FUTBOL GÜNDEMİNDE ŞEYTAN İŞLERİ

Uzun Bıçaklar Gecesi, İlk Saplayan Şeytan Oldu

Ülkede gündem döndü dolaştı yine futbolda karar kıldı.
Yıllarca topu alıp slalom yapan “creativ” oyuncu olarak tanıdığımız Rıdvan Dilmen adeta kasap bir stoper gibi, uzun yıllardır (en azından görünürde) birlikte takıldığı insanları tereddütsüzce topun ağzına koydu.

Türkiye’nin siyaset sahnesinde göremediği çok seslilik ve rekabeti futbol sahasında araması, A Spor’un bile kardeşi A Haber’in açılmadığı evlerde sesini duyurmuştu. Türkiye siyasetteki ceberrutluk ve tepeden inmeciliği az da olsa futbolla aralayabilmekteydi.

“Eski Türkiye’ye mi dönüyoruz?” diye heyecanlandık birden. Malum eski Türkiye futbolla yatar futbolla kalkardı. Sonra birden gündem baş döndürücü bir hal aldı ve futbol hiçbir zaman eski yerini bulamadı.
O kadar ki sentetik üretim bir futbol takımının, şampiyonluğuna bile şahit olduk.

İstanbul’un egemenliğini kıran Trabzonspor’un 40 yıldır yutkunduğu ortamda, 3-5 senede nevzuhur ilçenin adına tahsis edilen kulüp şampiyonluk şarkısı söyledi.
Türkiye’de bir zamanlar stat önlerinde geceden başlayan heyecan, maç saatine kadar süren kavgalara dönüşür, 90 dakika için insanlar koca günlerini feda ederdi.

Şimdi statlarda yerler kombineli, alt sınıfın TV’de bile maç seyretmesi lüks. Hal böyle olunca futbol giderek halktan ve gündemden kopar hale geldi. Buna karşın futbol değil fakat futbol geyiği halkın ucuz tüketimine hazır hale sokuldu.

Gezide; Çarşı’nın ve ona destek veren iki İstanbul kulübünün dayanışması da, son derece mutsuz edici idi iktidar cephesinde.

Bütün bu tabloda dün gece birden içine bambaşka biri kaçmış bir Rıdvan Dilmen izledik. Lakabı olan “Şeytan” belli ki boş durmamış ve Rıdvan Dilmen’i bugüne dek görmediğimiz bir hal ile karşımıza çıkarmıştı.

Rıdvan’ın şiirsel futbolculuğunun anısına hürmeten her zaman durup dinlenen futbol yorumlarına alışkınız.
Rıdvan Dilmen, futbolun teknik analizinin profesörü olarak geliştirdiği kariyerini, bir gecede bambaşka bir şekle dönüştürdü. Karşısındaki Murat Kosova’nın da aklını fazlasıyla karıştıran söylemlerin, uzun yıllar boyunca alıştırdığı teknik ve incelikle alakası yoktu.

Dün gece Rıdvan Dilmen’in hedefindeki başlıca isimlerin hemen tamamı, iktidar ile gayet yakın kişiler. Ama Rıdvan Dilmen iktidara uzak mı?

Hepsi iktidarın yayın organlarında yazan çizen konuşan kadrounun Rıdvan’ın sözleri ile birden ortaya çıkan kaos ortamından sonra yollarını nasıl şekillendirecekleri fazlasıyla biinmezlik içeriyor. Ancak sistemin değil kişileri konuşulması işin rengini az da olsa ortaya çıkarıyor.

Gündemsiz kalınan bir dönemde, dikkatlerin futbolun çeneleri fazlasıyla yorgun yorumcularına çevrilmesinin kime ne zararı olabilir?

Kurumsallığın çoktan köküne kibrit suyu döküldüğünü zaten biliyorduk. TRT sunucusunun halkın vergileri ile yayımlanan programda kendini savunmaya ayırdığı dakikalar bunu sadece teyit etti. “500 bin lira aldığım ispat edilsin, istifa ederim” diyen adam, 499.000 ya da 199.000 alıyorsa ne yapacağız?

Asgari ücretin 2.500 lira olduğu memlekette devlet memuru olması gereken adam, 5 sıfırlı maaşları konuşuyor ve biz dinliyoruz.

Rıdvan’ın şahısları hedef alan ve aslında bir yönüyle de onun hiç de tarzı olmayan performansının, artçı sarsıntılarını bir süre daha görürüz.

Ancak bu ülke için 3-5 futbol yorumcusunun başına geleceklerin bir kıymeti olabilir mi? Belli ki paranın gayet azaldığı bir ortamda, futbola tekrar ilgi kazandırmak için günah keçilerine ihtiyaç var. Keçilerin günahkar olmaları da bu durumu değiştirmeyecek.

Önemli olan ne üzümleri yemek ne bağcı dövmek önemli olan bağı yeni baştan düzenlemek…

AKP ile hayatımızın her alanına sızan liyakatsızlığın, en kolay cezalandırılabilir alanına yapılan operasyonun, zaman kaybından öte katkısı olmasa da, bir zincirle yükselenlerin zincir koptuğunda başına gelecekleri görmek açısından çok kıymeti var.

Birilerinin sırtında yükselenler, tepe üstü çakıldığında şaşırmamalıdır.

Analiz, Veysi Dündar 22.9.2020

ASASIZ MUSA 100 YAŞINDA

Musa Anter Gazetecilik Ödülleri açıklandı

TARİHİ DİLENENLER DEĞİL DİRENENLER YAZAR

Türkiye’nin 55 yıllık girdisinin/çıktısının yeminli, canlı bir şahidi…
Hem yalnız şahidi mi?
Sanığı mahkûmu Musa Anter….

Kımıl Şiiri şairi :

‘Dağa tırmandım amca, zavallı dağ mahzunlaştı /
Arpa olgunlaştı amca, buğday un ufak oldu biçare /
Kımıl geldi amca, kafile halen de zavallı /
Buğdayı yedi, geride samanı bıraktı zavallı…”

Bu şiiri 1959’da yayınladıktan sonra artan çilesi son anına kadar hiç bitmedi.
Ta ki bir Eylül günü Diyarbakır ortasında vurulana dek.

Musa Anter’in katledilmesinden bu yana tam 28 yıl geçti. 72 yaşındaydı öldürüldüğünde…
Katledilmese 100. Yaşını görür müydü bilinmez fakat 1920 doğumlu Ape Musa’nın doğumunun da 100. Yılındayız.

Kürtçe gazete çıkardığı için hakim karşısına çıktığında kendini şöyle savunur:
“Hâkim Bey, İstanbul’da Yahudiler, Rumlar ve Ermeniler gazete çıkarıyorlar. Ayrıca İngilizce ve Fransızca gazetelerde çıkıyor. Ben Kürtçe yazıyorum diye ne olacak?”
Hâkimin cevabı :
“Efendim onlar azınlıktır” olur.
Dürüst bir insanın olanca saflığıyla karşılık verir:
“Hâkim Bey, yani bir memlekette azınlık çoğunluktan daha mı avantajlıdır? Eğer biz azınlık kadar hakkım yoksa ben böyle çoğunluğu ne yapayım? Lütfen karar verin ve beni azınlık kabul edin”
Hâkim ise sözü bağlar “Musa, ne diyorsun? Bu iş kararımla hallolacak mıdır?” dedi.
Kendisi de Kürt bağları olan Kars’lı Hakimle bu diyalogu tarihin sayfalarına acı bir gülümseme ile düşer.

Bugün ölümünden 28 doğumundan 100 yıl sonra devlet Kürtçe Gazeteyi değil, Kürtçe Televizyonu çıkarmakla övünüyor.
TRT Kürdi’de görünüşte Kürtçe konuşulsa da asıl lisan devletin dili.
Ece Ayhan’ın şiirindeki Devlet Dersinin lisanı bu.

Musa Anter’i öldüreni hem biliyoruz hem bilmiyoruz.
Savaş Buldan’ı bilmediğimiz, Tahir Elçi’yi bilmediğimiz, Behçet Cantürk’ü bilmediğimiz gibi.
Attila İlhan’ın söylediği üzere :
“cinayeti kör bir kayıkçı gördü
ben gördüm kulaklarım gördü”

Komünizmin ekmeğini onyıllarca yiyen Türk Faşist sağcılığının, komünizmin esamesi kalmayan bu günlerde HDP parantezinde siyaseti şeytanlaştırma faaliyetleri bırakın geçmiş cinayetlerin aydınlanmasını, nefes almayı bile zorlaştırıyor.

Uzun soluklu bir siyasi geleneğin, diline, kültürüne sahip çıkan bir namusun siyaset yapma kanalları hunharca kısıtlanıyor.

Musa Anter’in; “Yazmakla zulmün hatıraları bitmez ki!” dediği üzre, gerçekler hala bir kocaman demir kapının ardına sıkıştırılmaya devam ediyor.

“Biz hürriyet istiyoruz, onlar bizi zindana tıkıyor ama üzülme bir şey olmaz” diyen Musa Anter’in anısı ışıtıyor, hapse atılmış pek çok siyasetçinin daracık hapishane odasını.

12 Eylül faşizminin dışkı yedirerek büyüttüğü şiddet ateşine karşı barışı, siyaseti, ovada konuşmayı dillendirenlere göz açtırmayan bir ceberrutluktan söz ediyoruz.

Yine kendi sözüyle :
“Ehmedê Xani’nin dediği gibi, doğuştan mahkum olan Kürtler yedisinden yetmişine kadar bir araya geliyor”
Tabi ki bir araya gelinen yer kaçınılmaz olarak hapishane oluyor.

İnsanlar seni görünce akıllarına “Kürtçülük” geliyor diyen hakime “Ne yapayım çarşafa mı gireyim“ diyerek sitem eden ve aslında sorunun sistemden kaynaklandığını aşikar eden, asasız Musa’dan söz ediyoruz.

Musa Anter’in kendinden sonra gelenlere “Beni mezarımda rahat ettirsinler” vasiyetinin hakkını vererek, ülkede anti demokratik koalisyonun yerle yeksan olmasına verilen katkı ile biraz olsun huzur bulduğunu düşünüyorum.

Dünyadaki örneklerinin yolundan giderek kollektif bir bakış ve anlayışla çözüm adına yol alan bir cephenin en güçlü bileşenleri Musa Anter’in yolundan gidenler oldu.

Musa Anter aynı davanın bir diğer mağduru Ahmet Kaya’nın dediği gibi “bir sakin göl kuğusuydu. Olmasaydı sonumuz böyle” diyenlerden oldu.
Ama tarihin yargısı kesindir.
“Tarihi dilenenler değil, Direnenler yazar.”

Not : Babam Mehmet Salih Dündar hemşerisi ve arkadaşı (tabii ki yaş itibariyle kardeş statüsünden) Musa Anter’in Akarsu köyündeki evinde misafir olmuş. Evin girilmeyen ( envai çeşit anı eşyalarla dolu , özel odası) odasına misafir edilmiş. Geçmişi beraber yad etmişler. Bu sebepten Musa Anter’in benim için yeri bir kat daha özeldir.

Analiz, Veysi Dündar 20.9.2020

Kazanmak İçin Birinci Olmak Şart Değildir

Biz hergün ülkeyi başarısız yönetimini perdelemek için türlü gündem icad edenleri dinlerken, dünyanın bir başka tarafında müthiş hikayeler içeren bir etkinliğin son gününe geldik.

Pandeminin dünyayı hallaç pamuğu gibi attığı zamanlarda sporun her türü bundan etkilendi.
Dünya cezalıymış gibi bütün maçlar seyircisiz.
Koca stadlar agora gibi seslerin yankılandığı tuhaf yerlere dönüştü.

Bisiklet gibi açık hava sporları da yapılamadı aylarca. Bizde çocuklara sünnet hediyesi seviyesini geçemeyen bisiklet; dünyada sadece ulaşım aracı değil, müthiş bir rekabetin sergilendiği bir yarışma ritmi aynı zamanda.
Bu yarışların en ikonik olanı kuşkusuz “Fransa Bisiklet Turu’”dur.

2018’de turun Türkiye anlatıcılarının yandaş bir kalemin hedefi olmasından da veçhile 2 yazı kaleme almıştım. https://veysidundar.home.blog/2020/09/20/pedallamazsak-dusecegiz/
https://veysidundar.home.blog/2020/09/20/hasmet-babaoglu-iki-tekere-karsi/
Geçen sene tura dair yazdığımı anımsamıyorum. Ama 2020 turu ertelenmiş olarak, Ağustos ortalarından beri dünyanın önemli bir kısmında gündemin tepesinde duruyor.

Fransa turunun 2020 versiyonuna, Slovenya damgasını vurdu. 2 Slovenin rekabeti ibret almak için bekleyenlere çok şeyler vaat etti. Turun tamamını önde geçiren Rogliç tam son günde vatandaşı Pogaçar’a yenilmenin acısını yaşadı.

3 haftada biriken, 1 dakikalık fark son günün zamana karşı koşulan etabında karşı tarafın 1 dakika farkına dönüştü.

Bugün de bir tur var ama sonuca etki etmeyecek. Şanzelize’de bitecek son tur formaliteden. Pogaçar mazallah ölse bile bu seneki turun galibi o.

Kuralları var Fransa turunun. Bu kurallar bisiklet teknolojisinin giderek gelişmesine rağmen değişmiyor.

Türk demokrasisi gibi nereye çekersen uzayan bir lastik sistem yok Le Tour’da.

20.yüzılın başından beri devam eden organizasyonun kuralları sadece gelişiyor. Ama değişmiyor. Özü aynı kalıyor. Kuralları çiğneyerek dopingle kazananların ünvanları geriye dönük alınıyor.
“Demir atı alan, Üsküdar’ı hapı alıp geçse de, keser sap döndüğünde kupalar iade ediliyor”.

Fransa’nın dağlarında, vadilerinde yüzbinlerce Fransız, bisikletleriyle gelip yarışmacılara motivasyon veriyor. Fransa’nın bozulmamış doğasına, ilkel restorasyonlarla canına okunmamış tarihsel mirasına da güçlü bir gönderme yapılıyor tur boyunca.

Bu ülkenin son çeyrek yüzyılda Hasankeyf’den Kuzey Ormanlarına, Kaz Dağlarından Karadeniz yaylalarına reva görüldüğü eziyetle beraber iç acıtıcı bir seyirliğe dönüşüyor tur.
“Biz neden böyleyiz?” sorusunu, sıkça soruyorsunuz çaresiz.

Medeniyet, uygarlık gibi kavramların sadece teknoloji üretmek, çakılı çimentoyu suyla karıp kütleler oluşturmak olmadığını anlamak için Fransa Turu müthiş bir deneyim. Ülke halkının tamamının iştirak ettiği, zaten hayatlarına dahil olan bisikletin sportif bir yarışta en iyi kullanıcılarına tanıklık etmek pastanın üstünde çilek gibi.

AKP’nin yol yapan aklı o yolların kenarına bisiklet yolu eklemeyi akıl edemediği için, Hatay’da yapılan 25 km’lik mavi boyalı yolu dünyanın en uzun bisiklet yolu sanan bir millet için çok uzak bir hedef bu.

https://www.hurriyet.com.tr/seyahat/hataydaki-dunyanin-en-uzun-bisiklet-yolu-bisikletcilerin-gozdesi-oldu-41573673

Avrupa’yı baştan uca saran örümcek ağı bisiklet yollarını bilmeyen Türk halkına kesik kesik yamaları bisiklet yolu diye yutturmak kolay oluyor. Bir çok Türk tipi iş gibi bisiklet yolumuz da Türk tipi. Oysa gerçek bisiklet yolu şehirleri kan damarı gibi sarar. Nasıl damarlar birbirine bağlanmazsa işe yaramaz sahile yol yapmak da damarların sadece ayakta olduğu sahte bir bedene benzer.

Fransa turunun 2020 versiyonunu akılda tutacak diğer büyük olay ise küçük Slovenya’nın çıkardığı iki bisikletçinin rekabeti değildi.
Turun 18.etabında finişe kol kola giren iki takım arkadaşını, dünyaya yolladıkları görsel evrensel karelerden biri oldu.

Ekvadorlu şampiyon Carapaz, tur galibiyetini Polonyalı takımdaşı ve ona nazaran bir işçi olan ve asıl görevi şampiyonlara destek olmak olan Polonyalı Kwiatkowski’ye ikram etti.

Kazananı güç belirlesin demeyen bu iki insanın; kol kola bitirdiği yarış, kazanmanın her zaman birinci gelmek demek olmadığını izleyenlere (bir kez daha )gösterdi.

Analiz, Veysi Dündar 20.9.2020

Haşmet Babaoğlu İki Tekere Karşı(*)

 –

(*)27 Temmuz 2018’de yayınlanmıştır.

İktidarın her yaptığı faaliyeti olumlamak için yazılı ve görsel medya personelinin davranışları sıkça gündemde yer alıyor. Bu kadın ve erkeklerin yazıp çizdikleri aslında kendi dar çevreleri dışında çok fazla anlam ifade etmiyor. Ne yazıp çizdiler ise, bir şekilde standart iktidar jargonu içinde algılanıp ona göre muameleye mazhar oluyor.

Misal “ver mehteri” deyip bütün sosyal siyasal meseleleri çözen de var. Dış mihrak, baronlar, faiz lobisi terennümü ile beğenmediği her gelişmeye kulp takan da. Bu kadronun hedefinde veba ile malul HDP ve benzeri kesimler olunca işleri daha kolay. FETÖ, Adnan Hoca vs de aynı kolay hedeflerden.

Herkesin üzerinde muvafık olduğu bu genel kara keçiler gibi kolay lokmalar, bu kadrolarca işlerin bu hale gelinmesinin alt yapısı irdelenmeden ezber ve şablon yazılarla tabir caizse avlanıyor. Bu gazetecilik görünümlü orta oyunu gösterisi arka plandaki reklam paylaşımının; iktisadi tablosu akılda tutulup, olağan demokrasilerde eleştiri hak etse de, memleketin Orwellian ortamında bir şekilde kanıksandı.

Buna rağmen bu kadroların bitmek bilmez göze girme çabası akıllarının ermedigi sulara girince acayip neticelere varıyor. Konumuz Haşmet Babaoğlu. Babaoğlu etrafta yeterli muhalif bulamamış olmalı ki, durup dururken bu defa Eurosportun bisiklet yorumcularına kılıcını savurmayı uygun bulmuş.

Babaoğlu attığı twitte ayrıca muhatapları gezici ve solcu ortak paydasında tanımlayan son derece orijinal bir tespit de ortaya koymuş. Ömürlerini bisiklete vakfetmiş insanları bilmediği anlaşılan bisiklet terimi ile sözde eleştirmiş…!

180 bin twitter takipçisinden bisiklet sporunu bilen kaçından beğeni aldı bilinmez, lakin turun ilk günlerinde kaleme aldığım yazıdaki belirlemelerden nasibine düşen miktar acıyı aldığı su götürmez.

Bu acı öyle bir gözü karalığa yol açmış ki iktidarın tarım politikalarını beğenmeyen çiftçilerin turu sabote etmek için samanlarla yolu kapamalarına müdahale eden polis nedeniyle turun teknik tabirle “nötralize” olmasını anlayamamış ve bu ifadeyi kullanan yorumcuları olayı hafife almakla ve tam yansıtmamakla suçlamış.

Polislerin bisikletçilere dahi zarar veren bu tavrını eleştiren yorumcuları dinlemediği ya da bir sebeple yarım dinlediği aşikar. Bisiklet terminolojisi kifayet etmediği için bir de bisiklet ahalisinin kendisini tiye almasına yol açıyor. Buna karşılık henüz bir yanıt yok ama bildiğiniz gibi su geçirmeyen sağlam malzemeler var.

Babaoğlu ayrıca durumdan vazife çıkarıp Eurosport yorumcularına da saldırabiliyor.

Ancak kendisine iyi bir haberim var: Türk çiftçisi Cumhurbaşkanlığı turunda yola saman döküp turu sabote etmez. Dolayısı ile Türk polisine de müdahale gereği düşmez. Neden diye soracak olursanız, samanı ithal eden çiftçimiz dolar 5 lirayı bulmuşken hayatta samanı israf etmez.

Pedallamazsak Düşeceğiz(*)

(11 Temmuz 2018’de yayınlanmıştır)

Biz seçim, geçim, rejim tartışmaları içinde dünyayı, ümmeti, milleti kurtaralım diye didinirken, Fransa’da müthiş bir organizasyon hiç de sessiz sedasız olmayan bir şekilde devam ediyor. Fransa Dünya Kupası finaline giderken Fransa Bisiklet Turu da 4. etabını devirdi.

Bisikleti sünnet çocuklarının eğlencesi olarak algılayan bir toplum olarak Fransa Bisiklet Turunu çok da takip etmediğimizi biliyorum. Ama eden ediyor. Hele ki Eurosport kanalında muhteşem bir anlatıcı kadrosu ile canlı canlı sunuluyor ki tadından yenmez.

Caner Eler, Sarper Günsal ve Berkem Ceylan bir taraftan bisiklet sporuna bir taraftan tura diğer taraftan da kültüre sanata tarihe dair adeta bir ziyafet sunuyor seyredenlere. Hafta sonunun sıcak baskısında evde oturmanın tercih edildiği günü adeta bir festivale çevirdiler.

Einstein’in “Hayat bisiklete binmeye benzer, pedal çevirmezsen düşersin” sözünü iyi bilen bu üçlü hayatı bisikletin iki tekeri üstünde bolca deneyimledikleri ve Eurosport gibi fazlasıyla havuzdan bağımsız bir platformda oldukları için arada ülke gidişatına dair saptamalarla da zenginleştirdiler sunumlarını.

Önce Cumartesi havuz basınını “paçavra gazete” olarak tanımlayıp gönüllere taht kurdular. Sonra “Bu da mı gol değil?” deyip Daily Sabah’ın Çorlu Kazasının hemen ardından dünyadaki çeşitli kazalardan yaptığı kolajı ifşa ve rezil ettiler. Malum Daily Sabah acı kazanın etkisini hafifletme saikiyle bu kabul edilmez günaha tasallut etmişti. Allah günahını affetsin.

Umarım bu üçlünün sadece gerçeği ifadeden ibaret bu saptamaları fincancı katırlarını ürkütmemiştir. Eurosport’un Türkiye’yi terk etme niyeti falan yoktur. Basın organı özelliğini yitirmiş gazete görünümlü yapıların sadece durumlarını tespitten yine türlü mağduriyetler türetilmez.

Türkiye’de duble yollarla övünen iktidarın hiçbir yola bisiklet yolu eklememesi, metrekaresi 10-30 bin dolara ev satılan şehre 1 metre bisiklet yolunun çok görülmesi (kimse sahil yolundaki dolgu alanlarını bisiklet yolu diye lanse etmesin, dünyanın orta gelişmiş ülkelerinde böyle bir bisiklet yolu mantığına sesli gülerler) aslında belki de bugün gittikçe derinleşen envai çeşit krizin de kökenine dair yalın bir durumu işaret ediyor.

Herhangi bir Avrupa şehrinde bisiklet bir ulaşım aracıdır. Bizde ise sahil yolunda bile bisiklet yolu (Boğaz kıyısını kastediyorum) yapacak akla dahi ulaşılmadı. Şehrin haraç mezat gökdelene betona teslim olduğu bu kaynakların harala gürele aktığı dönemler bisiklet yolu için bir çabayı çok gördü.

Bisiklet insanın sadece kendi gücü ile yol almasına imkan veren, bir diğer ifade ile suyla çalışan bir aygıt. Bisiklet iki teker üstünde egzos üretmeden ilerlemenin imkanı. Bisiklet dünyayı üzerinde dolaşıp sadece kaslarınızı kullanıp gezebileceğiniz yegane araç.

Fransa bisiklet turunu izleyin. Bisikleti sevmiyorsanız da izleyin. Bir ülke kırsalı nasıl bu kadar iyi korunmuş, şehirler betonlaşmamış, tarih nasıl muhafaza edilmiş fark edin. Avrupa’nın bizi kıskandığı her ne ise siz bisiklet turu izlerken bulursanız bana da haber edin.

Ben Fransa’yı, Fransa bisiklet turunu kıskanıyorum.

Bugünlere dair umutsuzluğa düşenlere bir de Sir Arthur Conan Doyle sözü hatırlatmakta fayda var: “Heyecanların azaldığı, günün karanlık gibi göründüğü, çalışmanın monoton hale geldiği, umut etmenin çaresiz kaldığı anlarda, bisikletine bin ve yollarda gezintiye çık, yaptığın sürüş dışında hiçbir şey düşünmeksizi

Otoyol Fiyatlarında Matematik Tutarsızlığı(*)

(*) 5.8.2019 tarihinde yayınlanmıştır.

Bizim için İstanbul’dan Ankara’ya ve Ankara’dan İstanbul’a giden iki otobüsün hızlarına göre hangi km’de karşılaşacakları bir matematik problemi idi.

Matematiği ilk öğrenimde öğrenmiş efsane bir kuşağız biz. Dolayısıyla içler dışlar çarpımını, orantıyı biliriz.

Türev integral lise konularıdır ve biraz kasar. Ama orantı unutulmaz; daima zihindedir.

Farklı hızlarda iki aracın İstanbul-Ankara arasında hangi saatte karşılaşacağını bulmanız için bilinmesi gereken mühim detay iki şehir arasındaki mesafedir.

Problemi çözmek için İstanbul-Ankara arasının 500 km olduğunu bilmek şarttır bir diğer ifade ile.

Matematik yardımıyla sadece hızı hesaplamazsınız.

Mesela İstanbul-Ankara otoyolu için 25 TL ödeyen bir aracın bir başka otoyol için kaç para ödemesi gerektiğini de hesaplayabilirsiniz kolayca.

Mesela 300 km’lik yeni açılan İstanbul-İzmir otoyolunun kaç para etmesi gerektiği bu hesaba göre 3’ün 5’e nispetinin X’in (X burada İstanbul-İzmir Otoyol ücreti oluyor) 25’e oranı olması gerekir. İçler dışlar çarpımı yaptığımızda neticeyi 15 olarak buluruz.

Fakat o da ne?

Bizim 15 hesapladığımız ücret tam 256 TL.

Gözlerimize inanamıyoruz. Matematik kurallarını yeniden yazıyoruz. Sonuç değişmiyor.

Yol aynı yol, ülke aynı ülke, asfalt aynı asfalt, zift aynı, bitüm aynı, trafik işareti aynı.

Farkı ne peki? Tabii ki fiyatı. Bir de inşa edeni.

Zamanda yolculuk mümkün olsa ve Anavatan Partisinin yenilmez armada olduğu günlere gitme imkanı olsa muhtemelen Özal ya da Mesut Bey hiç tereddüt etmez o zaman 3 lira olan otoyolu en az 30 lira yapardı.

Muhtemelen zamanında bunu yapmadığı için Mesut Yılmaz kendi kendine hayıflanıyordur.

Bir düşünün, iktisadi krizin tarihe gömdüğü ANAP eğer 1982’den 1990’ların başına kadar yönettiği ülkede İstanbul-Ankara otoyolundan bugün İzmir için talep edilen ücrete muadil ücret almış olsa, muhtemeldir ki, başına gelen krizleri çok daha iyi yönetirdi. En azından ömrü daha da uzun olurdu. Aynı şey takip eden başta Doğru Yol olmak üzere iktidarlar için de geçerli.

Devletin vazifesi olan yolu, köprüyü, hastaneyi yapıp fiyatını üç otuz para yapmak belli ki akıllı işi değilmiş. Bugünün yollarından köprülerinden geçmek ciddi cesaret istiyor. Aynı Boğaz’ın üstünden 1974 model köprü ile geçmek son model köprüden kat be kat ucuz.

Peki nasıl oluyor da oluyor?

Ülke aynı, malzeme aynı, işlev aynı da fiyat neden bu kadar farklı?

Cevabını herkes biliyor, biz burada tekrar etmesek de olur. Lakin yine de içimize sinmiyor. 

Reklam

Bana ya da herhangi bir kişiye, eski Türkiye’nin bedavadan az paraya geçirdiği köprülerin, yolların yeni Türkiye’de ateş pahası olmasınının hakkaniyetini anlatamazsınız. Burada iki ihtimal vardır: Ya eski Türkiye’nin yöneticileri saf ve hesap bilmezlerdi ya da günümüzün yöneticilerinde insaf sükuta uğramış.

Hiçbir matematiksel ve mühendislik mantığına sığmayan orantısız fiyat farkının, mevcut siyasi ikitdarın geçmişi kötüleme diskurunu paramparça ettiği kanaatindeyim. Sadece otoyolları halka ödetmede gözümüze sokulan bu fark bunun için kafidir.

Sadece yolu kullananlardan para alınsa ve bütçeden bu iş için garanti verilmese iktidarı ayakta alkışlardık. 

Ama geçenden 10 akçe ve geçsin geçmesin herkesten yine aynı 10 akçe talep edilen sistemi değil ilk öğrenim matematiği, okul öncesi müfredatı bile kabullenmez.

“Matematikte bir şeyleri asla anlamazsın, sadece onlara alışırsın” der John von Neumann…

İstanbul’dan aynı anda yola çıkan ve biri İzmir’e 300 km diğeri Ankara’ya 500 km yol giden iki araçtan biri 256 lira, diğeri 25 lira verecekse ilkokul talebeleri bize basit bir soru soracaktır?

Bu soruya Türkçede: ‘Neden?’ diyoruz.

‘Neden’ diye sormayı bilen herkesi hep beraber “Neden?” demeye davet ediyoruz.

1 Avro = 9 TL

Madeni paralar: 1 Euro (1st map) (Finlandiya) (Euro) WCC:km104

Euro/TL kuru tam 9 lira oldu.
Almanya’dan Yunanistan’a, İtalya’dan Slovakya’ya, 11 santim/sent Euro ile, 1 lira alabilirsiniz. Avrupa’daki vatandaşlarımızın ortalama 5 bin Euro’luk işçi maaşı Türkiye’de tam 45 bin TL ediyor.
45 bin lira bir asgari ücretlinin yaklaşık 2 yıllık maaşı.
Bir Türk dünyaya bir Alman işçi 24 Türk işçiye bedel.
Hadi asgari değil de azami 5 bin alsın işçimiz, o zaman da bir Alman 12 işçi gücünde.

Berat Albayrak dolar artacak diyenlere bundan sadece 18 ay önce şöyle sesleniyordu :
https://www.youtube.com/watch?v=v4YOFJaXb_w

Şimdi dolar artınca başka bir söyleme geçti. Bu yüksek kurla dış açığımızı kapatacakmışız.
Nasrettin Hoca’nın merkepten düşüşten sonraki ifadesi gibi. “Ben zaten inecektim”. Arada bir farkla Nasrettin Hoca gariban Karakaçan’ı ile, “Gazi Koşusunu kazanacağım” dememişti.

Hep söylerim Erdoğan tavla şampiyonudur. Sadece kendi zarlarını kullanır ve zarların 6 yanında da 6 yazması dışında bir sorun yoktur.
Ancak Berat beyde bu zarlardan yok.
Hadi Kemik diye sallayıp, düşeş yerine hepyek gelince birden düşük kurun faydalarını anlatmaya başladı.
Biz de ağzımız açık dinliyoruz.

Yunanistan ile aramız bozuk diye sevinmek lazım. Maazallah geçen senelerdeki gibi adalara gidiş serbest olsa, Türk Liralarını götürmek için tıra dorseye ihtiyaç duyacaktık.
Yunanlılarsa ceplerine koyacakları 25 (225 TL eder) Euro ile Edirne pazarını talan edip, üzerine güzel bir ciğer yiyip, Keçecizade bademini de zulaya attıklarında emin olun, Kestanelikten evlerine minibüs parasını da bozuk para ceplerinde bulmakta zorlanmayacaklardı.
Aynı 25’in TL versiyonu ile yani 2,5 Euro ile Türk vatandaşı bırakın alışverişi, komşu Yunan köyünde kahve dahi içemez.

AKP’nin 2015’ten beri hak etmediği iktidar koltuğuna kendini Japon yapıştırıcı ile bağlamasının acı sonuçları bunlar.
Halkın genelinden kabul görmeyen, zorlama hayat memat stratejileri ile var olan, “beka ittifakı” en büyük hasarı ekonomiye verdi.

Türk parası serbest düşüşe geçerken faizler ise bunu telafi edemese de ekonomik aktiviteyi üzecek kadar yükselme eğiliminde.

Ekonomide başarısızlık olarak tanımlamanın bu kavrama haksızlık olacağı bir istikrarsızlık modeli ile yüzyüzeyiz.
Zavallı Sisyphos misali sırtımızda kaya dağı inip çıkıyoruz.
V şeklindeki ekonomik iyileşmenin sağ tarafında belli ki ayvalık zeytinyağına bulanmış bir yol var; çıktıkça yuvarlanıyor, yuvarlandıkça kafa göz ne varsa gidiyor.

Geçmişin yüksek enflasyon istikrarından bin beter bir durum var. Ekonomik tahtıravelli, inip çıkıyor, döviz basamakları zıplayarak çıkıyor. Buna karşılık istatistiklerin hesapladığı enflasyon ne dövizi ne de faizi takip ediyor.

Eskiden enflasyon, kur ve faizler arasında öngörülebilir bir ilişki varken, şimdi birincisi sabitken ortadaki uzaya sondaki atmosfere dokunuyor.

İşin en tuhaf yanı ise her açıdan sorunla dolu bir tabloyla yüzleştiği halde iktidarın büyük bir pişkinlikle herşeyin ne kadar normal olduğuna inanmamızı beklemesi.

Halkından İstanbul’da kırmızı kart yiyen bir TC hükümetinin, bunu bir güvenoyu tazeleme ihtiyacı olarak görmemesi, siyasi nezaketsizlikten öte demokrasinin alfabesine olan uzaklığı işaret ediyor.

2018 seçimlerini almak için feda edilen ekonomik altyapının bir daha dikiş tutmayan hali, 2019’daki ağır mağlubiyetle kendini açık etmişti. Buna rağmen sadece şekli bir seçim demokrasisinden öte bir algıyı haiz olmaması iktidarı ferasetizliğe mahkum ediyor.

Türkiye’de hiçbir siyasi iktidar bu kadar başarısızlığa kurdaki bu akıllara ziyan devalüasyona dayanamazdı.
Bu AKP için övünülecek bir durum değil. Bu Türkiye’de AKP’yi sıfırdan zirveye taşıyan demokratik olgunluğun nasıl istismar edildiğinin açık ve net bir delili.

AKP’nin tüm kusurlarını aşan bu halin müsebbibi olarak demokratik teamüle verdiği zararın telafisi güç olacak. Ekonomideki hasarın giderilmesi önce demokrasinin gerçek anlamını benimsemekle mümkün olacaktır. Bunun için yine güzel bir boy aynasının önünde kendini izlemesi gereken, iktidar blokundan başkası değildir.

Analiz, Veysi Dündar 18.9.2020

İtikadi Bir Sıkıntı ve Solcu Olamamak


İsrail-Filistin meselesine müzik üzerinden çare arayan Barenboim-Said dostluğunu anımsatmaya çalıştığım yazıda yeri gelmiş John Lennon’un meşhur “Imagine” şarkısına da gönderme yapmıştım.
Bilmiyorum sözlerine çok değer verdiğim siyasetçi dostum bu referansı da dahil etti mi ama, bana yönelik olarak yazılarımda “itikadi ve fıkhi sıkıntıların” bulduğunu ifade etti özel bir mesaj kapsamında geçen hafta. Öte yandan bir diğer dostum da yine bana dair
“solcu olmamama” rağmen yazılarımı sıkça paylaştığını ifade etti.

Siyasetin tahmin edilecek iki uç yelpazesinden gelen bu yorumlar aslında tam da istediğim şeyleri yapabildiğimi ya da en azından o yolda olduğumu bana ikna etti.
İtikadi ve Fıkhi açıdan sıkıntılı yazılar yazdığımı düşünen dini kaygıları yüksek dostum ve solcu olmadığım halde yazılarımda ilham bulan solcu dostum. Bu ikisi arasında bir yerde duran bendeniz.

Hadi o zaman sözü John Lennon’a vereyim : https://www.youtube.com/watch?v=YkgkThdzX-8
Hayal Et
Cennetin olmadığını hayal et/ Denersen bu kolay
Altımızda cehennem yok/ Üstümüzde yalnızca gökyüzü
Hayal et bütün insanlar/ Günü yaşıyorlar
Ülkelerin olmadığını hayal et/ Bunu yapmak zor değil
Öldürecek veya uğruna ölünecek bir şey yok
Ve din de yok/ Hayal et bütün insanlar
Hayatı barış içinde yaşıyorlar
Sen/ Benim hayalci olduğumu söyleyebilirsin
Fakat ben yalnız değilim
Bir gün bizimle birleşeceğinizi umuyorum
Ve bütün dünya bir olacak
Hayal et mülkiyetin olmadığını/ Yapabilir misin merak ediyorum
Açgözlülüğe ve açlığa ihtiyaç yok
İnsanlığın kardeşliği/ Hayal et bütün insanlar
Bütün dünyayı paylaşıyorlar
Ve bütün dünya bir olarak yaşayacak

Lennon’un bu şarkısını ve tabii sözlerini Pazar yazısına taşıyarak her iki dostumu doğrulamaya devam ediyorum.
Belli ki; itikat-fıkıh ve solculuk fazlasıyla mülkiyeti tabi kavramlar.
En azından itikatlı, fıkhi ve solcu olanlar için bu böyle.
Benim itikadım var, ben fıkha itibar ederim, solculuk bir vicdanlı olma halidir demek yetmiyor.
Tekelcilik hayatın her alanına yayılmış durumda. Köşeler belli ve sıkıca törpülenmiş. Öyle keskin kenarlar var ki köşegenlerde, bırakın kendinizi bunlara uydurmak, biraz zorlasanız batıyor, daha zorlasanız deliyor.

İtikat için sınırlar belirlenmiş ve onun dışına çıktığınızda size dair yargılar net. Solculuğun ise çoktan kimlere ait olduğu tayin edilmiş. 5 vakit namaz kılmak,30 gün ramazan orucu tutmak İslam’ın nasına uymak, solculuğa mani ve itikat içinse pranga hükmünde.

İslamcılıktan solculuğa bu ülkenin en mühim derdinin birey olamamak olduğunu düşünüyorum. Birey olamamak ve birey olmaya çalışanları da vasata tabi tutmak.

Osmanlı’nın 600 yıllık kapıkulu anlayışı mı bizi bu hale getirdi, Kemalizmin o doktriner devlet anlayışı mı, Soğuk savaşın anti komunist söyleminde bir araya gelen reaksiyoner cephe mi, yoksa son 25 yıla damga vuran ve gittikçe otoriterleşen tek tip insan üretme gayesindeki AKP tarzı siyaseti mi? Yoksa hepsi mi?

Hep bir dünyayı kurtarma mecburiyeti içinde herkes. Hem dünyayı hem de sizi kurtarma telaşı var. Yolu o kadar iyi biliyor ki sizden sadece elini tutmanızı bekliyor. Gerisi kolay. Kapa gözünü ve kendini teslim et. Kimin ne söylediğinin ya da nasıl söylediğinin önemi yok, kodlar ve göstergeler var, sınırlar var. Bu sınırın içinde kalman gerekiyor ki adını soyadını ve ideolojini herkes anlasın.

İtikadın tanımında detaya girsem muhtemelen bana uyarı yapan dostumu daha da gücendireceğim. Hem itikaden sıkıntılı yazılar yazıp hem de itikadı tanıma yeltenen biri olacağım. Lakin bir cümle etmeden de geçmeyeyim. İngilizcesi “belief” olan itikatın anlamsal kökünde iki eski Yunanca sözcük var. Bunlar “pistis” ve “doxa” Güven ve kabullenme. Ortodoks sözcüğünün kökeninde de doxa var. İster Müslüman olsun ister Hristiyan itikadı haiz herkesin güveninden ve kabullenmesinden şüphe etmemesi gerekiyor. İtikadın kökenindeki bu iki kavramın etrafında ise bireyin dünyası şekilleniyor.

İtikaden sıkıntılı olmak aslında müthiş bireysel bir tanımlama yukarıdaki tanım çerçevesinde. Herhalde benim hiçbir zaman cesaret edemeyeceğim kadar da iddialı. Çünkü bir insanın güven ve kabullenme seviyesine, onun dine duyduğu samimiyete dair fikir beyan ediyorsunuz. Senin itikaden sıkıntılı sözler ettiğini görüyorum demek, senin güvenin az, senin kabullenmen yetersiz demek gibi bir şey. İster istemez akla geliyor sorular, Münkir ve Nekir gelip bana sorduğunda sufle vermek için yanımda siz mi olacaksınız diye.

Yanlış anlaşılmanın sularında gezmek istemem ama benim için dinin rolü de yeri de o hesap günü sadece benim vereceğim, benim verebileceğim yanıtlara dair hazırlık yapmaktan ibarettir.

Avustralya’dan Antartika’ya yağmur ormanlarının en ulaşılmaz noktasından kimsenin adım atmadığı ıssız dağ köylerine kadar Allah’ın mesajını duyabilecek herkesin beyninde ve kalbinde “güven ve kabullenmeden” ari bir itikat temeli olmayacağına inanıyorum.

Eski Mısır’dan Sümer’e kadar tarihin perspektifinden uzak kalanlara da bu mesele de ciddi bir tarih okuması tavsiye ediyorum.

Dindarlık da solculuk da tahsisli tapulu mülkiyet vesaikini haiz değildir diye düşünüyorum.

Yazıları değil ama şiirleri sarhoş eden İsmet Özel’in dizelerindeki gibi :
West Indies, Kızıl Elma, İtaki, Maçin!
Uzun yola çıkmaya hüküm giydim.
Beyazların yöresinde nasibim kalmadı
yerlilerin topraklarına karşı şuç işledim
zorbaların arasında tehlikeli bir nifak
uyrukların arasında uygunsuz biriyim
vahşetim beni baygın meyvaların lezzetinden kopardı
kendime dünyada bir acı kök tadı seçtim
yakın yerde soluklanacak gölge bana yok
uzun yola çıkmaya hüküm giydim.

Uzak nedir?
Kendinin bile ücrasında yaşayan benim için
gidecek yer ne kadar uzak olabilir?
Başım açık, saçlarımı ikiye ortadan ayırdım
kimin ülkesinden geçsem şakaklarımda dövmeler beni ele verecek.
cesur ve onurlu diyecekler halbuki suskun ve kederliyim
korsanlardan kaptığım gürlek nara işime yaramıyor
rençberlerin o rahat ve oturmuş lehçesinden tiksinirim
boynumda bana yargı yükleyenlerin utançlarından yapılma mücevherler, sırtımda sağır kantarı gizli bilgilerin, mataramdaki suya tuz ekledim, azığım yok
uzun yola çıkmaya hüküm giydim.

Bir hayatı, ısmarlama bir hayatı bırakıyorum
görenler üstünde iyi duruyor derdi her bakışta
askerken kantinden satın aldığım cep aynası
bazı geceler çıkarken uçarı bir gülümseyişle takındığım muşta gibi lükslerim de burda kalacak
siparişi yargıcılar tarafından verilmiş bu hayattan ne koku, ne yankı, ne de boya
taşımamı yasaklayan belgeyi imzaladım
burada bitti artık işim, ocağım yok
uzun yola çıkmaya hüküm giydim.
Veysi Dündar 9.12.2018

Başvekil’in Son 24 Saatine Dair

(17.9.2018de yayınlanmıştır)

17 Eylül 1961’in yıl dönümündeyiz. Sn. Erdoğan’ın sözleri ile; “Menderes ve arkadaşlarını darbe mahkemelerinde yargılayanlar, milletimin vicdanında mahkûm oldu.” Bu söze katılmamak mümkün mü? Öte yandan Erdoğan’ın birlikte ittifaka durduğu MHP (bazen Mehape de oluyordu eski zamanlarda) ebedi lideri Alparslan Türkeş 27 Mayıs darbesini Türkiye’ye duyuran isimdi.

15 Temmuz günü yanılıp da birliğine giden askerler hapiste 2.yılı doldurdu. Ancak 27 Mayıs darbesinin sözcülüğünü görevi gereği yapmış Alparslan Türkeş’in banisi olduğu MHP Cumhur İttifakının paydaşı.

Tarih bazen çok yakın bazen çok uzak.

27 Mayıs darbesini eleştirmek kolay, çelişkileri açıklamak zor.

Aslında yanıt son derece basit. Tarih tarihçilerin işidir.

Onlardan bugünün siyasetine hasat yapmak son derece tehlikeli sularda yüzmektir.

Benim sinema maceramda içime ukde bırakan proje Menderes’i resmetme gayretim olan “Başvekil Son 24 Saat” idi. Fragmanda Menderes’i ben canlandırmıştım.

Rahmetli Aydın Menderes ile de üzerinde tezekkür ettiğim projeyi maalesef ki kaynak yetersizliğinden hayata geçirmiş ama tamamlayamamıştım.

Projenin fragmanını bu vesile ile paylaşıp en azından konuya dair gönlümüzün kırıklığını dosta düşmana anlatayım istedim https://www.dailymotion.com/video/xf0rox.

27 Mayıs’ın bayram olarak kullanıldığı günler geride kaldı. Hürriyet ve Anayasa bayramı idi. 27 Mayıs Anayasası özgürlükçü içeriğine karşın üzerindeki idam gölgesinden kurtulamadı. Darbeyi yapan askerler 10 yıl içinde anayasa için bol elbise demeye başladılar. 12 Mart’ta budayıp 12 Eylül’de kökten kestiler, 27 Mayıs anayasasını. Hala elimizdeki yegan evrak 12 Eylül’ün anayasa kitabı. Hani fırlatılınca kriz çıkaran cinsten.

Tevafuka bakın bir zamanlar krizleri dış güçler çıkarmıyormuş, anayasa kitabının fırlatılmasından kriz çıkıyormuş.

Dün devreye giren bir düzenleme 1.1.2023’e kadar şirket bilançolarında kur zararının yansımamasını dikte etti. Muhasebenin temel ilkelerini https://www.ismmmo.org.tr/Mevzuat/I-Muhasebenin-Temel-Kavramlari—4003 yerinden oynatacak bu düzenlemeyi duyururken tek merkezde yazıldığı belli olan bir ifade yer alıyor:
“Dolar merkezli ekonomik saldırı operasyonuna karşı, Türk Lirası’nı ve reel sektörü korumak için” …. http://ekonomi.haber7.com/ekonomi/haber/2712738-kur-kalkani-geldi-1-ocak-2023e-kadar
diye devam ediyor açıklama.

Elbetteki kur artışının sonuçlarını yönetmek elzem ama bunu kanunlarla yapıp işin özünü aynı bırakmak, halının altını bir daha kimsenin halıda gezemeyeceği kadar da doldurmak manasına geliyor.

Menderes elbetteki 1961’de asılmasa 50 yıl daha ömrü olmazdı. Onu asanların değil, onun anıt mezarı var. Lakin Menderes’in devlet geleneği dahilinde sorumlulukları üstlenme, yönetme ve yerli yerinde tahlil etme konusunda mevcut siyasetçilere vereceği çok ders olduğu kanısındayım.

Siyasetçiler hatalarını sandıkta kaybederek ödemeliler.

27 Mayıs’ın acısı ve anısı aradan geçen onca yıla rağmen taze. Ülkemiz yaşanan onca acıya rağmen hala tam bir istikrara kavuşamadı. Hele ki içinde olduğumuz ekonomik krizin daha başında olduğumuzu bilmek, bizi geleceğe dönük konularda daha da karamsar yapıyor. https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2018/09/15/ugur-gurses-daha-krizin-basindayiz/

Siyasi iktidarın geçmiş hataları iyi etüd etmesi gerekiyor. Hele ki yazının girişinde belirttiğim üzere geçmiş ve bugün arasındaki köprüleri kurarken çok daha fazla hassasiyet gerekiyor.

Ben bir gün; “Başvekil’in Son 24 Saati”ni çekmeyi başarmak istiyorum.
Bu sadece halk iradesini temsil eden bir siyaset adamına olan saygının ifadesi olmayacak.
Bu aynı zamanda Türkiye’nin 1960’da yaşananları bunun taraflarını bugüne olan bağlarını anlatmak için de fırsat olacak.
Bunu yapabilirsek bir daha darbelerin olmayacağına inanç duyabiliriz.
http://www.ocakmedya.com/genel/2018/09/16/erdogan-menderes-ve-arkadaslarini-darbe-mahkemelerinde-yargilayanlar-milletimin-vicdaninda-mahkum-oldu/
Veysi Dündar 17.9.2018

Lozan’ı Beğenmeyenlerden Vize Muafiyeti İstiyoruz

 –

27 Temmuz 2019 da yayınlanmıştır(*)

3

Reklam

“Atatürk çok iyi idi ama İsmet Paşa var ya. Ah İsmet ah..” Bu söylemin nedense Lozan’ın 97. yılında bir tekrarı ile müşerref olduk. Bayram seyran değildi ama maksat İsmet Paşa’ya ve oradan CHP’ye atış yapmak olsun. Malum İstanbul’da 800 bin fark yemek ağır yemek yemeye benzemiyor. Soda içsen olmaz. Gazoz hiç olmaz. O yüzden Lozan’ın yıldönümü vesile oldu.

CeHaPe zihniyetine dair twitter konferansı ve seminer dizisi takip ettik. Mesela Burhan Kuzu bize Batum’u Lozan’da kaybettiğimizi anlattı. 

Batum’un o dönem Rusya’ya ait olması ve Rusya’nın Lozan’a taraf olmaması falan da kıymet taşımıyordu. Rusya ya da o zamanki SSCB katılmadığı anlaşmadan koca Batum’u alıp dönmüştü.

CeHaPe solcu olduğu için muhtemelen Batum’u anlaşmanın tarafı olmasa da SSCB’ye layık bulmuş olmalı. Siz bakmayın 93 harbinde Batum’un Ruslara geçtiğine. Onlar hep kitabi bilgi. Twittter profesörü Hocadan daha mı iyi bilecek tarih yazarları. Hatta Batum belediyesi de kendine danışman olarak Burhan beyi seçmediği için Lozan’da başlarına gelenden haberdar değil.

Lozan’da İsmet Paşa’nın beceriksizliği ile topraklarımızı adalarımızı kaybetmişiz ya, insan ister istemez soruyor İsmet Paşa’yı oraya gönderenin hiç mi suçu yok? Muhtemelen günümüzde öyle oluyor ki, İsmet Paşa’nın keyfine göre anlaşma teatisi yaptığını zannediyorlar.

Atatürk 4 yıl gece gündüz savaşıp kazandığı zaferin neticesinin yazıldığı konferansa İsmet Paşa’yı muhtemelen ‘git kafana göre takıl gel’ diyerek yollamış bu mantıkla. Demek ki sistem şimdi böyle işliyor.

Diplomatlar ülkemiz adına imza ettikleri anlaşmaları kimseye sormuyor, akıllarınca doldurup geri geliyor anlaşılan.

Zaten şüphelenmiyor değildim. Mesela bu Doğu Akdeniz petrol arama mevzusunda bir şekilde Türkiye’nin geçmiş diplomatik eksiklerinin ve konuya vaktinde müdahale etmemesinin rolünden söz ediliyor.

İncelemek lazım..

Reklam

Atatürk’ü hafife alıp hayatlarının en unutulmaz hayal kırıklığını yaşayan ülkeler bunun bedelini ağır biçimde ödediler. Atatürk’ün diplomasi anlayışını eleştirip İsmet Paşa üzerinden Lozan’ı sorgulayanlar bakalım hangi hayal kırıklığını yaşayacak.

‘Kişi alemi kendi gibi bilir’ ya, belli ki, Atatürk’ün kazandığı savaşın sonuçlarını berbat edecek bir diplomatı Lozan’a gönderebileceğini tasavvur edenler var. Sanırım İsmet Paşa’yı İsviçre çikolatası ya da bazıları gibi İsviçre saati meraklısı sanıyorlar.

‘İnsan alemde hayal ettikçe yaşar’ da, hayalin de sınırları olmalıdır. Lozan anlaşmasını beğenmeyenlerin yıllardır vize muafiyeti dahi sağlayamadığını biz biliyoruz da, kendileri farkında mı acaba ?

Çok sevdiğim bir laf vardır: “Kesb ile ta o kadar cehl olmaz, Cehlin ol mertebesi sehl olmaz.”

Türkçesi; “Bu kadar cehalet, çalışarak elde edilemez. Cehaletin bu kadarı kolay olmaz.”

Yani oluruna akışına bıraksan belki o kadar sıkıntı yok. Ama zorladıkça ortalık iyice karışıyor.

Yine de anlamadık diyene bendenizin aciz sözleri ile değil bizatihi Gazi’nin kendi ifadesi ile seslenelim o vakit :

“Lozan Barış Antlaşması, Türk ulusuna karşı, yüzyıllardan beri hazırlanmış ve Sevr Antlaşması’yla tamamlandığı sanılmış, büyük bir yok etme eyleminin yıkılışını bildirir bir belgedir.

Osmanlı tarihinde benzeri görülmemiş bir siyasal utku yapıtıdır!”