli ibadethaneler zaten ebedi vicdanda bu ülkenin ürettiği kültürün altını oyan birer ibret vesikası olarak yerlerini aldılar.Şehre uzak statlara dahi seyirci gitmezken, Çamlıca tepesinin çok da matah olmadığı için önce gecekondulara sonra bunların dönüştüğü Apartmanlara evsahipliği yapan yamacına yapılan camiye nasıl cemaat bulunacak?60 bin kişinin aynı anda ibadet etmesi ne kadar bir görsel şölen olsa da; haftada 35, ayda 1750, yılda 21000 defa bu 60 bin kişiyi buraya toplamayı hayal etmek ciddi bir nuhayyile özgüveni gerektirir.
(Makaleyi yazmadan önce imam bir dostumla camiyi konuştuk. Açılışta Temel Karamollaoğlu’na inat edercesine Diyanet olarak tüm muvazzaflar oraya gitmiş ve bir defaya mahsusen de olsa 60 bin kişiye metazori ile de olsa ulaşmıştık, dedi.)Yine önceden yazdığım ve maalesef Ocak Medya’ya reva görülen son tecritli işkencede en azından şu ana kadar bağlantısına ulaşamadığım yazıda şunu yazmıştım.
Namaz da eda ettiğim camide bir uçtan diğerine karınca misali kayboluyorsunuz. Teknoloji ile bütünleşmiş koca sütunlar içinde havalandırma aydınlatma elamanları yer alsa da adeta koca bir filin ayağı izlenimi veren bu sütunların, içi mekanın uhreviliğini tehdit eden bilimkurgu ögeleri gibiydi.
Bir müminin “ne biçim cami bu ? her taraftan kadın çıkıyor” serzenişi ise caminin koca ve kontrol edilemez mekanının sağladığı cinsiyet eşitliğini müjdeliyordu. Gerçekten de bu cami o kadar büyük ki kadınlar her köşesine dağılabiliyor.El hak,
“Şefaat ya Resulullah” diyeceğine seyahat talep eden Evliya Çelebi ne kadar zararsız ve faydalı bir iş yaptı ise, “inayet ya Resulullah” yerine “inşaat ya Resulullah” diyenler de o kadar kendilerini sorgulamalı.
Analiz, Veysi Dündar 7.7.2019






