“KHK’lılar Acil Çözüm Bekliyor”

(*) 8.6.2020’de yayınlanmıştır

Kimilerine göre 200 bin kimilerine göre daha fazla. Bana sorarsanız en az 1 milyondan daha fazla KHK’lı var bu ülkede.

Peki, bu ülkede yaşayan 83 milyon insan KHK nedir biliyor mu acaba? Bilmiyor. Bilmediği gibi, duyduğu vakit ne olduğunu da merak etmiyor.
Öyle bir derdi de yok zaten.

Bulunduğum bir mecliste; bazıları bilge edasıyla;”Suçun yoksa aklanırsın” deyip kenara çekiliyor. “Kardeşim ben kirlenmedim ki aklanayım” diyor KHK’lı biri.

KHK ne demek biliyor musunuz? Kanun Hükmünde Kararname ile görevinden uzaklaştırma demek.
Bu da yaşarken ölmek demek.
Bir insanın yaşarken görebileceği en büyük eziyet en büyük işkence en büyük ceza en büyük zulüm demek.
Ölümden beter bir şey demek.

Ölüm bir anlamda belki de kurtuluştur. KHK ile yaşarken her saniye, her dakika, her gün, her an ölüp ölüp dirilen insanlardan bahs ediyorum.

Şimdi nereden çıktı bu KHK diyebilirsiniz bana.
Korona illüzyonu ile beraber; “Bir olalım, birlik olalım, şimdi el ele tutuşalım” gibi bir ortam oluştu.
Sosyal medya bir anda ağlama duvarına döndü.
Kirasını, faturalarını ödeyemeyen ve yardım talep eden çok oldu. “Askıda Fatura” imkanı ile; sosyal haklarına dokunulmamış, izole olmaktan bunalmamış insanlar faydalandı.

Samimi olalım. Bu ülkede ailesiyle beraber 4-5 yıldır izole KHK’lılar var. SSK’dan mahrum. Yurt dışı yasağı olan. Resmi hiç bir işte çalışamayan. Bunları çok yazdım. Sosyal medya hesaplarıma, çıktığım TV ya da radyo programlarında bana gelen mesajlarda iletilerde binbir çeşit insandan, aynı rica var. “Bu acımıza el atın” diyen. Görmezden gelemeyiz.

Bana dokunmayan yılan bin yaşasın yaklaşımı yanlıştır, vicdani değildir. Bunlar hep beylik laflardır. Bu bir akıl tutulmasıdır. Vicdan ve merhamet duygusunu sandığa kilitlemeyenler şu konuya cevap verebilir mi?

Görevinden KHK ile uzaklaştırılmış, mahkemesi takipsizlik kararı veren fakat OHAL Komisyonunda hala araştırılan dosyalar var. Bir devlet memurunun suçlu olup olmadığı ya da FETÖ mensubu olup olmadığı kaç yılda belli olur?
4 yıldır OHAL Komisyonundan cevap gelmez mi?
Hakkın-hukukun yanında olanlar bunları da düşünmeli.

Dört yıldır sosyal izolasyon, ötekileştirme, yaşam hakkı elinden alınan aileleriyle birlikte milyonlarca insanın ölüme terk edilmesine seyirci kalmayalım.

İş sahibi olamama, devlet dairesinde çalışamama, devletle bir şekilde ilişkisi olan özel şirketlerde çalışamama, çalıştığı iş yerinden kovulma, mesleki lisans elde edememe, var olanı yeniletememe, süresini uzatamama, keyfî bir şekilde emeklilik engellemesi, özel fonlarda biriken parayı çekme hakkı gaspı, kredi kullanma hakkı gaspı, kredi kartı borcunu dahi kapatamama, öğrenci bursu alma hakkı gaspı, sosyal linç sonucu intihara zorlanma, ev kiralama zorluğu, sahip olduğu konutu satamama, pasaport alma hakkı gaspı, tedavi olma hakkının keyfi biçimde engellenmesi. Daha neler neler… Saymakla bitmeyen KHK’lıların yaşadığı sıkıntılar.

İnsanlar resmen ölüme terk edilmiş durumdalar. İnsan hakları, insan onuru ayaklar altında. Bu ülke KHK meselesini çözmeli. Bu ülkeye barış ve huzurun gelmemesinin bir nedeni de KHK meselesi. Bir ülke bu kadar çok haksızlığı ve hukuksuzluğu kaldıramaz.

İnsanların acısı var, ahı var. Bu ülkenin bana sorarsanız ilk gündemlerinden biri KHK olmalı, barış olmalı, hak hukuk adalet olmalı… KHK zulmü bir partiye, bir milletvekiline ya da bir sivil toplum örgütüne bırakılmayacak kadar hayati önem taşımaktadır.

İşte bu nedenle; iktidardan vazgeçtim (-aslında iktidarda kalmak adına aradıkları oy burada mevcut-)
CHP başta olmak üzere, HDP, İYİ Parti, SAADET, DEVA, GELECEK Partilerinden müteşekkil muhalefet partileri KHK için bir araya gelmeli, bir komisyon kurmalı ve her ilde KHK’lılarla ilgili bir birim oluşturmalıdır.

KHK’lılar büyük acılara muhatap oldular, psikolojik olarak ana kitleden ayrıştırıldılar. Yaşanan ıstırap, yorgunluk ve hastalıkların yanısıra travma literatüründe üzerinde durulan bir başka konu var. O da insanın insana yaptığı eziyet ki bir deprem ya da selin yapabileceklerinden sonuçları itibarıyla çok daha fazladır. Yaşanan şey psikolojik olarak özetle, toplum dışı varlık olma halinin bir tezahürüdür.

KHK’lıların tümünün tek bir danışanı olsaydı, yüz binlerce insan ve onların milyonlarca yakınına “Travma sonrası stres bozukluğu” teşhisi konulması yanlış olmazdı. Özetle; KHK’lıların kaybedecek hiçbir şeyi kalmadı, akıl sağlıkları dahil…(!)
Ötelemeyelim. Ötekileştirmeyelim. Önceliklerimizin ilk sırasına KHK problemini de ekleyelim.

8.6.2020 Veysi Dündar

AYM de Neymiş?

Premium Vector | Logo for lawyer firm. law and justice scales. open book  with pen, feather. judicial hammer with golden elements.

Gangam style dans vardı. “AYM’yi Başkanlık sistemine uyduralım” diyen Bahçeli’nin demokrasisi, hangi stil acaba?
Söze gelince 5.000 yıllık Türk budunu. Fakat icraatta 2 yıllık Başkanlık sistemi.
Ömrünün 70 küsurunu tüketip son düzlükte ikbali bulmak ve ona sıkı sıkıya sarılmak.
Bahçeli’nin sözlerini başka türlü tefsir imkansız.

Hem AKP olmayıp, hem AKP olmanın imkanını sonuna kadar kullanan bir siyasi parti MHP.
Hiçbir zaman iktidar olamamış buna yaklaşamamış bile.
Artık iktidar hedefinden tamamen vazgeçti.
Yarım değil çeyrek porsiyon giriyor seçimlere.
Belirli illeri, bölgeleri hedefleyip nokta atışı ile oy optimize ediyor. Buralarda halk AKP’den kaçıp koşarak MHP’ye oy veriyor.

AKP’nin İstanbul’da kurduğu düzenin taşraya yansımaları hiç parlak değil. Merkez ile ilişkili yerel AKP’lilerin icraat karneleri halkı bezdirirken, alternatifi MHP’de buluyor. MHP’ye oy vererek AKP’yi cezalandırdığı inancına kapılıyor.

MHP’nin kendini konumladığı bu tuhaf noktayı siyaset bilimcilerin çözmesi gereken en büyük muamma olarak görüyorum.
MHP seçmeninin yerelde oy verdiği partisinin genelde AKP demek olduğunu idrak edemeyeşine şaşmak lazım. Ancak yine de siyaset şaşarak anlaşılmaz.

Türkiye’de merkez sağın iflas ederek bir zamanların İslamcı Partisinin tüm alanları parsellemesi ile anlaşılabilecek bir süreç bu.
Türk orta sağının mimarı Özal’ı mezarında parende attıracak bir neo-sosyalist, etatist, popülist tercihler manzumesi ile dönüşen AKP, ideolojik merkezindeki İslam tınısını korusa da kabuğunda bambaşka bir şekle dönüştü.

Bu dönüşümüm en birinci neticesi AKP’nin ülkenin GSMH’a katma değer katan tüm merkezleri kaybetmesi oldu. AKP sosyal yardıma dayalı popülist tercihleri ile “ev kadınlarının” oy verdiği partiye dönüştü.
Ülkenin GSMH’sının %70’ini sağlayan bölgelerinde AKP’nin aldığı oy %30 bu yüzden.

Dağlara taşlara “Ecevit” diye yazılırdı zamanında. Bugün Erdoğan diye yazılmasının tek bir sebebi var Ziraat /Vakıf/Halk Bankomatları.

MHP ise Türkiye’nin Avrupa’dan kopuşunun delaleti olan ultra milliyetçiliğe gösterilen tolerans ile açılan alanda, güvenlikçi politikaların sağladığı vasıfsız iş gücüne istihdam imkanlarıyla nüfusun belirli bir kesiminde varlığını muhafaza edebildi.

Siyasi partinin sahip olması gereken iktidara gelme vizyonunu resmiyette askıya alıp pratikteyse hayata geçiren Bahçeli’nin, bulduğu madenden istihraça devam etmeye kararlı olduğu anlaşılıyor.

Halkın; “madem MHP ayrı bir parti neden AKP’nin her yaptığını onaylıyor?” sorusunu sormama nedeni, aslında yerel siyasetin labirent misali ayrıntılarında gizli. İstanbul AKP ile vedalaşmışken, Anadolu mütereddit. Bu tereddüt ise hep canlı tutulan milliyetçi tezlerle MHP’yi ayakta tutuyor.

Ülkeyi fay hatlarıyla kırmaktan tereddüt etmeyen akıl bir tarafta net biçimde kazanmak için diğer tarafta net kaybı kabulleniyor.
Yazık ki demokrasinin acınacak hale gelmesine karşılık yetki, onay ve yargıyı ele almış olanlar, kendi doğrularından ibaret bu düzenin yanlışını başkasına fatura etmeye kararlıar.

Bahçeli’nin “hak ihlali de neymiş?” diyerek eleştirdiği AYM’den beklenen belli ki, MHP’ye muhalif olan herkesin susması ya da susmuyorsa susturulması.

Çoğunluk baskısının her alanda hissedilmesi basında, sosyal medyada ve tüm mecralarda sadece sahibinin sesinin duyulması arzusundan anlaşılıyor.
Peki bu nezamana kadar sürebilir?

Bahçeli 70’li yılların “anti komünizm” tedrisatından öğrendiklerini bize daha ne kadar tazyik etmeye devam edecek. Yasama Yürütme Basın Yargı yetmedi en Yüksek Yargıyı bünyesine almak isteyen bu yapı sürdürülebilir mi?

Cevabı ister tarih kitaplarındaki tektipçi rejimlerin başına gelenlerden yad a Orwell’İn distopyası 1984’ten okuyabilirsiniz.
Ülkede ekonomik krizin V şeklinde toparlanacağı ümidi V’nin dibini oyan anti demokrasi ile giderek azalıyor. İktidarı elinde tutamayan AKP için demokrasiden uzak kalmak çözüm görünürken, MHP ona bu çözümü altın tepside sunuyor.
Daha az demokrasiyse daha çok kriz demek.
Anlayana tabii…

Analiz, Veysi Dündar 4.10.2020

Kars Valisi’nin/Kayyumunun Cuma Namazı

Kars Belediyesi'ne kayyum atandı

BİR KEZ GÖNÜL YIKTIYSAN

AKP’nin dönüştüğü amorf yapının en dolaysız temsilcisi Ayhan Bilgen’in görevden alınması/gözaltına alınması/yerine kayyum atanması oldu.

Ayhan Bilgen HDP’li. Fakat aynı zamanda Mazlum Der’in 2 dönem genel başkanlığını yapmış bir aktivist, sivil toplum neferi. Mazlum Der bugünlerde iktidara biat eder halde olsa da, bir zamanlar bu ülkede farklı söz söylemenin tekel olmadığını kanıtlamıştı.

HDP’nin PKK demek olmadığını, Öcalan’ın İstanbul seçimlerinden önce HDP seçmeninin iktidara yarayacak şekilde oy vermesi için, yönlendirme gayretini defalarca yazdık.

Kayyum Edebiyatı da diyebileceğimiz retorik, kendi içinde bir tutarlılık göstermekteydi. Ayhan Bilgen’in yerine yapılan atama bunun da geçersizliğinin tescili oldu.

Ayhan Bilgen gibi Mazlum Der kökenli bir aktiviste, barış elçisine ve inançlı bir Müslümana dahi katlanamayan siyasi tahakkümün derdinin, bambaşka olduğu fazlasıyla aşikar. Zaten iktidarın ana söylemi PKK’nın güçsüzleştiği, eylem yapma kudretinin olmadığı/kalmadığı. Madem bu başarıldı o zaman belediyelerden halkın hür iradesiyle yaptığı seçimlerden ne isteniyor?

HDP’li başkanların görevden alınması PKK’yla mücadeleye ne katkı verecek; zaten PKK’yla mücadele kazanıldıysa. Ya da tersten söyleyecek olursak eğer HDP, PKK’ya destek veriyorsa nasıl oldu da PKK bu kadar güçsüz kaldı, HDP her yerde seçimi kazandığı halde. Bu yalın sorular cevapsız…

Ancak aslolan bir şey var. O da Ayhan Bilgen’i görevden almakla nasıl bir kumar oynandığının farkında iktidar çevreleri. Tam da bu yüden Kars belediyesinin duvarının dibince cami/namaz temsili izledik.

Belli ki Ayhan Bilgen’in direncini aldığı inançlı duruşu aşılacak bir hedef olarak görülmüş. Bunu aşmanın yolu olarak da, namazı öne çıkarmak çare olarak görülmüş.
Kars’ın 150 küsur camisi dururken yolda yapılan ibadetin, hele ki bir Cuma namazı olması kayyum/vali’nin kaygılarının seviyesine delalet ediyor. Bu ibadet temsilinin vâli beyin fikri olduğu anlaşılıyor.

Kars’ta seçim yapılsa 100 oy alıp alamayacağı belirsiz bir seçilmişin, cüretkar biçimde ikame ettiği halk iradesine karşı izlediğimiz dinsel gösterinin, başka bir açıklaması olamaz. Ayhan Bilgen’in tescilli samimi dindarlığına karşılık, “bakın biz de namaz kılıyoruz”un resmini görmüş olduk.

Tabi bu acayip karenin koruma gölgesindeki hali ise samimi Müslümanın yüreğini kanatacak cinsten. Klasik koruma kıyafeti ile namaz kılan vali/kayyumu korumakla mükellef polis korumanın hangi saikle ibadetten münezzeh olduğunu bilmiyoruz. Civar şehirden yollanmış koruma olarak seferiydi belki de?

Yine de görüntünün en sorunlu karesi de Müslüman valinin sokak ibadetini koruyan korumanın Cuma ibadetinden yoksun haliydi. Biz çocukken namaz kılarken etrafta dolaşırsak nenemizden papara yerdik. Belli ki 2020 style Müslümanlığın bu versiyonunda namaz kılarken el kabzada volta atmakta beis yok.

Rahmetli Ahmet Kaya’nın ifadesiyle “nerden baksan tutarsızlık” kokan bu görseli Türkiye hafızasına kazıyan 2 Ekim 2020 günü unutulmayacak.
Kars’ın kazı, gravyeri, Ani’si meşhurdu, artık kayyumu da meşhur.

Ayhan Bilgen’in ana sütü gibi helal koltuğunu Kobani olayları bahane ederek çekip alanlar, yerine kendi Ankara Siteler malı koltuklarını koymakta tereddüt etmediler. Bunu yaparken kendilerine olan inançları o denli tereddütlü ki, Allah’ın şahitliğine ihtiyaç duymaktalar.

Ayhan Bilgen’in koltuğuna oturanlar o koltuğun sadece Ayhan Bilgen’e değil, ona oy veren binlerce Karslıya ait olduğunu gayet iyi biliyor. El koydukları koltuğu almak için gereken para değil, Halkın iradesi hem de özgür iradesi.

Tam da Kur’an’da yazılan o özgür irade. O cüz’i fakat özgür irade. İrade gaspı ile alınan makamı kaç namaz arındırır. Yunus Emre’ni dizelerindeki bu sorunun cevabı kimdedir :

Bir kez gönül yıktınsa
Bu kıldığın namaz değil
Yetmiş iki millet dahi
Elin yüzün yumaz değil

Analiz, Veysi Dündar 3.10.2020

Ömür Törpüsü İstanbul Trafiği

İmamoğlu'yu bekleyen İstanbul'un büyük meseleleri | Ahval

15 Dk’lık mesafe Neden 1,5 Saat Oluyor?

Beyaz yakalı bir dostum Korona’dan yıpranmış ekonomiye rağmen mahalle aralarında sıkışan trafikten şikayet ediyor.

Kentsel dönüşüm mağduru İstanbul’da 10 dairelik apartman 20 daireye dönüştü. 1’e 2 verdi tüm eski binalar.

Yol aynı yol, kanalizasyon aynı kanal, su aynı su ama evler duble.

Korona’yla katmerleşen ekonomik kriz olmasa daha da devam edecekti bu dönüşüm. Peki İstanbul’un bunu tolere edecek alanı kaldı mı?

AKP’nin inşaata dayanan ekonomik büyümesinin neticesi İstanbul’un daha da beter olan trafik sorunu oldu.

Bütün mega şehirlerin trafik sorunu vardır. Ama bunlardan hiç biri şehri daha da kalabalıklaştıracak imar dönüşümlerini, kurtuluş reçetesi olarak görmedi.

İstanbul halkının onu yönetenlerden çok daha ferasetli olduğunu Kanal Projesine kahir ekseriyette kırmızı kart  gösterilmesinden de anlamak mümkün.

https://www.birgun.net/haber/ibb-nin-kanal-istanbul-anketi-sonuclandi-halktan-projeye-veto-313818

Bir diğer beyaz yakalı arkadaşımsa sabah işe giderken şehrin ana merkezlerinin girişine konuşlanan polislerden şikayet ediyor.

Trafik denetimi yapılacak saat olarak işe yetişmeye çalışan insanların, en değerli dakikalarına el koyan bir asayiş anlayışından söz ediyoruz.

Kaza riskinin sıfıra yakın olduğu ağır aksak trafiğin tam  şehrin göbeğinin; trafik polislerince tuzaklanması bu bölgelerin iktisadi hayatını olumsuz etkiliyor.

Bağdat Caddesi'nde yaya geçidi nöbeti - Timeturk Haber

Trafiği sabote eden riskli sürücülerin hedefe alınması hele ki teknolojik imkanların güncel haliyle mümkün ve gerekli iken, yolunda giden sürücülerden gözüne kestirdiğini denetime alan sistemin, tek amacının en kısa sürede en yüksek ceza yekununa ulaşma derdinde olduğu ise aşikar.

AKP’nin İstanbul’u rant kapısı görme stratejisinin arkasında oy tabanının sosyolojisi yatıyor. AKP’nin ekonomi bakanı doları önemsiz gördüğünü beyan etti fakat öncesinde doların düşük olmasının Avrupa’yı gezmek isteyen tuzu kuruların derdi olduğunu da ifade etmişti.

https://odatv4.com/berat-albayraktan-ahmet-hakana-dolarla-mi-maas-aliyorsun-12082046.html

Mehmet Şimşek ve Ali Babacan’ın orta gelir tuzağı dedikleri tam da bu tercihlerin ifadesi aslında. AKP için devletin zengin olması, devletten ihale alan müteahhitler ve bunların hemen altında yerleşen piramidin üstü yeterlidir.

Gezi Zamanında  benim “Bankalarda param yok” denilerek  Bankada parası olanların hasımlaştırıldığını da görmüştük. AKP hiçbir büyük ilçede seçim kazanmıyor çünkü küçük ilçelerin devletin yardımlarıyla yaşayan seçmenine ihtiyacı var.

Eskiden sağ partilerden belediye başkanı çıkaran Kadıköy, Beşiktaş, Bakırköy, İzmir vb. birden komünist falan olmadı. Buradaki ahali AKP’nin çıkış yolunu orta geliri azıcık aşanlara fatura ödetmekte bulduğunu keşfetti.

Pandemide dahi sadece Halk Bankasının  ufak esnaf kredilerinden başkasına ayrıcalık sağlanmadı. Ziraat’in tarım kredileri bile bundan istifade etmedi. AKP büyük sayıların ve kollektif yoksunluğun üzerine kurduğu düzeni, pandemi vesilesiyle bir kez daha gözümüze soktu.Bankaların aldıkları gecikme faizleri bile enflasyonla uyumluyken, Hazine Garantili projelerden yanlışlıkla ücret ödemeden geçenlere tam %1000 ceza kesildi.

Bütün bunlar kümesteki kazların tüyünü yolmak içindi.

Kümesi büyütmek ya da kazların sayısını artırmak “Gezi”de kanıtlandığı üzere ters tepmekteydi.

800 bin km2 vatan toprağının %2’sine  (yaklaşık olarak İstanbulun yüzölçümü) bütün yatırımları yapıp, hala kanal vesaire ile burada ciroyu artırmak memleketin geri kalanına ise damlalıkla zenginlikten pay vermek…

AKP bildiklerinin tamamı yanlış olan bir parti olarak kredisinin tamamını kullanmıştır. Eksi bakiyeye düşmüştür ve özellikle İstanbul’un AKP’ye tahammülü kalmamıştır.Bu şehir hukuka binaen ufak bir farkla elinden aldığı Belediye Başkanlığını, kararına saygı gösterilmeyince Fizan’dan duyulacak şekilde hak sahibine teslim etmişti.

Bugün iş bilmezliğiyle şehrin dokusunu yok eden yönetim şeklinin, merkezi otoritenin şehrin ihtiyaçlarında ne denli koptuğunu görmekteyiz.

İstanbul AKP aklına artık katlanamıyor..

Uzatmalar oynansa da sonuç değişmeyecektir.

Zamanın ruhu ve gereği bu arkaik giysiyi tarihin arka odasına atmak için sabırsızca beklemektedir.

Analiz, Veysi Dündar 1.10.2020

Ali Babacan, Mithat Sancar Hattı

Ali Babacan Mithat Sancar'ı aradı

Ali Babacan’ın Mithat Sancar’ı arayarak HDP’ye yönelik gerçekleştirilen son tutuklama dalgasına dair “geçmiş olsun” dilemesi çölde vaha gören bedevinin hissiyatını yaşattı bana.
https://www.sozcu.com.tr/2020/gundem/ali-babacandan-hdpye-telefon-6058798/

Türk siyasetinin boş kaleye top yuvarlama ustası Devlet Bahçeli MHP’siyle 5 yıllık ittifakın, AKP’yi de zahmetsiz gollere müptela ettiği açık. HDP’nin savunmasız siyasetçileri kum torbası misali iktidarın ağır darbelerine maruz kalmaya devam ediyor.

Dışarıdaki erkeklere gücü yetmeyen kötü aile babası misali eve dönüp aile bireylerine şiddetle var olan sorunlu bir aile bireyi var karşımızda. Mesele şu ki aile dediğimiz koca bir ülke.

Demokrasiyle/Döviz Kuru arasındaki ters orantının gayet farkında olan Babacan’ın, samimiyetinden şüphe duymadığı Sancar’a destek vermesi geleceğe dönük işaret fişeği oldu.

Bu işarete fazlasıyla ihtiyaç var. Çünkü demokrasi aşağı inerken, döviz kuru yukarı çıkıyor. Sadece o da değil tabii. Güç bela aşağı çekilen faizler, tekrar can yakıcı düzeye ulaştı bile.
Satanın sattığı alanın aldığı emlak günleri çabuk bitti.

Ekonomi Bakanı “dolar umrumda değil” diyor. Birisi ona dünya ticaretinin %71’inin dolarla gerçekleştiğini anlatmalı. Fakat eğitim küçük yaşta alınır. Ağaç yaşken eğilir. Belli ki tren çoktan kalkmış. Öte yandan takvimler 2019’u gösterirken aynı Albayrak bize kurun neden artmayacağını anlatıyordu.

Hangisine inanalım..?
Düşük kurun faydalarına mı yüksek kurun zararsızlığına.
Ben her zaman fasulyenin faydalarını anlatmaktan yanayım.
Ve bu fasulye artık kesinlikle 2,5 lira falan değil.

Ali Babacan’ın, Berat Albayrak ekonomiden bahsederken siyasete dair tavır alması gayet anlamlı. Babacan ODTÜ mezunudur. Ve ODTÜ’de “freshman” yani 1.sınıf öğrencilerinin tamamı iktisat dersini ortak alır.
İktisat bilmeyeni ODTÜ’den mezun etmezler.
ODTÜ’lüler iktisadı Lipsey-Steiner kitaplarından öğrenmişler ve hala sağ olan Richard Lipsey iktisada 2.en iyi teorisini sokan adamdır. Yani bir diğer ifade ile alternatifi aramanın da iktisadi doğruluk payını öğretmiştir öğrencilerine.

Logolar ve Amblemler | ODTÜ - Orta Doğu Teknik Üniversitesi

Doğru tektir ve bunu ‘ben bilirim’ diyenlerin nasıl ağır bir yanılgı içinde olduklarını ve yaratacakları felaketin boyutunu bu yüzden akademik literatürde aramak doğru olacaktır.

Erdoğan’ın Babacan’la yollarını ayırdığı ve buna karşılık demokrasiyi kafasına göre yorumlayanlarla yol arkadaşlığı kurduğu günlerden beri, ülke kazanımlarının tamamını kaybetti.
Bütçe delik, faiz boyu aşmış, devalüasyon parayı pul etmiş.

Bütün bu yaşananların faturasını ise sürekli tek bir siyasi parti ödemek zorunda. Genel başkanı yıllardır hapiste, bir dönemin Merkez Yürütme Kurulu ise son furyadan nasip aldı. Babacan’ın dünkü ekonomik sunumu eleştirirken kurduğu cümleyi anımsayalım :
“İçinde bulunduğumuz dönemde ülkemizin en acil ihtiyacı güven tesis etmektir. Hükümet önemli bir fırsatı heba etmiştir.”

Güven’in hiçbir beton santralinde üretilmemesi, ihalede en düşük fiyatı verenin güven tedarik edememesi, İHA’ların SİHA’ların kanatlarında güveni taşımaması büyük talihsizlik!

Oysa ki “güven” sadece kurallara uyum demek. Oyunun başladığı kuralla bitmesi demek. Boş kaleye bile topu vurarken defansın, kalecinin elini ayağını bağlamamak demek.

İktidar kuvvetler ayrılığı gibi asli bir kuralı çiğneyerek oluşturduğu sanal siyasi denemesinde deney tüpünü çoktan patlattı.

Ortalık fena halde karışmış durumda. Çözüm bu başarısız deneyi tekrar yapıp aynı sonucu elde etmek olamaz.

Ali Babacan da bu nehirde tekrar yıkanmanın imkansızlığın farkında olduğu için Mithat Sancar’a : “işlemlerin siyasi etkiden uzak, hukuk devleti kurallarına uygun bir şekilde yürütülmesi gerektiğini” söyledi.

Ali Babacan’ın Türkiye’nin tartışmasız en iyi beyinlerinin girebildiği ODTÜ’de aldığı disiplin iktisadın siyasetle gayet yakın bir bahis olduğunu göstermektedir. Bu yüzden demokrasinin su alan kayığının iktisadi faaliyeti desteklemeyeceğini yakından bilmektedir.

Analiz, Veysi Dündar 29.9.2020

ODTÜ Devrim Stadyumu #ankara #fotoğraf #photography #university #turkey # odtü #fotoblog | Fotoğraf, Devrim

Afedersin ERMENI

Bazen hayat fena halde sanatı taklit eder.
Büyük Selçuklu’yu anlatan dizinin başladığı gün, Türkiye’de infialin “Afedersin Ermeni” versiyonu hayata geçti.

Hollanda’yı protesto etmek için Portakal’ı, İtalya’yı protesto için Murat 124’ü, Rusya’yı protesto için Hollanda Konsolosluğunu, Çinliyi protesto için Koreliyi hedef alan kadronun, Ermenistan’ı protesto için Patrikhaneyi bulmasına şaşmadık.

Burada tek takdire şayan detay Rum Patrikhanesi’ni değil doğrudan Kumkapı’daki kadim binayı tespit edebilmeleri. Ancak ben yarın Balat’dan da “Kahrolsun Ermenistan” nidası yükseleceği kanaatindeyim.

İki egemen devletin arasındaki atışmada taraf olmaktan geri durmayan, bir egemen devlet olarak aslında pek de büyük devlet şanına yakışmıyor yapılan.
Yine de dili, dini, bayrağı pek bize benzeyen Azerbeycan’a karşı Ermenistan’ın sempati oranı, Ayhan Işık’a karşı, Erol Taş’ın ki kadar.

Oysaki daha Ayasofya konusunda bile Patrik’in iktidara destek mesajının mürekkebi kurumamıştı. Rum Patriki Barthelemeos’un “yapmayın etmeyin” cümlesine karşı, Ermeni Patrik’in “caizdir” ifadesi yandaş basında sitayişle karşılanmıştı.

Burada tarihin arka odasında sıkışmış eski bir rekabetin izlerini de arayanlar oldu. İşte tam burada girişte zikrettiğim hayat-sanat ikilemi kendini gösteriyor.

Büyük Selçuklu denilen imparatorluğun en meşhur komutanı Sultan Alparslan; Anadolu’ya doğru yönünü çevirdiğinde, asıl olarak o zamanki adı Doğu Roma olan ancak bugün Bizans demezsek kimsenin anlayamayacağı devletle karşı karşıya geldi.

Bu devletin sınırlarında bir başka devlet yer almaktaydı ki, burası da Anadolu’nun en eski halklarından olan Ermenilerdi.

Sultan Alparslan’ın daha ziyade göçer ve hayvancı olan tebasına; otlak olarak cazip bulduğu Anadolu platosundaki macerasının en başında, Ermenilerin yeterince direnç göstermediği rivayet edilir. Rivayet o ki Ermenilerin bu vurdumduymazlığı ile Türklerin elini kolunu sallayarak Anadolu’ya yerleşmeleri Batı Hristiyanlığında hiç unutulmamış.

Ez cümle ister inanın ister inanmayın 1915’deki trajedi sonucunda Osmanlı nüfusunun %15’ini teşkil eden Ermenilerin, bir anda sıfırlanmasına giden sürece bu yüzden göz yumulduğu söylenir.

Ayasofya’daki kamplaşmanın tam da bu kadim rekabetin ve hıncın bir neticesi olduğuna dair yorumlar tarih kulisinde dillendirilmektedir.

Ben anlatanların yalancısı olmaya razıyım. Yine de tarihi oyuncak eden günümüz iktidarının, dünya para döküp uydurttuğu dizi senaryolarından çok daha makul ve mantıklı geldi bana.

Günümüzün siyaset bezirganları ne denli tarihi eğip bükse de, geçmiş hiç de bugünün siyaseti için kullanışlı bir araç değildir. Bizanslı tarihçi Prokopios olmasa Atilla diye bir imparatorun yaşadığından haberimiz bile olmayacaktı mesela.

Menkıbelerden, efsanelerden ideoloji devşiren ultra milliyetçilikle iştigal eden günümüz siyaseti, yazık ki moderniteyle modern öncesi dönem arasında ayrım yapabilecek temyiz kudretinden de yoksun.
O yüzden arkaik ve yarı mitolojik semboller kutsala dönüşüyor.

Tarihin gerçek yüzünden uzak duran ve bunu pek de öğrenmek istemeyenler için en kolayı gürültü, patırtı ve vaveyla ile karşındakini susturmak oluyor.

Bu gürültücü kadronun yerli milli olmayan araçlarıyla Patrikhane etrafında tur atarak döktükleri kurtlar, tabii ki Ergenekon’dan çıkma değil. Oturup bunlara tarih ve Türkiye Ermeni Patrikhanesinin Fatih’in himayesinde tesis olduğu falan da anlatıl(a)maz.

Ahparig Hrant’ın delik ayakkabısı ile düştüğü caddeden bugüne bu ülkede hiçbir şey değişmedi. Sürekli dış siyaseti iç politikaya meze eden fakat ortaya da hiçbir zaman yenebilir bir malzeme koyamayan iktidarla, daha iyisini ummuyoruz.

Yine de en azından sırf birazcık saygı gereği de olsa hükümetin her şeye laf yetiştiren kadrosundan bir “yapmayın etmeyin” beklerdik. Ancak bunun nafile olduğunu biliyoruz.

Ermenistan –Azerbeycan gerilimi kolay bitmez ama yumuşar. Umarım Patrikhanenin camı kırılmadan olur bu. Fakat sonra sıra hangi komşumuza gelir bilmem. Bulgaristan favori, İran sürpriz, Rusya plase olur.
At koşar baht kazanır.

Analiz, Veysi Dündar 29.9.2020




SÖZ BİTTİ


Bazen söz gerçekten biter. HDP’ye yönelik son tutuklama dalgası aslında bu anlardan biri. Topu ister Suriye’de ister Libya’da ister Doğu Akdeniz’de ister Ermenistan’da sektirsin iktidar voleyi hep aynı kaleye çakıyor.
Sırrı Süreyya Önder bilmem kaçıncı defa kendisini demir parmaklıklar ardında buldu. Aktif siyasette adını duymadığımız isimler sırf aynı geçmişin hesabını vermek üzere toparlanıp yeniden özgürlüklerinden edildi.
Geçmişin hesabını verme konusunda o kadar duyarlı olunsa Sivas Katliamının, Maraş Olaylarının, Çorum’un , Bahçelievler’in hesabı sorulur.15 Temmuz’a gidilen yolda ne istenildi, ne verildi sorusuna sıkı yanıt aranır.
Ama üzüm yemeden, bağcıyı da dövmeden bağa el koymak olunca amaç mantık arayışı nafile oluyor.
Şarkıdaki gibi bülbülle falan değil bildiğin zaptiyeyle budanmaya çalışılıyor HDP’nin bağı.
Memleketin sadece doğusunda değil batısında da en az 6 milyon insanın oyları temsil kabiliyetinden arındırılıyor.
İktidar ortağı ve sesi her daim gür çıkan, yargıya tavsiyeleri emir telakki edilen MHP’nin aldığı oydan sadece fazla değil. Ülkeye yaygınlığı açısından da son derece daha homojen bir temsil tabanını gösteriyor.
HDP’nin genel başkanı Mithat Sancar PKK ile partisinin arasında ilişki var mı sorusuna şu yanıtı veriyor :”Hiçbir ilişkimizin olmadığı bir yerle ‘mesafe koyun’ çağrısı da o kadar temelsiz ki… Mesafe koymak değil, bizim hiçbir ilişkimiz yok, bu kadar net söylüyoruz, olmaz da… “
Kurdun ceylanı yemek için suyumu kirletiyorsun söylemine benzer biçimde uğraşılıyor HDP ile . Zaten PKK’nın ve HDP’nin açılımlarına bakarsanız bunu göreceksiniz.
Kürdistan İşçi Partisi
Halkın Demokrasi Partisi.
Yani olsa olsa rakip olur bunlar birbirine.
Hemşerim Orhan Miroğlu’na da anlatmıştım zamanında. Bask Bölgesinde ayrılıkçı ETA örgütünün partisi Batasuna Partisi yasaklandı. Bu çok normaldi çünkü ETA’nın doğrudan bir kolu idi bu parti. Ama bu kurulan diğer partilerin Bask Milliyetçisi olduğu , olması gerektiği gerçeğini ortadan kaldırmadı.
Batasuna kapatıldı ama ideali Bask Milliyetçiliği olan partiler kuruldu ve İspanya’nın özerk yapısı içinde kendi bölgelerini yani Bask Ülkesini yönetiyorlar.
Bask’lar kadar şiddet yanlısı olmayan ama daha çok ses çıkaran Katalanlar ise Katalan Ülkesini Birleşmiş Milletlere kaydettirmek istediklerinde karşılarında Merkezi Hükümeti buldular.
İspanya Elması ile Türk Armudunu birbirine karıştıranlar politika cahillerini kandırırlar belki ama az çok siyaset bilimi tarih dış politika bilen herkes AKP’nin cebren HDP seçmeninden AKP seçmeni manifaktür etmek istediğini gayet iyi anlıyor.
Zaten mükerrer İstanbul seçimlerinden hemen önce de bu üretim faaliyetini sağlamak için Osman Öcalan’a ekranlar açılmamış mıydı? Abdullah Öcalan’ın ucu yanık mektubu çarşaf çarşaf iktidar medyalarında boy göstermemiş miydi?

İster 1930’ların Almanya’sı ister 1950’lerin Amerika’sı, SSCB’si, ister 12 Eylül Türkiyesi olsun propaganda makinalarının kesintisiz çalıştığı siyasi dönemler biribirinin altına kopya kağıdı konulmuş halidir.
Türkiye’de son 5 yıldır devam eden politik sürecin giderek bu saydığım dönemlere benziyor olmasının hiç de tesadüf olmadığını düşünüyorum.
Baskıyı artırmanın ve onu bir yol ve yöntem yapmanın en büyük gerekçesi meşruluktan duyulan kaygıdır.
Halkın iradesini manipüle ederek yol alabileceğine inanan siyasi güç bir de iktidar aparatını eline geçirirse kendi gibi olmayan, düşünmeyen herkes hain, illet zillet olur.
Oysa aslında bu ülkeyi oluşturan geniş tabanın konsensüsüdür üzerinde konuşulan. Bu tabanın bileşeni olduğu aşikar olan 6 milyon insanın oy verdiği partiye kontamine muamelesi yaparak ülkenin yarısından fazlasını geçersiz oy verdiklerine ikna çabası güdülmektedir.
Bu nafile çabanın ve haksız siyasetin dönüp dolaşıp hep aynı labirente takılmasına şaşmamak lazım.
40 gün hapisten devşirilen mağduriyet 4 yılı bulan özgürlük yoksunluğu ile mukayese edilemez. 4 yıl tam 40 tane 40 gün eder sayma bilenlere tabii.

Bu Gözaltılarla Daha Çok Faiz Artırırsınız

İdama giden laza sormuşlar, “son sözün nedir?” diye.
Laz bir darağacına, bir haziruna bakmış ve “Ha bu da bana ders olsun” demiş.

Faizin enflasyonun sebebi değil, neticesi olduğunu anlayan AKP için, dünkü faiz artışına bakıldığında söylenecek başka bir söz de bulamadım.

Doları, Avroyu, Poundu, Yeni, Kronu, Levayı 3-5 senede 3 katına çıkarmayı başarıp çare olarak sıkı para politikası ve faiz artışını öne süren bir ekonomik akıldan söz ediyoruz.

Yüksek faizin enflasyonun çocuğu olduğunu, önce enflasyonu düşürmenin sonrasında faizi azaltmanın mümkün olduğunu anlamak, Türkiye’ye katmerli bir devalüasyon olarak fatura oldu.

Peki faiz enflasyondan oluyorsa, enflasyon neden olur?
Bu sorunun yanıtını bulana en azından bir cephesi için Nobel veriyorlar.
Kocaeli Üniversitesi mezunu Veysi Beyin İktisat bahsinde Nobel iddiası yok. Fakat kitap okuyan, araştıran herkesin bildiği üzere enflasyon ekonomi politik’in çıktısıdır.

İktisat hiçbir zaman Politikadan ayrılmaz. Zaten özünde insani faaliyetler manzumesi demektir. Politika ise bu insanların nasıl yaşadıkları ile ilgilenir.

Ekmek satmak iktisadın işi olsa da, ekmeği kimin yaptığı ve kimin ne miktar yediği politikaya dairdir.
Yüksek enflasyonun vakai adiye olduğu yıllarda enflasyon canavar olarak resmedilirdi. Enflasyon canavarı Türkiye’yi 2002’den sonra yavaş da olsa terketmişti. Bugün reenkarnasyona uğrayarak hayatımıza giren canavar, biraz daha farklı boyu küçük ama işlevi daha korkunç.

Özel sektörün, bireylerin borçluluğunun az olduğu konut kredisinin adının bilinmediği dönemlerden farklı olarak parasallaşmış bir ekonominin enflasyonla başı çok daha ağır beladadır çünkü.

O yüzden eskinin her sene %60-70 bandındaki yüksek fakat öngörülebilir faizlerinden, bugünün görece düşük ama istikrarsız faizleri çok daha yakıcı sonuçlar doğurmaktadır.

Faizin 20’ye 15’e çıkması, yıllık 7-8’lik oranlarla daha birkaç ay önce kredi dağıtan başta kamu bankaları için %100-150 maliyet yükselmesi demektir.

Özetle canavarın 2020 versiyonu eski Türkiye versiyonundan çok daha gaddar, sinsi ve baş belasıdır.
Enflasyon bütün dertlerin anası ise, babası siyasetteki istikrarsızlık ve öngörülemezliktir.
ABD’nin Trump gibi bir lidere rağmen enflasyon sorunu yoktur. Çünkü kurumları vardır ve bunlar 1776’dan beri üstüne eklenerek gelmiştir.

Geçtiğimiz günlerde vefat eden Anayasa Mahkemesi üyesinin ardından yazılanlar bu kurumsallaşmanın en net örneğidir. Diğer taraftan aynı zamanlarda ülkemizin İçişleri Bakanının Anayasa Mahkememize dair sözleri ise tam da siyasi ortamımızı yansıtır nitelikte.
Bakanın nezaketten ve siyasi teamülden uzak söylemi çok az kişiyi şaşırtıyor.

Bununla da yetinmeyen iktidar neredeyse bir siyasi parti liderinin (gerçi MHP iktidar amacını kaybetmiş mevcut hali ile çok da parti gibi durmasa da) talimatıyla bir düşünce mahkumunu hapisten çıkarmasının ertesinde boşalan 1 kişinin yerine tam 82 yeni kişiyle doldurdu.

Dünyaya kafa tutan neredeyse 7 düvelle cenk edecek siyasi iktidar, HDP’nin geniş parantezine ilave olarak muhalif kimlikli gazeteci, yazar ve düşünce insanlarını kriminal birer vaka gibi bilinen adreslerinden topladı.
Yeri yurdu belli, görüşleri belli insanların tepelerinde sallanan ve Demokles kılıcına benzeyen suçlamalarla tekrar içeri alınmalarını izledik.

Türkiye yüksek enflasyonlu günlerde gördüğü yakalama sahnelerini bir kez daha deneyimledi. Tek bir farkla, o zamanlarda sokaklarda insanlar ölüyordu. Bugün hiçbirinin hiçbir silahlı eyleme katılmadığı bilinen insanların, devletin önleyemediği kaotik günlerin hesabını vermesi bekleniyor.

Herkes asıl amacın ülkede gerginliği azaltmamak, korkuyu gündemde tutmak ve bu yolla azalan desteği canlı tutmak olduğunu biliyor. Bu son belediye seçimlerinde duyduğumuz “zillet&hain” söylemiyle de uyumlu.

Ancak iktidar bu politikanın birinci neticesinin bumerang misali kendini vurduğunun ne kadar farkında?
Enflasyon canavarının gıdası siyasette istikrarsızlıktır. Ve en istikrarsız rejimler düşünceyi cezalandıran, halk iradesini hiçe sayanlardır.
İstikrarsızlıkta istikrar bulan iktidar, daha çok faiz artırır fakat bunun acısını hep beraber çekeriz.

Analiz, Veysi Dündar 26.9.2020

YAHYA’NIN HİKAYESİ

Yahya yaşlanmayan yüzüyle belli etmese de tam 51 yaşında.
12 yaşından beri tek başına büyüttüğü oğlu ise 27 yaşında. Batman’dan İstanbul’a akan 51 yıllık hayat hikayesinin özeti : “İstanbul sana yenildim”.

Oğlu ve gelini ile paylaştığı evin kirası 1.500 TL. Yahya’nın emekli maaşından 100 TL az. Oğlunun kaçırarak evlendiği gelini ise 26 yaşında. Bu 2 genç insanın ikisi de işsiz.

Kadıköy’deki Karaköy iskelesinin üstünde beğeniyle takdir ettiğim İstanbul Kitapçısı’nda, Yahya ile otururken bana şöyle diyor :
“Bütün işler AK Partinin tekelinde. Yarın oğlum ve gelinimle gideceğim size 3 üye getirdim fakat bize en azından 1 iş vereceksiniz. İstanbul’da iş bulmak imkansız. Ak Partili değilsen imkansızdan da zor.”
Ben demiyorum Yahya diyor.

Herkesin hepimizin bildiğini tekrar ediyor sadece.
Beyoğlu’nda hem komşum hem çalışanım hem oyuncum oldu Yahya. (Evet absürd komedim Nekrüt’te rol vermiştim kendisine)

Telefon dükkanımızın bitmeyen inşaatı bir gün biter ve Yahya hala işsizse seve seve iş vereceğim ona.
Peki Yahya buna daha ne kadar dayanır?

1987 yılından 2020’ye kadar tam 33 yıllık bir çalışma serüveninin sonunda eline tutuşturulan 1600 TL’den bahsediyoruz.
O 1600 TL bugün 200 Euro bile değil, güçlükle 200 Dolar ediyor.

Yahya’nın çocuğu da gelini de ülkenin sistemsiz politikalarının ürünü olarak işsiz. Her aileye 3 çocuk öneren Cumhurbaşkanı’mız, iktidara geldiğinde Yahya’nın oğlu 9 yaşında ilkokul 3’teydi.
Tam 18 senelik iktidarın sonunda Yahya’nın oğlu 27 yaşında fakat onu istihdam edecek bir politikayı bunca senedir üretemeyenler hala bizden selahiyet istiyor.

Türkiye’de prim ödemeden sistemden sadaka alarak yaşayan milyonlar bir tarafta, yıllarca prim ödemiş terlemiş insanlara reva görülen emekli aylığı bir tarafta.

AKP giderek daha da fazla çalışmayan insanların partisi haline gelirken, çalışıp emeğinin karşılığını alamayan insanlara da çaresizlik vaat eden sisteminin canlı örneği karşımda.

Yahya’nın pandemi koşullarında İstiklal Caddesinin tüm Türkiye gibi kapısını dış dünyaya Araba, Farsiye, Orta Doğuluya ve tabii Batılıya kapatmak zorunda kalması ile iş bulma umutları da söndü.

Yandaş anketçinin her bireye verilen 5.000 TL’sinden de haberi yok.
Giderek daralan seçeneklerle Yahya için yaşamda var olmanın tek bir amacı var, biricik oğluna destek olabilmek.

Yahya sıradanlığın temsilcisi. Anadolu’nun ücra köyünden Almanya’ya giden forklift işçisi farazi Yahya’dan zerre farkı yok. Fakat Almanya’daki adaşı ayda 5.000 Euro maaş, emekli olduğunda ise bunun yarısını alacak. Bunun karşılığı Türk parası ile sırasıyla 45 ve 22 bin Tl.

Yahya’nın tek suçu Türkiye’de doğmuş olmak. Tabii ki bir suç değil. Ama ülkenin son 20 yıllık alt üst oluşundan, İstanbul’un Ankara’nın peyzajlarını bozan yok eden inşaat ekonomisinden hakkını alamadığı için o daha da yoksul.

%43’ü asgari ücretli Türkiye emek piyasasının. Milyonlarca işsiz ise buna yutkunarak bakıyor. Yahya ise asgari ücretin bile altında bir emekli maaşı ile sürünmenin bir kaç tık altında duruyor.

Memleketi Batman’da işlerin daha iyi olduğunu düşünüyor fakat artık Batman bile ona ekmek vermekten çok uzak.

Yahya ile 2020 yılının bir Eylül gününde Kadıköy-Karaköy vapurunda evimize dönmek üzere kadim boğazda yol alırken aklıma gelen bunlardı.

İstanbul gibi bir dünya şehrinde insanları üç 30 paraya, yokluğa, açlığa, işsizliğe, biata ve bidata sürükleyen bir düzenin içindeyiz.

Bu düzenin yıkıcı dalgaları yanında, boğazın lacivertini köpürten dalgaların sözü bile olmaz.

Türkiye yakalandığı orta gelir tuzağını mum gibi arıyor. Orta gelir çoktan bir hayal oldu.

Milyonlarca yoksuldan birinin hikayesi bu… hepimizin hikayesi Yahya’nın hikayesi..!

Analiz, Veysi Dündar 25.9.2020

P.S.

Tam yazıyı bitirdim bir arkadaşımdan gelen mesajla Yahya’nın şikayetine canlı tanık oldum. Yeğeni bir kamu kurumunda işe girmiş. Ülkücü paylaşımlarıyla sosyal medyada kendini gösteren yeğen akraba ve arkadaşlarından hayır dua almak için işe alınmasını paylaşıyor mesajda. Daha ne diyebiliriz

AKP’nin Z Raporunu, Z Kuşağı Alacak

En tutucu kuşak Z kuşağı çıktı! Z kuşağı nedir? | e-Psikiyatri

“Z Kuşağı AKP’ye Anne Terliği Fırlatıyor”

X-Y-Z-A
Batı alfabesinin son 3 harfine bir de ilk harfini eklediniz mi, yaklaşık olarak 1965’den bugüne doğan her bireyin ait olduğu kategorilere yer vermiş olursunuz.
1965-80 doğumlular X, 96’ya kadar Y, 2010’a kadar Z ve sonrası A ya da Alfa.

En yaşlısı 55, en genci 1 yaşında bu 4 kuşağın.
Doğanın kanununun elverdiği kadarıyla 1965’den önce doğanlardan, 1928-1945 arasına ‘Sessizler’, 46-64 arasına ise ‘Baby Boomers’ ya da ‘Ben Nesli’ deniyor.

Doğanın kanunu diyorum çünkü, 2020’deyiz. Son doğan sessiz birey 75, bebek patlaması ise 56 yaşında. İster istemez sahneyi 4 kuşağa bırakıyorlar.

Türkiye’de bugüne değin bırakın Y’yi Z’yi X’lerden biri bile ülkeyi yönetmeyi başaramadı, talip dahi olduğunda doğduğuna pişman oldu.
Bakınız örnek : Selahattin Demirtaş.
Bir X kuşağı bireyi olarak katıldığı Cumhurbaşkanlığı seçiminde aldığı oyu burnundan getirdiler.

Ben de X kuşağının sonlarındayım.
Bugün Erdoğan; emeklilere “gençlere eski Türkiye’yi anlatın” diyerek seslendiğinde, aslında yaklaşmakta olanın endişesini fazlasıyla hissettiğini gösterdi. https://onedio.com/haber/erdogan-dan-emeklilere-yag-kuyrugu-hatirlatmasi-lutfen-genclere-eski-turkiye-yi-anlatin-825782

‘Geriye kim baktı ki bugünün gençleri bakacak’ gibi klişe bir ifade ortaya koymaya da gerek yok. Aslında İpsos’un 2018 sandık sonrası seçim anketi bize yeterli anahtarı veriyor. Yaşa göre oy kaybı aşikar olan iktidar partisinin, 2 sene içinde oy havuzuna girenlerle beraber bu kaybının daha da arttığını öngörmek için kahin olmaya gerek yok. https://www.ipsos.com/tr-tr/ipsos-sandik-sonrasi-arastirmasi-secmen-kararlarina-isik-tuttu

AKP’nin bir lider partisi olması ve liderinin sadece yaş olarak değil, pratikte de geçmişle olan bitmeyen münasebeti, buradaki açık noktaları ortaya koymaya kafi geliyor.
1953 doğumlu Erdoğan’ın kendisine ortak olarak seçtiği Bahçeli ile beraber artırdığı ortalama sadece yaş değil. Günümüzle olan uzaklık…
Zaten tam da bu yüzden; “Niçin Netflix?” ya da kendi deyimiyle” nesfilis” diye sormadı mı?

Youtube’daki yayın denemesinin hüsranı, twitter mwitterın hiç de büyük başarılar sağlamaması, Face ve İnsta’nın yabancılığı. Oysa gözden kaçan gerçek bu sözde, yeni mecraların bile özellikle Z kuşağı için modası geçmiş çöp olması. Onlar diğerlerinin adını bile bilmediği mecralara akmış durumda.

AKP her ne kadar eski Türkiye’den şikayet ederek iktidara geldiyse de, eski Türkiye olmasaydı bu noktalarda bu kadar uzun süre kalamazdı. Bu yalın gerçekliğin en ağır faturası Gezi’de ödendi. Gezi’de dönüşen Türkiye’nin, AKP’ye iyi gelmediği görüldü.

Belki de de tam bu yüzden Gezi’den sonra yeni Türkiye’nin alameti farikası olan ekonomik istikrar, maliye politikaları, devalüasyonsuz hayat gibi kavramlar göz ardı edildi.

İktidarı koruma telaşı ile içerde dışarda dövecek düşman aranarak geçen 5 yılın sonunda, bir Türk hala dünyaya bedel fakat 1 Euro da 9 liraya tekabül eder hale geldi.

AKP’nin en büyük kamusal kurumunun Diyanet iken ve cami hoparlörleri bir kez bile bozulmazken, çocukların emanet edildiği Milii Eğitim’in internetinin bile arızalanması aslında işin rengini ortaya çıkarıyor.

Televizyon’dan başka kendisine mecra bulamayan iktidarın, buradaki müsrif ve duraksız harcama iştahına rağmen okyanusu kovayla boşaltma saflığının arkasında da aynı kaygılar var.
Oysa TV seyredenler hergün giderek azalıyor. Hergün daha az TV’nin açma düğmesine basılıyor.

Siyaseti amaç haline getiren eski dünyadan ve eski insandan kalan partiler; çaya düşen kesme şeker misali erimemek için sürekli anaforlar yaratsa da, bir bardakta kopan fırtınadan pek de umutlu olmamak lazım.

Bir zamanlar iktidarlar yazarkasalarını yerlere atanlarla sıkışıyordu.
Yazarkasalar artık tarih oldu. Ama Z raporu hala var.
Z yani son rapor. Günün muhasebesi, esnaf deyimiyle gün sonu.

AKP’nin Z raporunu da Z kuşağı aldı alıyor. İdeolojisi, kurgusu, iddiası ve araçları ile geçmişten fırlayan, teknolojinin sadece işine gelenlerini kabul eden bir anlayış için, Z kuşağı çarpmada 0 hükmünde.

Analiz, Veysi Dündar 24.9.2020