Canan Kaftancıoğlu Üzerinden CHP’ye Dair

Son dakika haberler... CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu'na  verilen ceza onandı - Son Dakika Flaş Haberler

Kaftancıoğlu’nun, “Mustafa Kemal dedi demedi” tartışmasına çekilmesi aslında, CHP’nin giderek iktidar için ne denli büyük bir dert olarak algılandığını gösterdi.
Hele ki Havuz Medyasının ilk defa bir CHP’liyle bu denli ilgilendiğine şahit olmamıza vesile olan Muharrem İnce’nin de pozisyon alması bu düşüncemizi daha da pekiştirdi.

İnce’nin, “19.23’de atacağım” diye aceleye getirdiği twit için duyduğu heyecan ile, mücadele kelimesini dahi yazamamasıyla; Türkçe özürlü hal alan twiti aslında bir çok şeyi özetliyordu.
İnce’nin Cumhurbaşkanı değil, kazanamamış adayı olduğunu anımsamaktan ısrarla kaçınması CHP’ye dair tartışmalara dair de gayet zihin açıcı oldu.

Canan Hanıma haksızlık yapıldığını düşünenlerse biraz tereddütle CHP’yi aşan bir hareket hayal ettiler. CHP’nin Türkiye’de muhalefetin önünde bir engel olduğunu ve aşılması gerektiğini söyleyenler oldu.
Bu aslında müthiş bir totolojiydi. Kendi kendini yalanlayan bir önermeydi. Çünkü Canan Kaftancıoğlu CHP’yi müzmin mağlubiyetlerden galibiyete taşıyan takımın kaptanıydı.

Canan Hanım bizatihi CHP’ydi. Ve bu CHP İstanbul’da AKP’yi abandone etmişti. Hem de 2 turlu seçimin 2 turunda da.
Türkiye’nin en örgütlü, en kabul gören ve en kalıcı muhalefetinin en büyük şehirdeki örgütünün başındaki kişiden söz ediyoruz.
CHP ile de olabileceğinin imkan ve ihtimal dahilinde olduğunu kanıtlayan ekibin temsilcisi. Buna Mansur Yavaş’ı, Ekrem İmamoğlu’nu hemen ekleyebiliriz.

AKP’nin haksız rekabetli siyaset oyununa rağmen, onu aşacak bir aklı ortaya koyan ekibin Kemal Kılıçdaroğlu’nun liderliğinde bir araya geldiğini düşünüyorum.

CHP’nin Türkiye’nin uzun yıllardır süre giden sağ iktidar sultasını aşmak için yeterli gelmeyeceğini iddia edenler bir bakıma haklıydılar. Ancak çelişki gibi görünen gerçek şu ki, CHP’den başkası da bunu başaramazdı.

CHP’nin yerine yeni bir oluşum kurmak değil, CHP’yi yeniden oluşturmak doğru tercihti. Bu tercihin başarılı formülü siyasi iktidarı o denli rahatsız etti ki, Canan Kaftancıoğlu’na yönelik algı operasyonunu hiç durdurmadan sürdürdüler. İmamoğlu’na tepeden bakarken, Yavaş’ı ise geçmişinden ötürü biraz daha toleranslı muameleye tabi tuttular.

Ancak CHP’den yansıyan görüntü bu ülkede dönüşüm için mihenk taşı olduğunu bir kez daha kanıtladı. İYİ Parti ve HDP arasında bir köprü rolü üstlenmek hiç de azımsanacak bir başarı değildi. CHP’nin 6 okunun aslında Demokratik bir ülkede uygun dozajda bir karışımla, ülkeyi yöneten ana ilkeler manzumesi olduğu gerçeğiydi bunu sağlayan.

Devrimci, Devletçi, Halkçı, Milliyetçi, Laik, Cumhuriyetçi olmanın uygun dozajından ve bireşiminden zarar gelmeyeceğini en azından ülkenin üretime dönük, gelişmiş yöreleri anladı.
AKP’nin yine CHP’nin 6 okundan 2’siyle kurduğu son 5 yıllık düzen ise Devletçi ve Milliyetçi baskının nasıl felakete yol açtığını gözler önüne serdi.

CHP’nin doğru formül ve dönüşümle iktidara alternatif olabileceği gerçeğini hep beraber gördük. Ülkede sivil toplumun gelişmemiş olması, siyasetin arkaik yöntemlerinin geçerliğini koruması bu gerçeğin altını daha da kalın bir kalemle çiziyor.

AKP’nin Devlet Bahçeli’yle beraber giderek Devlet partisine dönüştüğü bir ortamda, CHP duruşunu bunun tam karşısında konumlaması sayesinde İstanbul’u ve tüm büyük ilçeleri kazanıyor. AKP ortağıyla beraber çeperlere ve ülkenin üretimden uzak kesimlerine sıkı biçimde sarılıyor.

Canan Hanım üzerinden oluşturulmak istenen Atatürk karşıtı algısının, CHP içinde alıcı bulmaması Muharrem İnce’yi ve iktidar blokunu üzdü. Kaftancıoğlu’nun duruşundan umut duyan bir kesimse endişeyle CHP’nin tavrını gözlemledi.

Bence endişeye yer yoktu. Başarılı takım değişmez. CHP bundan sonra da üzerine koyarak gidecektir. Her zaman en doğru hamleler gelmeyebilir fakat az hata yapmak için ne gerekiyorsa yapılacağına eminim.

Analiz, Veysi Dündar 16.9.2020

Şaka Gibi : Fantezi Uğruna, Koca Gölü Kuruttular…

Kültür ve Turizm Bakanlığından 'Dipsiz Göl' açıklaması: Görevden  uzaklaştırıldılar

 –

16 Kasım 2019’da yayınlannmıştır

Müze müdürü, Mülki amirler bir araya geliyor tam 12 bin yıllık gölü inşaat temeline çeviriyorlar.

Sebep: Gölün dibinde hazine varmış. Gölün suyunu boşaltırsak altında hazineye ulaşabiliriz. Püskürmeyin. İlkokul çocuğuna sorsak olmaz denecek bir “proce”ye onay veren bir şehrin emanetçileri. Az daha güneyde olsalar kayyum olup belediyelerin de koltuğuna oturacak zevattan söz ediyoruz.

Fantezi görülen “proce”nin çağrışımları dehşetli. Bir düşünün bu adamların elinde yeterli kaynak olsa önce Haliç’i sonra İstanbul boğazını, daha sonra Marmara’yı Ege’yi Akdeniz’i akabinde okyanusu kazarlar.

Şaka mı, hayal mi, uydurma mı?

Kesinlikle hayır aynıyle vaki.

Hazine bulmak için 12 bin yıldır Allah’ın koruduğu suyu boşaltıp, ‘dipsiz gölü dipsiz çöle çevirenler’ işleri bitince de gölü tekrar şaşalla doldurma sözü vermişler. 

Boşalan petlerden yalıtım malzemesi yaparız.

Belki bu “proce” doğa koruma dalında dünya çapında ödül alır.

Ama şaşırıyor muyuz?

Allah’ın emanet ettiği güzelim İstanbul Boğazı dururken, Türkiye’nin en verimli tarım arazisini kazıp, ülkeyi karpuz gibi yaracak bir kanal hayal eden, en tepeden göl boşaltıp içinde altın arayana giden yol, çok da karmaşık değil.

Gayet kısa, net ve kestirme.

Galubeladan beri kendilerin Türk Wasp’ı yani Sünni Müslüman Türk gören Gümüşhane yöresinin güncel sakinlerinin kendilerini layık gördükleri bu kepazeliğin arkasında 4. yüzyıldan kalma bir hikaye var.

Wikipedia kapalı iken nereden öğrenmişler diye sorsak da işin ucunda parayı görünce muhtemel ki hepsi Roma Tarihi uzmanı kesilmiş Gümüşhaneli idareci ve girişimci zevatın.

Gayet havalı bir adı olan “15. Apollinaris Lejyonunun” hazinesini “düşük” zekalı kumandanlar bu göle dökmüş.

16 asır sonra süper zeki bir ekip bunu geri kazanmaya kendilerini adamış.

Reklam

Küçücük bir gölün içinde gemi falan yüzmeyeceğine göre, buraya hazine saklamak için insanın ciddi biçimde sorunlu olması gerek. Romalılar dünya üzerinde kurdukları hakimiyetin, hangi aşamasında hazinelerini çıkaramayacakları göllere atmaya karar verdiler bilinmez.

Bilinen o ki dipsiz gölün binlerce yılda terkip olan envali artık yok. Buzul gölünün yerinde çamur deryası kaldı.

Aslında ülke de bir dipsiz gölden dipsiz bir çöle ve bu çölde kendilerini imha eden insanların hikayesine dönüşmüş durumda.

Dün de bu defa Bakırköy’de siyanürlü bir aile boyu intihara tanık olduk.

İnsanlar hayatla baş edemiyor ve çareyi kendilerini sevdikleri ile beraber yok etmekte buluyor.

Bu adeta çölde görülen bir serap gibi sahte bir kurtuluş demek.

Gümüşhane’de gölün suyunu boşaltıp içindeki hazineyi arayacak kadar, gerçeklikten kopan akıl aslında hazinenin şu hikayede anlatılan yönünü es geçiyor.

“Baba oğluna tarlada bir hazine olduğundan bahseder ve oğluna tarlayı iyice bir sürmesini taşları temizlemesini öğütler. Oğlan bunu yaptığında tarladan öyle bereketli ürün alır ki adeta bir hazineye konar.”

Gümüşhanede Roma hazinesi arayanlar, aslında bu Roma geçmişinin turizm kapasitesini hayata geçirse ve bunu dünyada tanıtsa, yaratılacak turizm potansiyeli gölün binlerce yıllık suyuna kast edilmesine de gerek bırakmayacak.

Ülkenin en önemli gelir kaynağı olacak turizmin, parasızlıktan kırılan ve intihara sürüklenen insanlar da dahil olmak üzere ülkenin ekonomisine vereceği katkıları bir tek, ben mi görüyorum?

Oysa ki gerek politik iklimi sürekli gergin tutan iktidarın bu tercihi, gerekse turizm politikasının hala yerli yerine oturmaması, İstanbul gibi bir dünya güzel şehri bile yeterince turistten uzak tutuyor.

Biz hala İstanbul’u yeniden fethetme derdindeyiz. Ben bu tavrın ülke için ne kadar sağlıksız olduğunu yazıya dökmüştüm. 

Bu ülkenin fabrikaya, tarımsal üretime ve turiste ihtiyacı var.

Sanayi, tarım ve hizmet sektörlerinin bu ülke insanına vereceği çok şeyler var.

Bunlardan yeterli kazanımı sağladığımız söylenebilir mi?

Bunlardan başka bir toplumun para kazancağı bir alan zaten yok.

Bu kaygılar paylaşılmış olsa;

Dünyanın gelir eşitsizlik şampiyonasında ilk üçte olur muyduk?

İnsanlarımız ekonomik sorunları hayattan kopmak için bahane görür müydü?

Dipsiz gölü, dipsiz çöle çeviren tercihler ülkenin de iklimini çöle çeviriyor.

Ufacık bir maviyi dahi, griye çevirirken utançtan uzak durmak nasıl açıklanabilir?

Bir Romalı generalin söylediği üzere:

“Bu yapılan sol elle, sağ eli kesmek değilse nedir?”

Erdoğan’ın Danışmanı Kim?



Tayyip Erdoğan’ın sayıları binleri bulan danışman ordusuyla çalışmasına karşın, Türkiye’nin ekonomiden dış politikaya kadar ağır hasar alması, “bunca danışman boşa mı çalışıyor?”, dedirtiyor.

Hamlelerin tamamının yanlış olması sürekli geri adım atılmasından anlaşılıyor.

Türkiye AKP’nin uzun iktidar macerasıyla beraber; Dünya’da dışlanıyor, para birimi diplerde geziyor.
Dış İşleri Bakanı, Afrika ülkeleriyle ilişki geliştirirken yanı başımızdaki koca bir Arap Yarımadası ile de kötü olmayı başarmanın şaşkınlığını yaşıyoruz.

“Türkiye hiç olmadığı kadar yalnız.”

Derecelendirme Kuruluşlarından tarihi diplerde notlar yağıyor. Dış güçleri suçlamak için ideal zaman. Fakat yine de kafada deli sorular :
Madem bu dış güçler bu kadar güçlüydü, AKP bunca yıllık kesintisiz iktidarı nasıl sağladı?
Geçmişte neden yüksek kredi notları verildi?

Türkiye’yi AB kapısına kadar getiren siyasi iktidar, adeta suyu biten çeşme misali bizi suya hasret bıraktı.

Artık vizesiz olsa da Avrupa’ya gitmek istemezsiniz.
Bir Mc Burger menü 9,5 Euro yani Türk Parası ile 80 lira 4 kişi Almanya’da yiyeceğiniz Mc Donalds’la bile bütçenizde ağır bir delik açabilirsiniz. Ortalama 100 euroluk sıradan bir otel odası ise size gecede 900 liralık Hilton tarifesi vaat ediyor.

Türkiye devalüasyonun demirlerinin arkasında, sanal bir hapishaneye döndü bile.

Demokrasinin acınacak hali, basının manipülatif görüntüsü, yargının akıllara ziyan yorumları ile insanların güveniyse diplerde.

Büyük iç pazarın ve devalüasyonun tek olumlu etkisi olan ucuzlamış ihracatın katkısının geniş kitlelere yansımadığını görüyoruz.

Pandeminin etkilerinin teğet geçeceğine dair hayal ise çoktan kendisini soğuk gerçeklere terk etmiş durumda.

Covid korkusu dağları değil şehirleri sardı.

Yollar, hastaneler, tüneller vergi öğüten değirmen gibi.

Ülke kocaman bir beton blok altında kaldı. İstanbul ağır ihanetin faturasını ödemek için fiyatlarını artırmak zorunda. Anadolu’da ise birkaç il dışında hiçbir yerde 2.kalite ithal arabadan daha pahalı ev yok.

Türkiye’nin yapısal hiçbir sorununu çözmeden geçirdiği yaklaşık 20 yıllık iktidar macerasının sonunda vardığı noktada kayıplar kazançları kat be kat aşmış durumda.

Yaratılan yapay gündemler hızla tüketiliyor.

İktidar geceyi gündüzü polisle bekçiyle korumasına, alternatif güvenlik birimleri kurmasına rağmen, kendi bürokratına bile güveni sokak garantisi vermiyor.

Sürekli kendini tüketen bir korku iklimi içindeyiz.

Dünyaya adalet getirmeyi vaat edenler, Dünyada görülmedik bir yanlızlıkla karşı karşıya kaldılar.

Bütün bu sorunlar, ‘yanlış nerede yapıldı?’ sorusunu akle getiriyor.
Erdoğan’a yanlış aklı kim veriyor?
Türkiye tarihinde görülmedik bir iktidar gücünü temellük etmesine rağmen, bu gücün sorunları çözmeye yetmemesi şaşırtıcı değil mi?

Elazığ milletvekilinin kendi varlığını hiçe sayan sözlerine kulak verelim : https://www.yenicaggazetesi.com.tr/turkiyenin-de-elazigin-da-sahibi-erdogandir-allahtan-sonra-301078h.htm
Milletvekilinin cümlesinde özetlediği gerçek bütün bu tuhaf dönemi açıklıyor :
“Elazığ’ın sahibi yok diyenlerin sahibi yok. Tabii ki sahibi var Elazığ’ın. Tayyip Erdoğan var, Allah’tan sonra. Biz varız. Ne demektir? Haşa, ben utanıyorum ‘biz varız’ derken. Sahibi Allah’tır, Tayyip Erdoğan’dır, devlettir.”

Aslında anlaşılan o ki Erdoğan’ın danıştığı kimse yok gerçekte.

Devleti tek bir insanın kişiliğine eşitleyen vekilin sözleri AKP’nin ışık saçan ampülü aslında.

Erdoğan’ın tek bir danışmanı var ve onun adı da Erdoğan.

Bütün bu yaşananlar tek bir insanın kapasitesinin sınırlarını gösteriyor.
Gücü tek bir elde toplamanın ve tüm yetkileri değil, tüm kararları onun eline vermenin neticesini ortaya çıkıyor.

Bir aile bile karı kocanın ortak kararıyla var olabilirken, koca bir ülkeyi tek bir zihnin dümenine emanet etmenin imkansızlığı kanıtlanıyor.
Erdoğan tek danışmanına güvenmenin sıkıntısını, kendisi yaşamakla kalmıyor.
Ülkeye de yaşatıyor.

Analiz, Veysi Dündar 14.9.2020

AKP’nin Rekabet Anlayışından Seçmeler

ՔԱՂԱՔԱԿԱՆ ԼԻԴԵՐԸ ՈՐՊԵՍ ՔԱՂԱՔԱԿԱՆ ԿՈՒՍԱԿՑՈՒԹՅԱՆ ՀԱՋՈՂՈՒԹՅԱՆ ԳՐԱՎԱԿԱՆ

Sivil Toplum Yoksa Demokrasi de Yok

Alkolle aram yoktur.
Hiç içmedim.
İhsan Eliaçık hocanın açık ettiği üzere kokusundan günah devşirenlerden değilim. Fakat sevmedim sevemedim. Benim tercihim. Benim bedenim.
Bir Beyoğlu insanı olarak; pek çok içki içen dostum var. Binlerce kez birlikte aynı masada yer aldım, alıyorum.
Ayrıca Kadıköy ve Beşiktaş’ta da mekanları bilen kullanan dostlarım ahbaplarım pek çok.
Bunlardan bir tanesi geçenlerde bana bir gözlemini aktardı ve yorumlamamı rica etti.

Arkadaşım gittiği alkollü mekanlarda bir çok defa ödemeyi kredi kartı ile yaptığında kredi kartı slibinin altında 3 kamu bankasından özellikle birinin adını bolca gördüğünü ifade etti.
Burada iki şey dikkatini çekmiş; normalde uzun yıllardır devletimizi yöneten akıl, içkiyle hoşlaşmıyor. Hal böyleyken kamu bankalarının bu konuda ön almaları onu şaşırtmış. Özellikle iyi iş yapan bazı işletmelerin kamu bankasını tercih etmek için ciddi avantajları olması gerektiğini düşündüğünden, diğer özel bankaların nasıl olup da rekabet edemediklerine şaşırmış.
Benden buna dair yorum yapmamı rica etti.

Finans alanında uzmanlığım mahdut olsa da, gündemi takip etmenin avantajı bana bu konuda söz söyleme şansı veriyor.
Sıkça yazdığım üzere AKP kamuda ne var ne yok sattı.

Bunun bir istisnası finans kurumlarıydı. Devlet vatandaştan borç alıp, vatandaşa borç verme merakını hiç azaltmadı. Özellikle son birkaç yılda bu konuda rekabet kurallarını hiçe sayan, düşük faizli kredi, yüksek faizli mevduat seçenekleri ise Kamu Bankalarını sektörde inanılmaz noktalara taşıdı.
https://www.aa.com.tr/tr/analiz/kamu-bankalarinin-15-yillik-degisim-ve-donusumu-/1722414
Hal böyle olunca işletmelerin nakit akışını ele geçirmek için POS komisyon ve ücretlerinde tenzilat yaparak, piyasada pay almaya çalışmaları da gayet doğal hale geldi.

Kamunun başkası yapınca trilyonlarca ceza kestiği rekabeti hiçe sayan uygulamaları ise su içer gibi yaptığı alan oldu finans sektörü. Mesela vergiler sadece kamu bankalarından ödenir hale geldi. Bunu maazallah başka bir sektör yapsa ne sermayesi ne kârı kalırdı yiyeceği cezadan.
https://www.trthaber.com/haber/ekonomi/bakan-albayrak-kamu-bankalarinin-finansman-paketi-hayirli-olsun-488751.html

Son olarak Türkiye Sigorta adı altında kamuya ait sigorta şirketleri birleştirilerek devasa bir yapı kuruldu. Erdoğan’ın pek bir övdüğü bu devlet girişimi aslında Devletçiliğin de dik alası.
https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/noyan-dogan/turkiyenin-tum-risklerine-talibiz-41606469

Açıkçası CEHAPE’nin oklarından en çok Devletçiliği sevdi AKP. Bir zamanlar Milliyetçilik ayaklar altındaydı. Fakat o köprülerin altından çok su akmıştı.
Burada aslında dikkat çeken bir durum da işletmelerin Kamu Bankalarının ucuz hizmelerini tercih etme tavırları. Bir şişe rakının 300 liraya satılmak zorunda olduğu bir ortamda, asgari ücretin %10’una gelmiş bu rakamla hedef kitlesi gayet daralmış durumda işletmelerin. Bunu komşumuz Yunanistan’In 1500 Euro’luk asgari ücreti ile mukayese ettiğimizde durumun vahameti ortaya çıkar. 150 Euro’ya muhtemelen bir şişe değil 1 kasa Uzo alırsınız.

Devlet, stratejisi ile işletmelerden gelecek kaza karşılık tavuk kanadı veriyor, işletmeler de buna razı geliyor.

Mesela bir başka örnek verece olursak; AKP’nin muhafazakar daraltıcı politikaları işlerini baltaladığı halde bu durumu teşhis edemeyen pek çok taksici iktidardan yana tavır alır. Bu da aslında toplumsal bilincin yetersizliğine delalet ediyor.

Sivil toplum Türkiye’de yerlerde sürünmektedir. Bireyler iktisadi çıkarlarına sahip çıkmak için kollektif hareket etmek yerine ufak havuçlara tamah etmektedir.
AKP bunun gayet farkında ve sıtmayı gösterip kinin vererek gönül kazanma derdinde.
Bu durumun iktisadi hayatta görülen rekabet dışı, piyasa kurallarını hiçe sayan yaklaşımlara tepkisiz kalınması ile doğrudan ilişkisi bulunmakta.

Meslek örgütleri pısırık, korkak ve genelde dümen suyuna gitme derdinde.
Türkiye’de iktidarın cüreti biraz da insanların bu bilinçsiz çıkarcılıklarından güç alıyor.

Çözüm arayanların meşhur dizeleri anımsamasında fayda var :
Kurtuluş Yok Tek Başına
Ya Hep Beraber
Ya Hiç Birimiz

Analiz, Veysi Dündar 12.9.2020

Bu Kararlarla Salgının 2.Dalgası Gelir



Dün Sağlık Bakanı Fahrettin Koca yeni dönemi “Kontrollü Sosyal Hayat” diye betimledi. Bu betimleme her ne kadar Kılıçdaroğlu’nun “Kontrollü Darbe”
tasvirini çağrıştırsa da konumuz bu değil. Bakanın daha cümlesi bitmemişken İstiklal Caddesinde kalabalık neredeyse, salgın öncesine dönmüştü. Sn. Bakan, “İstiklal Caddesindeki kalabalık hiç olmadı” dedi. Bu da demek oluyor ki, biz sosyal mesafeye uyarak kontrollü yaşayamayız. Dolayısıyla AVM’lerin ve berberlerin açılması, yanlıştır.

Bir de TFF’nun aldığı diğer bir saçma karar. Bakan Koca, “tüm sorumluluk kesinlikle Futbol Federasyonunundur” diyerek topu taca attı. Gereksiz bir girişim daha. Bu da en az 1 ay daha bekleyebilirdi.

Hulusi Kentmen çağrışımlarıyla şirinlik teşne edilen Bakan Fahrettin Koca’nın, bu kararlardan sonra umarım sesi titremez ve gözleri yaşarmaz.

Ticari hayat neredeyse bitme noktasına gelmiş, devletin tüm kaynakları tüketilmişken geriye tek bir gelir kaynağı kalıyor. Vergi…
Dolayısıyla iktidar 450 avm sahibi kodamanın tacizine yenildi, diyebiliriz.

Salgını yönetmenin bilimsel tanımı; sosyal ve ekonomik yaşamı ve etkileşimleri ülkenin sağlık sistemini çökertmeyecek düzeyde tutmaktır.

Bakanın açıklamaları çelişkilerle dolu. Arabanda yan yana oturmak cezaya tabi iken, avm’lerin ve berberlerin açılmasına, futbol liglerinin devamına onay vermenin izahı sadece maddi kaynakların tükendiğine işaret ediyor.

Wuhan da vaka sayısı günlerce sıfır olana kadar bekledi Çin, bir çok yeri açmak için.
Kanaatimce erken davranıyoruz.
Yeni stratejimiz sürü bağışıklığı mıdır nedir?

Ben sosyal yardım paketini bu iktidar açıkladığında AKP Sosyal Paketi yani Allah Kerim Paketi olarak isimlendirmiştim.

Dünkü açıklamalarla beraber ben yeni safhayı da “Allah’a Emanet Süreci” olarak yorumluyorum.
“Gazanız mübarek ola, Allah yar ve yardımcınız olsun. Saldım çayıra, Mevlam kayıra” diyerek havale edilmenin adı; “Kontrollü Sosyal Hayat”.

7.5.2020 Veysi Dündar

Spano’nun Tartışmalı Ziyareti ve Selahattin Demirtaş

Hani AİHM bizi Bağlamazdı



Selahattin Demirtaş’ın mesleği İnsan Hakları Avukatlığıdır.
Türkiye’nin özgün koşullarında gelişen bu mesleğin, diğer avukatlardan bir farkı da Avukatlık ücretini bütün Türkiye’nin toplu olarak ödemesidir.
Daha doğrusu vergi verenlerin ödemesidir.

Türkiye’nin yani devletin işlediği insan hakları ihlallerine karşı iç hukuk yolları kapandığında, devlete karşı vatandaşın kendini savunma imkanı kalmadığına başvurulan makam AİHMdir.

Selahattin Demirtaş da aslında devletin memurlarının sebep olduğu ancak devletin muhatap olduğu bu davaları açarak hayatını idame etmiştir.

27 Kasım 2018’de kaleme aldığım “Demirtaş’a Soramadağım Sorular” yazımda, buna dair şu tanımı kullanmıştım :
https://veysidundar.home.blog/2020/09/11/aihm-karari-ve-demirtasa-soramadigim-sorular/
“İnsan hakları avukatı olarak karşılaştığınız ihlallerin size siyaset ilhamı verdiğini geniş kitlelere anlatmakta yeterince başarılı olduğunuzu düşünüyor musunuz?Türkiye halkı ödediği vergilerin insan hakları ihlalleri nedeniyle Avrupalı yargıçlar tarafından mağdur yakınlarına, hem de azımsanmayacak piyango benzeri boyutlarda ödendiğini yeterince biliyor mu?
“Ey Avrupa” söylemi ile perdelenen bu realiteyi en iyi tayin edebilecek kişilerden biri olarak burada daha aktif olunmalıydı der misiniz?”

2019 sonunda Adalet Bakanlığı’na sorulan bir soruya verilen yanıtta, Türkiye’nin son 16 yılda (yani AKP döneminde) AİHM tarafından 295.000.000 TL tazminata mahkum edildiği ifade edilmektedir.
https://tr.sputniknews.com/turkiye/201911101040594418-aihmden-son-16-yilda-turkiye-aleyhine-295-milyon-liralik-tazminat-karari/
Bunun aynı dönemde ortalama karşılığının 100.000.000 Dolar olduğunu hesaplayabiiriz.

Türk vergi mükellefinin cebinden çıkan bu para, mağdur edilen Türk insanının acılarının kefaretidir.
Nereden baksanız çılgınca bir durum bu.
Devletin acı çektirdiği vatandaşının tazminatını başka vatandaşlardan para toplayıp ödemesi…

Kendisi bir insan hakları avukatı olduğu halde, AİHM’İn müteaddit kararlarına rağmen, 3 yılı aşkın bir süredir hapiste kalan Demirtaş’ın durumu, tam da bu yüzden ülkemizin ibretlik durumunu tarif etmektedir.

AİHM yargıcı İzlanda doğumlu ama İtalyan isimli Robert Spano’nun Türkiye ziyaretinin tuhaf yörüngesine bakınca bir başka ibretlik durumu gözlemledik.

Neredeyse dünya gündemine taşınan bir ziyaret oldu bu. İstanbul Baro Başkanı Mehmet Durakoğlu ile yapılan görüşme dışında, iktidarın bileşenleri haricinde resmi bir programı yoktu uluslararası yargıcın.

Mithat Sancar’ın da açık bir mektupla eleştirdiği Spano’ya bu programı yapanın, AKP’li eski vekil Cüneyt Yüksel’in kardeşi de olan, AİHM nezdindeki yargıcımız Saadet Yüksel olduğu konuşuldu.

Spano ziyaret program planına itiraz etti mi bilinmez fakat dışarıdan bakıldığında AİHM idealleriyle pek de uyumlu görülmeyen bir rota çizdiği aşikar.

Üniversitelerin yargının siyasallaştığı tarafsız olması gereken Cumhurbaşkanı’nın bırakın tarafsız görünmeyi “bitaraf olan bertaraf olur” nosyonunu sıkça vurguladığı bir ortamda, aslında Spano’nun elinde de çok fazla alternatif bulunmuyordu.

Türkiye’de devletin hemen tüm kurumları en azından dışarıdan bakıldığında AKP ile uyum göstermek zorunda. Hal böyleyken resmi bir ziyaretin çerçevesinde çok da farklı bir planlama beklemek hayalcilik olurdu.

Herkes eleştirse de Spano’ya Fahri Doktor ünvanı veren İstanbul Üniversitesinin ya da onu en üst düzeyde ağırlayan AKP’nin, aslında kendi kalesine gol yolladığını düşünüyorum.

AKP, “bizi bağlamaz” diyerek kararlarını hiçe saydığı kurumun, en üst seviye yargıcı ile muhatap olduğunu unutmuşa benziyordu.
“AİHM’nin verdiği kararlar bizi bağlamaz. Biz karşı hamlemizi yapar, işi bitiririz” diyen Spano ile aynı kareye giren Erdoğan’ın bizzat kendisiydi.
https://www.dw.com/tr/erdo%C4%9Fan-aihmnin-kararlar%C4%B1-bizi-ba%C4%9Flamaz/a-46374963
Spano’nun ziyaretinin dışa yansıyan görselleri ne kadar rahatsız edici olsa da, asıl rahatsız olması gereken yukarıdaki cümleyi sahiplenenler olmalıydı.

Türkiye’de stratejik davranış, soğukkanlı olmak ve diplomatik tutum konusunda önemli eksiklikler var.
AKP gibi zamanında ortaklık ettiği yapıların ne denli büyük zararlar verdiği aşikar olduğu halde, istifini bozmayan bir partiye karşı strateji bilmeden hareket etmek en büyük hata olacaktır.

Spano’nun bu zamana kadar AİHM’de hiç AKP’li dinlediğini tahmin ediyor musunuz?
Bence bütün çalışma hayatı tam tersini yani AKP’ye muhalif olanları dinlemekle geçmiştir.
Onların tezlerini ve savunmalarını belki yüzlerce belki binlerce kez okumuştur.

Türkiye aleyhine yüz milyonları bulan tazminat kararlarının altında imzası olan bir yargıçtan söz ediyoruz.
AİHM’in başkan yardımcısını öldürelim ama hakkını yemiyelim.
Bizi bağlamaz denilen kurumun başkanı değil fakat yardımcısı gayet de güzel bağlıyormuş. Devlet en tepesinden aşağı kadar AİHM’e olan ilgisini gösterdi.
Şimdi onlar düşünsün.
Strazburg’da yargıçlar var. Hem de İÜ’den doktoralı.

Analiz, Veysi Dündar 11.9.2020

11 ve 12 Eylülleri Hatırlamak(*)

(*) 11 Eylül 2018’de yayınlanmıştır

11 Eylül 1973 ve 2001, 12 Eylül 1980 ve 2010. Amerika-Türkiye-Şili’den hafıza dersleri konumuz. 1973’ten 2010’a uzanan tam 37 yılın iki güne sıkışmış hikayesi.

1973 yılının 11 Eylül’ü Şili’de Allende’yi indiren Amerikan destekli darbenin tarihi. Soğuk savaşın civcivli günleri.

Vietnam’da sütten ağzı yanan Amerika Birleşik Devletlerinin demokratik yolla seçilmiş bir hükümeti alaşağı ettiği gün. Kamyoncuların hükümet karşıtı gösterileri, ordunun işe karışması ve sonunda başkanlık sarayında öldürülen bir lider. Derin darbe. Darbelerin anası. Pinochet gibi bir diktatöre iktidarın devredilmesi. Allende’nin torunu Henry Kissinger için, tutuklama talep etmişti. Tabii ki hiçbir şey olmadı ama tarih Şili demokrasisini katleden darbeyi hiç unutmadı.

Şili’den tam 7 yıl ve 1 gün sonra. Bu defa adres, Türkiye idi. Türk demokrasisi bir daha geri alamayacağı şeyleri kaybediyordu. 12 Eylül 1980’de henüz Carter başta ama ikinci sınıf kovboy filmlerinin aktörü Reagan ‘ha geldi ha gelecek’ iktidara. Kissinger ise, tabii ki hala hep ön safta.

11 Eylül 1973 Şili, 12 Eylül 1980 Türkiye… Kıtalar uzak ama hikayeler çok benzer. Tek bir farkla. Latin Amerika faşizm ile Amerikan soğuk savaş ideallerini tamamlarken; Türk tipinde rota, kızıla karşı yeşilin yüceltilmesine oynuyor. Pinochet, demir yumruk ile işini hallederken, Türkiye’de işin içine kutsal kitap da sokuluyor.

Rambo filmleri bize; Afganistan dağlarında komünistlere karşı, kurucu babaların ideallerini yaşatan, o zamanki adıyla mücahitleri servis ediyor. Bugün Evanjelist diye beğenilmeyen Amerika o dönemde Afganlı mücahitlerin arkasında saf duruyor. Afganistan modernleşmesi, Amerikalı evanjelistlerin elinde erirken, Sovyetler Birliği de yavaştan tarih sahnesine veda ediyor.

Afganistan, İran, Pakistan ve en nihayet Türkiye. Yeşil kuşak tamamlanırken Kenan Evren elinde Kuran, “netekim” diyor. “Asmayalım da besleyelim mi?” 1980’den tam 11 yıl sonra Sovyetler Birliği de tarih oluyor.

Berlin Duvarı kağıt bir kule gibi eziliyor. Amerika soğuk savaş ideallerine ulaşıyor. Komünizm tarih sahnesine veda ediyor. Doğu bloku Fukuyama gibilerine “Tarih artık sona erdi.” dedirten şekilde yok oluyor.

Reklam

Ama cini şişeden çıkaran Amerika, artık ihtiyacı olmadığı kadar çok Müslüman savaşçıyı dünyaya bir defa salmış oldu. O kadar çoktu ki, bunlar işi de büyütmeye başlamışlardı. Artık askeri darbeye de komünizmi alt edecek Müslüman kadrolara da ihtiyaç yoktu. Ama kimileri fazlasıyla farklı fikirde idi.

Şili darbesinden tam 28 yıl sonra, Türkiye darbesinden ise 21 yıl geçmesine 1 gün kala, 11 Eylül 2001’de, 1980’de Beyaz Sarayda kurucu Babalar ile aynı değere sahip diye bağra basılanların artçıları, iki uçakla New York’un göbeğindeki kuleleri iskambil kağıdı gibi devirip tarihi yeniden yazıyordu.

Amerika komünizmi yıkmak için girdiği yolda, ön bahçesinde yıkımı yaşıyordu. Pandora’nın kutusu açılmış, diş macunu sıkıldığı tüpe çoktan veda etmişti. Kutu kapanmaz macun tüpe girmezdi. Hikaye devam etti. Dünya Ticaret Merkezi; 11 Eylül arazisine dönüştükten tam 9 yıl ve 1 gün sonra yani 12 Eylül 2010’da Türkiye’de yapılan referandum, yine kendisinden 30 sene önce yapılan darbenin sağladığı münbit ortamda serpilen İslami bir cemaate başta yargı olmak üzere ülkenin tüm bürokrasisini teslim ediyordu. Hikayenin Türkiye için devamı malum, anlatmaya gerek yok.

Amerika, Sovyetleri yenmek için her yolu mübah gördü. Demokrasi ya da değerler sadece anti komünist davaya hizmet ettiği kadar öneme sahipti. Komünizm tarih sahnesinden silinirken, iki kutuplu dünya hiç de tek kutuplu bir gül bahçesine dönmedi. Tam tersine Amerika’yı fazlasıyla mutsuz eden çok enstrümanlı bir senfoniye dönüştü.

Ülkemizin de önce askeri sonra da sivil-asker karışımı darbelerle ağır yara aldığı bu sürecin tarihsel altyapısı iyi anlaşılmalı, iyi anlatılmalıdır. Amerika kapitalizmin sonsuz zaferi adına komünizmi (ki bu aslında reel sosyalizm denilen diktatörlüklerdi) silmek için attığı bumerang ile hem kendini hem de dünyayı yaraladı.

Bugün ve yarın yıldönümleri yaşanacak bu 4 hadisenin üzerinde ne kadar düşünsek de az gelecektir. Yine de bizi sadece düşünmenin kurtaracağı akılda tutulmalıdır.

AİHM Kararı ve Demirtaş’a Soramadığım Sorular(*)

(*) 27.11.2018’de yayınlanmıştır

HDP’nin lideri olduğu için hapiste olan ve son AİHM kararı ile de aslında resmen beraat eden Selahattin Demirtaş’a dair HDP’nin yönetim katından gelen kimi yorumlara dair itirazımı dillendirmiş idim.

HDP’nin özellikle havuz medyasının da manipülasyonu ile zaman zaman yapmadığı şeyleri yapmış gibi gösteren çarpıtmalara düçar olduğunu görmekteyiz. Donarak ölen askerlere dair araştırma önergesine red verildiği yalan haberinin havuz medyasından sekerek bağımsız medyaya ulaşması nedeniyle ben dahi bu hataya düşmüştüm.

HDP’nin dünkü yazımızda zikrettiğimiz Kırmızı Çizgi siyasetinin keyfi kaydırmalarından etkilenmekte olduğu aşikar. Akla gelen her vesile HDP’yi krimininalize etmek için kullanılıyor.

HDP’nin yasal bir siyasi parti ve anayasal kurallar çerçevesinde sahip olduğu temsiliyet hakkı esas olarak Türkiye’nin uzun süredir karşı karşıya olduğu ancak neredeyse son 40 yıldır PKK’nın tekeline aldığı silahlı eylemleri nedeniyle sıkça taarruza uğruyor.

Kökene gidecek olursak hepimiz inançlı müminler olarak Adem Baba soyundan gelsek de, günümüz siyaseti açısından kimin ne söylediğinden bağımsız olarak bu illiyet daha bir süre konjonktüre göre demokles kılıcı olarak sallanmaya devam edecek.

Bu şerait içinde HDP üzerine düşeni yapıyor mu sorusunun yanıtı ise gayet ikircikli. Özellikle AİHM’in son kararının da tescil ettiği üzere yukarıda sallanan kılıca dair Avrupa’nın tavrının çok net biçimde illiyetin olmadığını tescil ettiğini bu bakış açısıyla HDP’den başka kim ifade edecek?

AİHM kararı Demirtaş’ı serbest bırakın derken diğer taraftan da, PKK ile de arasındaki illiyet bağına dair tüm iddia ve isnatları da çöpe atmaktadır.

HDP’nin kayda değer bir basın ilişkileri kadrosuna haiz olmadığını yukarıdaki örnekte ifade etmiştim. Aylar önce ilettiğim röportaj soruları da yanıtsız bir şekilde boşlukta sallanıp duruyor.

Reklam

Veysi Dündar’a Selahattin Demirtaş röportaj vermek mecburiyetinde değil tabii ki… Ama HDP adına bu soruları benden alan ve bunu uygun bir kanal ile kendisine ileteceğini taahhüt edenler bana geri bildirim vermekle mükellef olmalı değiller midir?

Sn. Demirtaş’ın şahsına değil ona oy verenlere olan mesuliyetim nedeniyle röportaj sorularımın bir kısmını bugün aleni olarak dercetmeye karar verdim. Sorudan ziyade Demirtaş’ın iktidarı çileden çıkaran vizyonunun bir panaroması idi benim yoruma tabi etmek istediğim detaylar. Meraklısı için paylaşıyorum. Bakarsınız Sn.Demirtaş’ın da haberi olur biz de onunla bu vesile ile sohbet etmiş oluruz :

HAVUZ GAZETELERİNE DAİR:

Demirtaş deyince benim gözümün önüne en çok Sancaktepe mitinginde havuz gazetelerini yırtmanız geliyor. Bu kadar derin bir ifşaya katlanılmadığı ve aslında gazete suretindeki bu yayın organlarına dair kral çıplak tavrınızın ağır bir şekilde cezalandırıldığı görülüyor.

Türkiye’nin ulaştığı Orwellian yapının en dolaysız göstergesi olan basının yok edilme sürecini bu denli dolaysız yargılamanızın yarattığı infial de aşikar. Dünya tarihinde benzer bir tavrın örneğini gördüğümü anımsamıyorum. Vermek istediğiniz mesaj neydi?

MİZAHIN KAYBINA DAİR:

Gezi mizahtı. Selahattin Demirtaş da mizah. Adeta ayaklı bir Gezi Parkı gibisiniz. Gezi teröristlikle suçlanıyor. Selahattin Demirtaş da. Mizaha çok kızıldığı da malum. Orantısız zeka fena halde yargılanıyor. Her sözünün başı “kardeşlerim” olan Erdoğan’ın aslında raconu da “kardeşim” oluyor kaçınılmaz bir şekilde. Mizah anlayışı ise hakarete endeksli. Sizce Türkiye halkı mizah duygusunu nasıl ve neden yitirdi? Sizin mizahınız o nobran dili neden yenemiyor?

ÖYKÜLERE DAİR:

Öykü yazan Selahattin Demirtaş’ın ilkokul arkadaşının yıllar sonra intihar ettiğini öğrendik. Belli ki sıkılgan sosyal yetileri gelişmemiş bir kişinin hayatla başa çıkamama süreci bu intihara yol açmış. Ama Diyarbakır’ın boşaltılan köyler, berbatlaşan yapılaşma, artan nüfus ile yaşanmaz bir şehir haline dönmesi iç sıkıntısı da bunda rol almış mıdır?

Reklam

HDP’NİN SÜRDÜRÜLEBİLİRLİĞİNE DAİR:

7 Haziran da 1 Kasım da HDP’nin parti olarak seçime girerek AKP’yi ciddi anlamda sarstığı seçimlerdi. Özellikle 7 Haziran. Detaylı savunmanızda da okuduk. Size isnat edilen 7 Haziran sonrasındaki süreçte gösterdiğiniz tavır son derece net. Zaten başkası da beklenemezdi. Neticede legal siyaset yapan bir partisiniz. Ama aslan ceylanı yemeye karar verince suyun ne tarafında olursa olsun, ceylanı suyu kirletmekle suçlar. Burada her şeye rağmen bir çıkış beklediğini düşünüyorum sizin seçmeninizin. Yani açıkçası belki de yangında kurtarılacak ilk şeydi HDP siyaseti. Sizce bir imkanı daha var mı?

SOĞUK SAVAŞA VE TÜRKİYE SİYASETİNE DAİR:

Dersim’i akılda tutmakla beraber Türkiye’de Kürt hareketinin genel olarak soğuk savaş anti komünist kumpanyasına kurban gittiğine şüphe yok. CHP’nin oy patlaması yaptığı yerlerde HDP, AKP’yi dahi geçip ikinci parti olabildi. Bu enerji sizce devam eder mi? HDP bunun devamı için ne yapmalı ya da yapması gerekeni yapmak istiyor mu?

İKTİDARIN TERCİHLERİNE DAİR:

Bazen hapiste olduğunuza inanmak, bu gerçeği benimsemek çok zor oluyor. Adeta sürreel bir hikaye seyrediyormuş gibi izliyoruz bu durumu. 6 milyon kişinin oyunu almış bir siyasi parti liderini hapse atmak ciddi bir özgüven gerektirir. Bunu dünyaya açıklamak ise başlı başına bir hikaye. Sizce ne kadar mümkün bilmiyorum ama Tayyip Erdoğan şapkası ile bunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizin hapse atılıp bu kadar uzun süre tutulmanız siyaseten nasıl açıklanabilir?

SİVİL TOPLUMA DAİR:

İnsan hakları avukatı olarak karşılaştığınız ihlallerin size siyaset ilhamı verdiğini geniş kitlelere anlatmakta yeterince başarılı olduğunuzu düşünüyor musunuz?Türkiye halkı ödediği vergilerin insan hakları ihlalleri nedeniyle Avrupalı yargıçlar tarafından mağdur yakınlarına hem de azımsanmayacak piyango benzeri boyutlarda ödendiğini yeterince biliyor mu? “Ey Avrupa” söylemi ile perdelenen bu realiteyi en iyi tayin edebilecek kişilerden biri olarak burada daha aktif olunmalıydı der misiniz?

REEL SİYASETE DAİR:

HDP’ye oy veren Kürt olmayan bir arkadaşım 7 Haziran’dan sonra emanet oy tartışmasına çok içerlemişti. Bunun gibi hassasiyetlere bundan sonra gereken ilgi sizce gösterilecek mi?

ETNİK SİYASETE DAİR:

AKP’nin MHP ile tasavvur ettiği Türkiye ciddi anlamda otoriter-totaliter rejimlere yakınsıyor. AKP aslında etnik bir parti değildi ama MHP’yi yanına aldığından beri bu zemine de oturmuş görünüyor. Otoriter-totaliter, etnisiteye dayalı model üstüne bir de Siyasal İslam sosu eklenince ağır bir tablo oluşuyor. Bu noktada ister istemez HDP’nin özgürlükçü söylemine karşın yine de etnisiteyi öne çıkarması çelişki gibi duruyor. Tabii ki ezme-ezilme ikilemini ayrı tutarak yine de bu değirmene su taşımamak adına HDP’nin etnik siyaset alanında farklı bir söylem geliştirmesine imkan var mı? Ya da geliştirmesi nasıl mümkün?

ÖZELEŞTİRİYE DAİR:

Son olarak ve cevap vermeme hakkınızı mahfuz tutarak bir önceki sorularlada bağlantı kurduğumu gizlemeden şu soru: Eta, Sinn Fein, Kanada’da ayrılıkçı Fransızlar gibi bir çok örnek var. Çok gelişmiş ülkeler dahi Türkiye’nin yaşadığı süreçlerden geçtiler. Bu süreçler sadece bir taraf haklı diyebileceğimiz nitelikte değil gibi. Bununla birlikte yurdumuzun insanları süren bu çatışmalı süreçlerde çok büyük bedeller ödediler. İnsanımız barış, huzur yüzü görebilecek mi?

SORUNLAR NEDEN BÜYÜYOR?



Uzun bir tek parti hatta ondan daha da fazlasının içinden geçiyoruz. Ortalama bir ülkenin uykusunu bölmeyeceği 4,6 şidddetindeki bir deprem için dün gece yarısı twitter birbirine girdi. Deprem bu ülkenin yapısal sorunuydu hala yapısal sorun.

Bugün 3 gazetecinin yargılaması olacak. Gazeteci ve yargılama sözcükleri yan yana bir kez daha geldi. Gazetecilerin yargılanması bu ülkenin yapısal sorunuydu hala devam ediyor.

SGK’nın Kemal Kılıçdaroğlu tarafından batırıldığı yazılırdı. Oysa ki SGK ‘nın asıl darboğaza girmesi bugünlere nasip oldu. Sosyal Güvenlik önceden de sorundu şimdi bin beter oldu. Yapısal sorun hala devam ediyor.

Özal “benim memurum işini bilir” derdi. Bugün memur maaşları bütçeyi yutuyor. Eğitim Sağlık için harcanması gereken bütçe maaşa yetmiyor. Sorun katlanmış durumda.
https://www.karar.com/bu-ekonomi-bitmis-1584280

Yine aynı Özal yönettiği Türkiye’yi beğenmezdi. Berlin Duvarı yıkılınca ve komünizm çökünce ülkedeki kamusal varlığa referansla; son komünist devlet eleştrisinde bulunurdu. Bugün devlet bankası, devlet sigorta şirketi ile kocaman bir finans yapısı kurmuş, finans kentleri icat ediyor. Berlin Duvarından 30 sene sonra yozlaşmış Komünist sistem benzerliği aynen devam ediyor.

Örnekleri çoğaltabiiriz…
Eski Türkiye’de ne sorun varsa, katlanarak karşımıza çıkmış durumda.
Eskiden gecekondular vardı. Şimdi gökkondular, Rezikondular var.
Eskiden gecekondu mahallesinde çöp patlardı. Şimdi rezidanstan camlar, inşaat arabasından tuğlalar düşüyor.
İnsanlar hiç yere ölmeye devam ediyor.

Suyu, çimentoyla karıştırıp, ülkenin arazisinin şurasına rezidans-avm-plaza, burasına köprü-yol-tünel, orasına cami-hastane diyoruz. Eskiden Anadoludan yorganını alıp gelenler şehri parsellerdi, şimdi imar planları dikey mimari şehrin canına okuyor.

Eskiden de İstanbul’un taşı toprağı altındı. Şimdi de altın.
Tek farkla eskiden altın almaya güç yeterdi, şimdi yetmiyor.

Özetle AKP ülkenin demokrasi geleneğine eleştiriler getirerek konduğu iktidar koltuğuna en ağır eleştirileri hak ederek 18 yılı devirdi.
Ülkenin sorunlarını daha da büyüttü.

Teknolojinin gelişmesi ile bağlantılı beton yollar, binalar göz boyamasını bir kenara bıraktığımızda karşımızda 1970’lerin 80’lerin 90’ların tüm meseleleri aynen duruyor.

Peki neden böyle oldu?
AKP bir şeyleri yanlış mı yaptı?
Uzun zamandır savunduğum üzere yanlışlar fazlaydı. Ancak asıl mesele AKP’nin de bütün varlığını kendi eleştirdiği adaletsiz, demokrasisiz, dengesiz sisteme borçlu olmasıydı aslında.

AKP’yi sistem bu noktalara taşımıştı. Bu sistemi değiştirmek için en ufak bir çaba göstermedi. Neticesi ise tereddütsüz biçimde sistemin öncekini de aratır olması oldu.

Eski sistemin mazeretleri vardı. ABD-SSCB çatışması içinde taraftık. Komünizme karşı bir karakol görevindeydik.

Bugün kimse bizi işgal edecek bir kızıl orduyla korkutmuyor. O kadar ki biz dünyaya fetih görselleri yolluyoruz.

1980’den beri devam eden iç silahlı çatışma süreci bugün dünden daha kötü bir durum vaat etmiyor.
Şartlar daha kötü değil fakat yapısal sorunların üzerinde tırmananlar, sorunları da tırmandırdıklarını anlamamış görünüyorlar.

AKP’nin paradoksal yönetim anlayışı bizatihi sorunun kendisi olduğunu ayırt edecek ferasete uzak. Belki de hiçbir yapısal sorunu çözemediğini daha da büyüttüğünü anlaması için önce sorunun kendinden kaynaklandığını görmesi gerekiyor.

Zaten kendilerine ortak olarak da geçmişten izleri fazlasıyla taşıyan yeni hiçbir şey söylemeyen bir partiyi ve liderini tam da bu yüzden seçtiler.

Türkiye sistemden beslenenlerle değişemez deniyordu. Bugün sistem obezi olmuş bir yönetim anlayışının karşısında ne yapacağımızı bilemiyoruz.

Yine de ümitsiz olmaya hakkımız yok.
Her şeyden önce geçmişte olduğu gibi bugün de işaret fişekleri çakmaya devam ediyor.
Mumlar erirken aydınlatıyor. Murat Ağırel, Barış Pehlivan ve Hülya Kılınç’ı umarım ki bugün biterken parlak güneş altında görebiliriz.
Ülkenin sorunlarını büyüterek büyüyenlerin hatalarını anlamaları için bir fırsat günü bugün.

Nazım’ın dizeleriyle bekliyoruz :
İçerde bir tarafınla yapyalnız kalabilirsin,
kuyunun dibindeki taş gibi,
fakat öbür tarafın
öylesine karışmalı ki dünyanın kalabalığına,
sen ürpermelisin içerde
dışarda kırk günlük yerde yaprak kıpırdasa

Analiz, Veysi Dündar 9.9.2020

YERLİ VE MİLLİ HUKUK : YER MİSİN YEMEZ MİSİN?

Yargıtay Başkanı’nın Adli Yıl açılışında yaptığı konuşma gazetelerde fazla haber değeri bulmadı. Ali Duran Topuz’un şikayetine yol açan bu durumun aslında basit bir nedeni vardı.
https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2020/09/06/yargitay-baskanini-dinliyorum-gozlerim-faltasi/
Sn. Başkan’ın Külliye ya da Saray denilen yerleşkede yaptığı konuşmada, farklı sözler duysak bu haber değeri taşırdı. Bir tür insanın köpeği ısırmasının gazeteye çıkması gibi.

Başkan beyin “Kuvvetler Ayrılığı” kavramı gibi bir temel ilkeye dair söyledikleri, tam da siyasi iktidarın kurmak istediği sistemin ifadesiydi. Kuvvetler ayrılığına karşın kuvvetler birliği gibi bir yaklaşımdan söz eden Başkan, zamanda yolculuk yapıp üniversitenin ilk yıllarına gidebilse ve ‘Anayasa Hukuku’ dersinde bunu ifade etse, muhtemel ki kendisini bugün sadece Yargıtay Başkanı olarak değil, ünivesite mezunu olarak da göremezdik oysa ki.

Cumhuriyetin kuruluş aşamasında Batılı Hukuk disiplinlerinden istifade etmesine karşı, eleştirel bir duruş gösteren Başkan, yerli ve mili bir Hukuk düzeninin faydalarından bahsetti.

Ülkemizde tıp, mühendislik gibi alanlarda Avrupalı bilim anlayışından istifade edilmesine dair bir eleştirisi ise yoktu. Belli ki Hukuk pozitif bir ilim değildi. Ve Hukukun yerlisi ve millisi tabi ki olurdu. Bir adım daha ileri gidilecek olursa, sadece Hukuku dahilde üretmek değil, üretilen Hukuku dış memleketlere ihraç etmek de mümkündü.

Türk parasının İngiltere, Kıta Avrupası ve ABD paralarına karşı sırasıyla 10’da, 9’da, 8’de 1 ettiği bir ortamda üreteceği Hukukun, ihracat değeri konusunda insan ister istemez şüphe duyuyor.

El değmeden Türk hukukçularınca steril ortamda üretilecek Hukukun, Türk parasına değer katmayan mevcut sosyal ve siyasal ortamda nasıl değerini bulacağı ayrı bir soru işareti oluşturmakta.
Burada Türk Parasına saldıran dış güçlerin, Hukuk sistemine saldırıp saldırmayacağı ise belirsizliğini koruyor.

Öte yandan Sn. Başkan’ın mağdurla-fail arasına girmeyen Hukuk önerisinin, alternatif bir Hukuk sistemi anlayışının deneysel bir emsali olması nedeniyle alıcısı bulunabilir.
Örneğin Covid19’a karşı aşı arayışında da bu anlayıştan istifade edilebilir.
Hastalığa aslında virüsün yol açmadığını kanıtlayarak virüsün hastayla arasını bulmak ve virüsle hastanın huzur içinde yaşamasını sağlamak mümkün olabilir.

Türk tipi başkanlık sisteminin yargıda talep ettiği revizyon ve düzenlemelerin özeti şeklindeki konuşmanın, gözlerimizi faltaşı gibi açtırması için bir neden yoktu özetle.
Başkanlık sisteminin Yasama ve Yürütmeyi tek elde toplamakla yetinmemesi ve Yargıyı da bunlarla birleştirme konusundaki ısrarının, yeni bir tebliğinden ibaretti bu konuşma.
Bu yüzden benim için yeni bir şey yoktu içeriğinde.

Hukukun siyasal sisteme tabiyetini ilan ettiği bir ülkede, farklı ne bekleyebilirdiniz?
Yargıya talimat vermenin, yargı kararlarını beğenmemenin, yargılama sonuçlarını öngörmenin sıradanlaştığı bir düzende yapılabilecek sıradan bir konuşmayla karşılaştık.

Çoğunlukçuluktan öte hiçbir değer taşımayan ve kadiri mutlak devlet temasıyla da zamanın ruhuyla dalga geçen Türk Tipi Başkanlık Sisteminin, Türk tipi hukuk sistemi de bu olacaktı kuşkusuz.

Bütün sorun bunu yurtdışına nasıl ihraç edeceğimizde. Demokrasinin temel ilkelerinden sadece bihaber değil aynı zamanda onlara karşı cephe almış bir siyaset anlayışı, hukukunu nasıl uluslarası düzeyde kabul ettirecek?
Bunun için Türk tipi Başkanlık sistemi de gerekiyor.

Başkanlık sisteminin mimarı Burhan Kuzu beye yeni bir yüz ve kimlik verip, dünya ülkelerini dolaştırmak ve o ülkelerin de bizim sistemimize geçmelerini sağlamak kısa bir çözüm gibi duruyor.
Burhan Bey de bu göreve gayet hazırdır bence.
Bu yapılmazsa işimiz zor.

Analiz, Veysi Dündar 7.9.2020