6.9.1955-6.9.2020: Türk Sağının 65 Yıllık Karnesi: Otur Sıfır

13 Maddede Yakın Tarihimizin Kırılma Noktası: 6-7 Eylül Olayları -  onedio.com

Bu gün 6 Eylül Türkiye yakın tarihinin 7 Eylül’le beraber en karanlık sayfalarının üzerinden 65 sene geçti.
1955’in 6 Eylül’ünden sonra hiçbir şey aynı olmadı, olamadı.

Bir yalan neden olmuştu bütün bu yaşananlara.
“Atatürk’ün evine bomba atılmış”, denilerek galeyan çıkarıldı. Arkasından yaşananlarsa yüzlerce yıllık bir geleneğin, geçmişin, adetin, komşuluk hukukunun, iğfal edilmesi oldu.
Koskoca savaşların, karşı karşıya gelen orduların başaramadığı bir kopuşu 2 günlük bir delirme hali başardı.

İstiklal Caddesinin merkezinde olduğu bir kültür soykırımını yaşadı bu topraklar.
Bugün hala İstiklal Caddesinde sahibinin kim olduğu bilinmeyen asıl mülk sahiplerinin adı sanı geçmeyen 2. ya da 3.el kiralanan iş yerlerinin, sırrının arkasında 6-7 Eylül yatar.
Yaşatılan vahşetin ardından canını belki kurtaranların malı ise adeta bir orta malına dönüşmüştür.
Güzelim Tarlabaşı’nın o nadide binalarının yok oluşudur 6-7 Eylül.

13 Maddede Yakın Tarihimizin Kırılma Noktası: 6-7 Eylül Olayları -  onedio.com

Menderes döneminin toplumu bölmek suretiyle iktidarını pekiştirme stratejisinin köşe ve mihenk taşıdır.
Siyasi otoritenin, asayişin göz yumduğu toplumsal cinnetin bedeli, Türkiye’nin tarihte uzun adımlarla geri gitmesi olmuştur.

65 yıldan geriye dönüp baktığımızda Türkiye’de toplam 5 bin bile Rum kalmadı. Bunlar Osmanlı tebasıydı. (AKP’lilerin çok sevdiği Osmanlı’dan bahsediyoruz.)
Bugün ortalıkta Rum falan kalmadığı için yeni bir 6-7 Eylül yaşamamız mümkün değil. Onların yerini daha çok Kürtler, Aleviler, Kadınlar almış durumda.

Nevzat Onaran: 6-7 Eylül: Devletin 'kontr' planı

Türk sağının kültürel soykırımından nasibini alan Rumlar artık varla yok arasında bu ülkede.
Yine de gözü doymaz bir harisliğin temsilcisi olarak hırsını binalardan almaktan çekinmiyor aynı anlayış. Rumların kendileri gitmişken izlerini de silmek için özellikle 2020 yazının krizli ortamı bulunmaz fırsat oldu.

İstanbul’un yüzük taşı tarihsel varlıkları, turizmin ortak dilinden çekip koparıldı. Adeta kendi bindiği dalı kesen acemi ormancı gibi tutunacağı son dalları da kesmekten imtina etmedi. Memlekette ekonomik yangın son raddeye ulaşmışken, çare olarak 1500 yıllık kadim binalara politik sirk muamelesi yapıldı.
Bütün bunların üstüne bir yapboz parçası gibi sınırlarımızla bütünleşik olan komşumuzla akıl ötesi bir çatışmadan sakıztan çıkan tekerleme gibi bahsedilir oldu.

6-7 Eylül’ü yaratanlara şükredeceğimiz bir ortam yaşandı. Velev ki Rumlar bu ülkede 1955 Pogromunu yaşamasa, bugünün bu çılgın gündeminde başlarına neler gelirdi diye kara kara düşünün.

Camaat Vakıfları Temsilciliği'nden 6-7 Eylül açıklaması | Agos

Türkiye Yunanistan’la rekabetini, birikmiş sorunlarını ve halının altına süpürdüğü tüm konuları birden su yüzüne çıkardı. Ege’deki kayalıkları yıllardır yurtlaştırdığı aşikar olduğu halde, tek söz edilmeyen Yunanistan bir anda hedef ülke haline geldi.

Belli ki Menderes’ten bugünlere Türk sağının iktisadi sorunlarda halkı konsolide etmek için özneye koyduğu kavram hiç ama hiç değişmemiş.
Türk sağı daha 1955’te yol açtığı facia için bu topluma özür ve nedamet borcunu ödememişken, ülkeyi dünyada yanlızlaştırıp güç toplamak için tekrar bir Yunanistan meselesi yaratıyor.

1955’in yarattığı zihinsel hasarın, 1974’te Kıbrıs’a zorunlu müdaheleye giden yolun da arkasında olduğunu söylemek, halklar arasındaki güvensizliğe katkı verdiğini ifade etmek abartı olmasa gerek.

Türkiye’yi yöneten akıl 800 bin km2’lik yurdun, bütün aktivitesini İstanbul bölgesine sıkıştırarak yürüttüğü kısa vadeli inşaat odaklı ekonomik stratejisinin çöküşünü gizlemek için hamasetle yüklü, diplomasiye sırtını çevirmiş bir görünüm ile zuhur etmektedir.
Başarısız iktisadi politikanın Kanal gibi akıldışı projelerle devamını hayal eden bu akıl yanlışlarının bedelini ödememekte bunu toplumun başta kendisine muhalif olanları olmak üzere tamamına fatura etmek istemektedir.

6-7 Eylül’de yaşananların ibreti bugünler için yeterlidir.
Türk sağı artık bağırtı, cayırtı, vaveyla ile kaba güçle yol alıp her sıkıştığı noktada “kahpe Yunan/Bizans” retoriğinden vaz geçmelidir.
Türk sağının ümitsiz karnesinin 65 yılda değişmeyen tablosu için söylenecek tek şey : Otur Sıfır (0)’dır.

6-7 Eylül: Kendi Toprağında Rehine Olmak - Sosyalist Demokrasi İçin Yeniyol

Analiz, Veysi Dündar 6.9.2020

Apolitik Seçmene Dair (3): Evlenmeyen İnsanlar Bize Ne Söylüyor ?

(SOSYOLOJİ YAZILARI)

(20.3.2019’DA YAYINLANMIŞTIR)

Sosyolog değilim ama bazı konular beni fazlasıyla düşünceye sevkediyor. 2008’de bu ülkede 640 bin evlilik 100 bin boşanma olmuşken, 2017’de bunların sırasıyla 590 bin ve 130 bin olması beni uzun süredir zaten üzerinde düşündüğüm bir konuda daha çok kafa yormaya itti.

Türkiye’de sadece son 20 yılın ilk 10 yılında boşanma/evlenme oranı yaklaşık 1’e 8’lerde iken bugün 1’e 5’lere gelmiş durumda.
Büyüyen bir nüfusun evlenme sayısını mutlak olarak artıramaması önemli bir işarettir. Boşanmaların oransal olarak artması belki makul gelebilir ama evliliklerin mutlak azalması bize başka şeyler söylüyor olmalı.
Konuya dair bir makale de aslında benzer istatistikleri sıralıyor.
2001 krizinin özel koşullarında ertelenen evlilikleri kenara bırakırsak, 2008’den itibaren ülkeye bir haller olmuş. İnsanlar evlenmiyor. Tabii ki evleniyor ama daha az evleniyor. Artan nüfusa rağmen nasıl oluyor da insanlar evlenme sayısını düşürmeyi başarıyor? Bu önemli bir soru ve üzerinde kafa yormaya değer.

Türkiye’de sadece 2008 mutlak rakamına kıyasla her sene 40-50 bin az evlilik gerçekleşmiş. Buna nüfus artışını da eklersek son 10 yılda evlilikten uzak duran insan sayısını 1 milyon olarak ifade edebiliriz. Boşanmalardaki artışla beraber bakıldığında burada bir şeyler olduğu anlaşılıyor.

Türkiye’yi özellikle 2010’dan itibaren farklı bir tarzda yönetmeye başlayan iktidarın bu olan bitenin farkında olmadığını düşünmek safdillik olur.

Bir ülkeyi hele ki big data – büyük veri- çağında yönetirken elinizdeki en önemli veri demografidir, sosyolojidir.

AKP gibi muhafazakar duyarlığı haiz bir iktidar döneminde evlenme istastistiklerinin dibe vurması aslında pek de beklenmez. Buna gerekçe olarak kriz de gösterilemez. En ağır kriz 2001’de yaşanmış ve sonuçları grafiğe yansıdığı üzere 1 senede izale olmuş.
Belli ki sorun ekonomi değil. Sorun ekonomi ile ilgili ama ekonominin krizi değil. Ekonominin tercihi. Basit bir istatistikle konuyu birleştirelim. Daha önce de kullandığımız bir sandık sonrası çalışması.
Daha önce de yazı konusu ettiğimiz bu raporun evkadını ve çalışmayan alanında iktidara olan yatkınlığı aslında yukarıdaki istatistikle beraber zurnayı zırt ettiriyor Anadolu deyimiyle.

AKP’nin sosyal yardımlar üzerinden kurduğu sistemin doğal bir sonucu evliliklerin azalması oluyor. Bunun sosyal güvenlik sistemini “aldatma” üzerine kurulu bazı hileli boşanmalarla da tezahür ettiği biliniyor.
Türkiye’de sosyolojik krizin buzdağının görünen yüzü evliliklerin azalmasıdır. Tabii ki insanlar evleniyor, tabii ki hala nüfusun çoğunluğu evli ama buradaki acaip eğilimin muhtaç olduğu izahat kendini adeta vitrine çıkarıyor.

Konunun apolitik seçmen bahsine dahil olduğu aşikar. AKP’nin tek bir oyunu var, kendi seçmenini manifaktür etmek. Yani üretmek. Bu seçmenin üretiminde sosyal yardım ağına dayalı yapının ne denli etkili olduğunu belli ki es geçen genel bir kesim var.

Kılıçdaroğlu önceki gece NTV’de Yunanistan’dan pamuk ve tütün ithal ettiğimizi ifade edip, Türkiye’yi üretimden kopuk bir ülke olarak tanımladı. CHP’nin bu ortamda dahi oyunu neden artırmadığı üzerinden maddeler sıralayanlar var.

Oysa ki, Türkiye’de sabit bir kesimin standart bir gelir düzeyinde fonlanarak asgari bir oy tabanının korunacağına ikna olmuş bir iktidar var. Bunun bir yolu da evlenmekten kaçınan kadınların aile maaşları ile çalışmadan hayatlarının sonuna kadar yaşayabilmeleri. Bunun böyle olduğu krizden münezzeh olarak evlenmeden de yaşanır diyerek kenara çekilen insanların zuhur etmesi.

İnsan “homo faber” yani üreten insandır. İktidarın kurduğu tuhaf yapı içinde özellikle tarımsal üretimden de koparılan geniş kitlelerin endüstri ya da hizmet sektörüne dahil olmadan hayatlarını idame ettirebilmeleri Türkiye’ye gerçek üstü bir görünüm verdi.

80 milyonluk ülke neredeyse yarısını üretim dışı tutarak işliyor. Bunun böyle olduğu öylesine aşikar ki kendisini acaip bir sosyolojik neticede gösteriyor.
Türkiye’de “elektrik kuyruğu” vardı diyerek AKP’yi savunan hanımefendinin meramını anlamadan ülkeyi de anlayamazsınız.
Bahçeli’nin çokça kullandığı ama yanlış bildiği bekanın asıl girmesi gereken parantez budur.
Türkiye’de ekonomik kriz aşılabilir, siyasi kriz aşılabilir, ama sosyolojik krizin aşılması en zor olandır.
Bunu anlamak ve anlatmak işin ilk basamağıdır.
Çözüm için yapılacak olanlar ayrı bir bahistir.
Ama sorun bilinmeden çözümü hayal dahi etmek imkan dahilinde değildir.

Erdoğan’ın Sosyoloji Krizi

(SOSYOLOJİ YAZILARI)

(10.1.2020’DE YAYINLANMIŞTIR)

Tayyip Erdoğan’ın evlilik, evde kalmak ve geç evlenmek üzerine sözlerini dinlediğimde doğrusunu söylemek gerekirse onur duydum.

Bu heyecanın arka planındaki unsur Erdoğan da ‘Veysi Dündar mı okuyor?’ oldu. Çünkü bu evlilik mevzuunda (bildiğim kadarıyla) kalem oynatan tek yazar benim.

En azından Erdoğan’la sebepler konusunda anlaşmasak da durum tespitinde muvafıkız.

Koskoca TC Cumhurbaşkanı’nın işaret ettiği bir realiteye aylar önce parmak basmıştım.

20 Mart 2019’da yaklaşan yerel seçim vesilesi ile kaleme aldığım yazıda Cumhurbaşkanı’nın işaret ettiği evlilik sorununu şu şekilde belirtmiştim:

“Türkiye’de sadece 2008 mutlak rakamına kıyasla her sene 40-50 bin az evlilik gerçekleşmiş. Buna nüfus artışını da eklersek son 10 yılda evlilikten uzak duran insan sayısını 1 milyon olarak ifade edebiliriz. Boşanmalardaki artışla beraber bakıldığında burada bir şeyler olduğu anlaşılıyor.”

https://veysidundar.home.blog/2020/09/05/apolitik-secmene-dair-3-evlenmeyen-insanlar-bize-ne-soyluyor/

AKP’nin yeni Türkiye’yi kurarken yıktığı bir kurumun da evlilik kurumu olduğunu ifade etmek abartı olmasa gerek.

Ne diyor Sn. Cumhurbaşkanı:

“Maalesef gençlerimiz genç yaşta evlenmiyor. Çoğu 30’u aşkın evleniyor ya da çoğu evde kalıyor. Böyle bir şey olur mu ya? Evlilik dışı hayat biçimi özendirilmeye çalışılıyor. Aman bunlara dikkat edin”

Peki bu gençler hangi iktidar döneminde evlilik yaşına geldiler?

Basit bir hesapla bugün 30 yaşında olan herkes AKP iktidara geldiğinde azami 12 yaşındaydı.

Cumhurbaşkanının evlensinler dediği -30 yaş grubu istisnasız ergenliğe AKP döneminde adım attı. Muhtemel ki, ilk aşklarını bu dönemde yaşadı, damarlarındaki deli kan en hızlı olduğu dönemde Erdoğan hep baştaydı.

Ben söz konusu yazımda AKP döneminde krize giren evlilik sayılarının arka planını şu cümlelerle ifade etmiştim:

“AKP gibi muhafazakar duyarlığı haiz bir iktidar döneminde evlenme istastistiklerinin dibe vurması aslında pek de beklenmez. Buna gerekçe olarak kriz de gösterilemez. En ağır kriz 2001’de yaşanmış ve sonuçları grafiğe yansıdığı üzere 1 senede izale olmuş.

Belli ki sorun ekonomi değil. Sorun ekonomi ile ilgili ama ekonominin krizi değil. Ekonominin tercihi. Basit bir istatistikle konuyu birleştirelim. Daha önce de kullandığımız bir sandık sonrası çalışması.

Daha önce de yazı konusu ettiğimiz bu raporun evkadını ve çalışmayan alanında iktidara olan yatkınlığı aslında yukarıdaki istatistikle beraber zurnayı zırt ettiriyor Anadolu deyimiyle.

AKP’nin sosyal yardımlar üzerinden kurduğu sistemin doğal bir sonucu evliliklerin azalması oluyor. Tabii ki insanlar evleniyor, tabii ki hala nüfusun çoğunluğu evli ama buradaki acaip eğilimin muhtaç olduğu izahat kendini adeta vitrine çıkarıyor.”

Cumhurbaşkanının sözlerine itiraz edenlerin önemli bir kısmı konuyu ekonominin kötü gidişine bağladılar. Bunu da göz ardı edemeyiz ancak ekonomideki kötü gidiş aslında yukarıda belirtilen tercihlerle de alakalı. Ülkede üretmeyen geniş bir kitleye sırt dayamanın yan etkilerinin olmaması imkansız.

Yine aynı yazıda AKP’nin kurduğu düzenin en eleştiriye mıuhtaç bölümünü şu sözlerle ifade etmiştim :

“İnsan ‘homo faber’ yani üreten insandır. İktidarın kurduğu tuhaf yapı içinde özellikle tarımsal üretimden de koparılan geniş kitlelerin endüstri ya da hizmet sektörüne dahil olmadan hayatlarını idame ettirebilmeleri Türkiye’ye gerçek üstü bir görünüm verdi.80 milyonluk ülke neredeyse yarısını üretim dışı tutarak işliyor. Bunun böyle olduğu öylesine aşikar ki, kendisini acaip bir sosyolojik neticede gösteriyor.”

Cumhurbaşkanı aslında prompter yerine bir ayna kullanarak konuşmalarını yapsa belki daha hayırlı olacak. Evililikleri ve toplumun ana çizgisini bozan uzun yılların muhabesini çıkaracak olan da bizzat AKP ve lideridir.

Reklam

Türkiye’de ekonomik kriz yoktur. Sosyolojik kriz vardır tezi bir kez daha bu vesile ile ortaya çıkmıştır.

Krizin sorumluları havaya baksa da, gözler tam da onların üzerindedir.

Krizden çıkış için ilk yapılması gereken ise aynaya önce bakmak sonra da işler bitmeden bakmamak adına o aynayı yok etmek, kırmak olmalıdır.

Krizin sosyolojideki tahribatı üzerine konuşulacak çok şey vardır.

Müslüm, Freddie Mercury, Jackie ve Şehriyar’ın Masalı

Müslüm Gürses, Freddy Mercury'e karşı! Rockçılar ve arabeskçiler yıllar  sonra yine kapışıyor!

Freddie Mercury’yi ölümünden 27 sene sonra sinema perdesine taşıyan filmden çıkarken kafamda uçuşan yüzlerce fikri nasıl bir araya getiririm diye düşündüm durdum.

Bir kaç hafta önce Müslüm’ü izlerken hissettiklerimin dejavusu gibiydi aslında. Müslüm’ün esinledikleri ile oluşan paralel bir dünyaya düşmüş gibiydim.

Timuçin Esen-Rame Malek, Freddy Mercury-Müslüm Gürses, Müslüm Aktaş-Faruk Bulsara, Urfa-İran, İstanbul-Londra, Kürtler-Zerdüştler hepsi birbirine karıştı.

Hz. Peygamber’den sadece bir yüzyıl sonra Anadolu’yu kasıp kavuran koca Sasani İmparatorluğunu yerle bir eden İslam akınlarının dönüp dolaşıp bir tarafta Freddie Mercury’yi bize armağan eden tarihsel kelebek kanadının çırpınmasını başlattığını resmettiğini düşünmekten alamadım kendimi.

1500 sene önce rahme düşen bir tohumun dönüp dolaşıp dişlek bir adamın gırtlağından yayılan ilahi bir sese dönüşmesi idi aslında hikaye. Ötesi değil.

Müslüm’ün ataları ile Faruk’un atalarının yolu kesişti mi bilinmez ama Sasanilerin yıkılışına giden süreç Zerdüştleri Hindistan’ın görece toleranslı ılıman iklimine sürgün ederken, Kürtleri de Mezopotomya’nın dağlarına ovalarına dağıttığına göre, bir şekilde en azından başlangıçta içiçe olmasa da yanyana yaşadıklarını varsayabiliriz.

Tarihsel bir perspektiften başlayan ve 1960’lar biterken müziğin iki benzemez görünen tınısından neşet eden hikayeler, bu birbirini takip eder gibi arz-ı endam eden filmlerle kafalarda imgelerde kendine yer buldu.

1960’lar biterken İngiliz hippiler, Katmandu’ya giden otobüsleri Sultanahmet meydanına vardığında, bizim türküleri muhtemelen duymuştur. Çok sonraları Türkler özellikle Londra’da taksi işine girdikçe kasetlerinden yayılan müzikler arasında Müslüm’ü de Londra ahalisine dinletmişler midir bilinmez. Bu vesile ile belki Freddie Müslümü duymuş olabilir. Müslüm Freddie’den mecburen haberdardır tabii ki. Sonuçta kârda olan biziz. Hem Müslüm’ü hem Freddie’yi tanıdık.

Reklam

Her iki filmin sinematografik, oyunculuk ve müzikal mukayesesi bolca yapıldı yapılıyor. Bunlara girmek her bir başlıkta biraz da öznellik içerecek şekilde tekil değerlendirmede bulunmak istemedim. Merak eden Googlede araştırır zaten. Aslında Müslüm filmine dair duygularımı da kaleme dökmüştüm.

Müslüm filmini izlememiş de olsam Freddie’nin filmini ilgi ile takip ederdim. Ama her iki filmin de neredeyse aynı ölçüde gözlerimi doldurmasına dair de iki kelam etmeden geçemeyeceğim.

İnsan imgesi aslında akan bir nehir gibi. Bu nehre dünyayı sığdırmak mümkün. Belki de insanı eşref-i mahlukat yapan tam da bu. Koskoca bir dünyayı değil güneş sistemini de değil kainatı zihnimizin o küçük kıvrımlarına sığdırabiliyoruz.

Müslüm’ün filmi için tam da benim içinden geçtiğim hayat demiş idim. Tabii ki Müslüm gibi kişisel tarih acılarına bu seviyede düçar olmamış idim ama ülke tarihinde kesişen kodların bir çoğunu filmde görmüş, Müslüm’ün hikayesinden kendi kişisel tarihime teğeller atabilmiştim. Müzikal olarak çok da favori müziğim olmasa da ilham ettikleri ile benim gözlerimde yaşların birikmesine yetmişti.

Bohemian Rhapsody’nin Youtube’da izlenme sayısı 714 milyon. Dünyada onu bilmeyen belki de ormanların derinlerinde yaşayan kabileler ve bizim evlilik programı izleyenlerimizdir. Dünya tek bir ülke olsa ve ona bir marş yazmak gerekse belki bu şarkı bu görevi üstlenebilir.

Sasani Krallığının yıkıntılarından yaya olarak kaçıp en sonunda üzerinde güneş batmayan imparatorluğa sığınan hadi diyelim 60 kiloluk bir et ve kas yığının dünyaya bize bir ödül olarak gönderildiğini düşünen ilk kişi olabilir miyim?

İnsan yaratıcılığının sonsuzluğunu, kültürün ve sanatın o içiçe geçmiş örgüsü içinde Freddie’ye bahşedilmiş o dışardan biraz tuhaf görünse de 4 oktav genişliğinde şarkı söyleme imkanı veren dişlekliğe şükretmek için çok nedenimiz var.

Müslüm’ün bende çağrıştırdığı oldukça kişisel, hadi diyelim ülkesel eksiklik duygusu ile dökülen yaşlar, Freddie için bambaşka bir nedenle toplandı göz pınarlarımda.

Reklam

Dünyada neredeyse 10 kişiden birinin youtubeda paylaştığı bu ortak şükür nesnesi iyi ki var olmuş. Freddie olmasa idi dünya olduğundan daha renksiz olacaktı. Tek bir insanın sadece şarkı yaparak ve söyleyerek dünyayı olduğundan daha güzel hale getirebileceğinin kanıtı idi Freddie.

Müslüm’ün Freddie’yi kıskanması için hiçbir neden yok. Müslüm de Freddie kadar tanınmayı hak ediyordu ama emperyalizm buna izin vermedi diye durumdan vazife çıkaranları da ilgili yerlere havale ediyorum.

Bu derin mevzu için kitap yazacak kadar kendimi motive hissetmeme rağmen sınırlarıma saygı göstermek adına yine de Bohemian Rhapsody’nin, yani filme adını veren müthiş şarkının esinleri ile, kelamı bitirmek istedim.

Sözleri adeta insanlık tarihine özet geçen şarkının Bismillahirrahmanirrahim’in kısa versiyonunu da içeren detayları beni çok uzak esinlere götürdü.

Scaramouche, Fandango, Beelzzeub ne ola ki?

Dünyanın en iyi tanıdığı Parsi olan Freddie Mercury kadar olmasa da, iyi bilinen bir diğer Parsi yani orkestra şefi (ki ben onu hep İsrailli sanırdım) Zubin Mehta’nın da aynı sürgünün bir ardılı olduğunu öğrenmiştim.

Mehtanın klasik müzik izleri bir diğer esin kapısını açtı :

Freddie’den 1 yıl önce doğup 4 yıl önce kuğu şarkısını andıran hayatını kaybeden (Du Pre 25 yaşında MS’e yakalanan ve sadece bu 26 yılda yaptıkları ile unutulmazlar arasına giren bir virtüözdür) dünyanın en önemli çello sanatçılarından Jacqueline Du Pre’nin hayatını konu alan Jackie ve Hillary filminin son sahnesinde İngiliz besteci Edward Elgar’ın çello konçertosu fonda Du Pre’nin çellosundan yükselirken; senaryoda Bohemian Rhapsody’nin bu Bismillahlı bölümündeki gibi tuhaf isimleri zikreden bir dış ses yükselir. Masalları çağrıştırır bu dış ses. Cimbarozo Cotopaxi , Orinoco, Kalahari.

Belki dünyanın tarihi diye bildiğimiz şey aslında Şehriyar’ın zekasından dökülen 1001 geceye yayılmış o hiç bitmeyen masallardan ötesi değil.

Bize en güzel masalı anlatan bazen Müslüm, bazen Freddie bazen Jackie. Ama masaldan ötesi yok hadi son sözü de bu çağrışımlar denizinden masalların masalının şairi söylesin :

Su başında durmuşuz.

Su serin,

Çınar ulu,

Ben şiir yazıyorum.

Kedi uyukluyor,

Güneş sıcak.

Çok şükür yaşıyoruz.

Suyun şavkı vuruyor bize,

Çınara bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze…

(*) 25 Kasım 2018’de yayınlanmıştır

İdam’dan Hitler’e; AKP’ye Ne Oldu?

Devlet Bahçeli’nin idam cezasının geri getirilmesine dair talebi yeni olmasa da, bir kez daha gündeme taşınması ister istemez tereddütleri artırıyor.

Bahçeli’yi 7 Haziran’dan beri adeta tüm bildiklerini sıfırlamış olarak biliyoruz.
6 Haziran gecesi Erdoğan ve AKP muhalifi olarak yatmış 7 Haziran bittiğinde safını tam 180 derece değiştirmişti.

Erdoğan’ın 1994’te başlayan siyaset tırmanışında, ilk tökezlemesinde yanına aldığı Bahçeli’nin, Erdoğan’ın bütün fabrika ayarlarını değiştirdiğini gördük.

Pragmatizmden Makyavelizme uzanan bir çizgide yol alan Erdoğan’ın MHP ile işbirliğini başarılı bulmak mümkün mü?
Bence hayır.

8 Haziran günü Erdoğan seçim kaybettiği halde 1 dolar 2,77 TL, Euro 3,08 idi.
Bulgar Levası 1,5 lira Rumen Leyi 68 kuruştu.
Dün bu değerler sırasıyla 7,35, 8,74, 4,43 ve 1,80 olarak kayda geçti.

2002’den 2015’e kadar geçen 13 senede Türk parası ortalama yılda %10 bile değer kaybetmemişken, AKP’nin MHP’yle yedeklendiği 5 yılın ortalama değer kaybı ise yıl bazında %40’ı geçti.
Bir diğer ifadeyle AKP 13 yılda yarattığını 5 yılda yok etti.

MHP’nin AKP’yle birlikteliğinin vardığı netice ülke için hayırlı olmadı.

AKP’ye mutlak gücü zerkeden MHP, aynı dönemde mutlak bir yozlaşmanın da kapısını ister istemez açtı.
MHP’nin idam üzerinden, AKP’ye çağrıda bulunması ve idamı geri istemesi trajik bir durum.
Çünkü idam kaldırıldığında MHP buna destek verdi.
Peki ne oldu da MHP karar değiştirdi ve idamı savunur hale geldi?

Tam da bu noktada Ebubekir Sofuoğlu’nun sözlerine kulak vermemiz lazım.
İslamcı bir kişi olarak Sofuoğlu Yunanistan’la ülkemiz arasındaki gerginlikle Hitler’in 1939’da Polonya’ya girmesi arasında bir bağ kurdu.
Şaka desen değil, ironi desen hiç değil.

Hitler’e özenen ve öykünen bir yazarı faşistlikle itham etmemek aslında tarih bilmemekle mümkün olur.
AKP-MHP birlikteliğinin zirveye vurduğu bir dönemde, Ebubekir Sofuoğlu gibilerinin zuhur etmemesine şaşmak gerekir.

Tarihin şefkatli hikayelerinden ilham alma dönemi değil.
Tıpkı zamanın Nazileri gibi parlak ve hiçbir zaman varolmamış mitolojik geçmişe özenen neo-faşizmin bileşenlerini görmekteyiz.

Gerçeklik-ötesi yani post truth bir çağda herkesin bir defa değil, herkesin hergün 1 kaç saniye meşhur olduğu bir dönemde gücü eline alanlar için bununla şov yapmak sıradanlaştı.

Yazık ki kendisine emsal olarak tarihin en karanlık portresini seçebilen bir tavana dayandı, Türkiye’de siyaset mekanizması.

AKP’nin Abdullah Gül’ün ifadesiyle “kuruluş ilkelerinden“ bu denli savrulmasını MHP ittifakına borçlu olduğunu söylemeliyiz.

MHP, AKP’yi dünyadan izole etmek için gece gündüz çalıştı. Son icat da eğer başarılı olursa insanları öldürmenin ceza olduğuna ikna edebilmek.

Ultra Milliyetçiliğin modern dünyada yasaklanması, siyaset kurumunda kovulması söz konusuyken Türkiye’de şımartılmasının neticeleri bunlar.

Suçu, suçluyu imha ederek önleyebileceğini ve geri kalan üstün insanlara ideal toplum kuracağını zan eden bu anlayış, belki bir uç beyi partinin ideolojik katılıktaki seçmen kitlesini bir arada tutar.
Fakat gayet büyük nüfuslu bir ülkede merkeze konulan ultra sağın, facia getireceğini öngörmek için falcı olmaya gerek yoktur.

AKP’nin nefes almadan iktidar hevesi, MHP’nin burada gördüğü madenle çakışınca ortaya çıkan bu zor tablo içimizi sıkıyor.

İdamın geçerli olduğu ABD eyaletlerinin Trump’u dünyaya armağan ettiğini unutmamak lazım.

AKP ya da herhangi bir siyasi oluşum mutlak güce ultra sağ ile ulaşmakla, önemli bir hataya imza attı.
Sınırsız otoriterliğin en kolay yolu insanları her türlü korkutmadan geçer.
İdam ise devletin öldürmeye bulduğu kılıftır.

MHP-AKP birlikteliğinin bunu oluşturan üst yapıya esinlediklerinde “Hitler-İdam” gibi kavramlara gelmek, gerçekten de sınırların son haddinde zorlandığına delalet ediyor.

Benim aklıma daha fecisi gelmiyor. Siyasi iktidarın ve ülkeyi yönetme iddiasında olanların kaygı duyması için çok ama çok neden var.

Analiz, Veysi Dündar 3.9.2020

Cemaatler Akredite Olsun… (*)

İşte Türkiye'nin tarikat ve cemaat haritası!

(*) 1.6.2017’de yayınlanmıştır

“Darbe komisyonu” ülkedeki cemaatlerin denetlenebilmesi için akredite edilmesini önerdi. Raporda; “Bu yapıların toplum yararına çalışıp çalışmadıkları hususunun kim ya da hangi kurumlarca akredite edileceği ciddi bir sorundur. Bu görevin tek başına Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından yerine getirilmesi mümkün görünmemektedir. Bu oluşumların sosyal ve dini meşruiyet, denetim, hukukilik, mali yapının şeffaflığı gibi kriterler bakımından akredite edilmesi ve bu tür faaliyetlerin genel bir meşruiyet zemininde yürütülmesinin temin edilmesi, bu alanda üzerinde dikkatle ve etraflıca düşünülmüş hukuki düzenlemeler gerektirmektedir” denildi…

“Muhammediye, Galibiler, İcmalciler, Tillocular, İskenderpaşa Cemaati, Erenköy Cemaati, İsmailağa Cemaati, Menzil Dergahı, Tufancılar, Zilan Cemaati, Süleymancılar, Reyhani Tekkesi, Hazneviler, Cübbeli Ahmet, Yeni Asya, Yeni Nesil, Kırkıncı Hoca, Medzehra, Zehra Vakfı, Aczimendiler, Sungur Ağabey, Kurtoğlu Ağabey, Çorum Dergahı, Mevlüt Efendi Dergahı, Maarifiler, Şabaniye, Cerrahiye, Uşaki, İpek yolu, Ticaniler, aklıma gelen Türkiye’deki cemaatler.

Cemaatlerin çoğunun açık, şeffaf ve esnek olmaktan uzak olduğu ve faaliyetlerini gizli biçimde yürüttüğü herkesçe malumdur.

Cemaat, tarikat ya da camia insanlarında görünen en belirgin eksiklik, biz ve onlar şeklinde kutuplaşmaya meyilli olmalarıdır. Kimse doğru bilgiyi kendi tekelinde tuttuğunu sanmasın. Sözlerine itibar edenleri kendisinden sayıp, etmeyenleri ise boş inançlılıkla suçlamak asla yapıcı bir tavır değildir. İşte bu tip bilgilenmeler yüzde milyon doğru da olsa; akıldakileri karşı tarafa ifade edebilmenin önündeki en büyük engeldir ve cemaatleri azınlıkta kalmaya mahkum eden en büyük yanlışlarıdır.

Cemaatlerin Diyanet’ten bağımsız olarak kendi binalarında cuma namazı kıldırmaları, hutbe okutup vaaz vermeleri ve bu durumun denetime tabi olmaması, dini bilginin sıhhati ile ilgili şüpheleri ve soru işaretlerini de beraberinde getiriyor.

Türkiye’nin toplumsal ve tarihi özellikleri konusunda yüzeysel değil; daha farklı, sağlam, oturaklı bir algıya ve değerlendirmeye sahip olabilsek siyasi İslam ve Cemaatlere karşı daha farklı durulabilirdi. Siyasi İslam’ın da Cemaatlerin de handikapı şudur: belirli bir süre sonra “o sizden-bu bizden” kutuplaşmasına sebebiyet vermesi ve bu tip yapılanmaların menfaat eksenli hale gelmesidir. Ticari hasılası ve skalası da ayrı bir konudur. Dolayısıyla elde edilmesi istenen tezahür İslam değil, İslam’dan önce gelen ben ya da biz merkeziyetçiliğidir, dolayısıyla hasıl olan menfaattir.

Laikçilere de burada vazifeler düşmektedir. Sığ eleştiriler vazgeçip daha bilgili olunmalı, sağlam çözümlemeler yapılmalıdır. Diğer türlü laikçilerin de aynı eleştirilerde ısrarcı olmaları, onların da farkında olmadan kendi içlerinde “bir nevi cemaatleşmelerine” sebeb sağlayacaktır. Bu durumda kalıplaşmaları da kaçınılmaz olacaktır.

Denetimin olması cemaatleri de tedirgin etmemelidir. Bir nevi teyakkuz hali sağlar hem dinen hem fiziken. Dini literatürü, söylemi ve inanışı değiştirmek nasılsa mümkün değildir. Bir nevi nass sayılır kaideler. Fiziki teyakkuz hali olsa, geçen aylarda Kız Yurdunda can veren 12 kızımız yaşıyor olacaktı. Bu ve benzeri veballer hem cemaattekilerin hem de bu yapıları denetime tabi tutmayanlarındır. Benzeri başka örnekler de verilebilir.

Cemaat bünyesinde aşılanan inançlar belirli suretle kökleşir, yayılır ve kendine bağlı bir sınıf yaratır ki, bu sınıf kendisini himaye etmiş ve yaratmış olan devletin işlerine karışma yetkisini hissetmeye, laik örgütlerle vicdanlara saldıran bir kuvvet halini almaya başlar. FETÖ grubu buna en güzel örnektir. Cemaatler kullanılmaya müsait yapıdadırlar !!!

Mürşidin veya vaaz edenin alçak gönüllüymüş gibi görünen, fakat hükmeden ses, jest ve bakışlarındaki tehdit ve duaları altında yapılan törenler, zaman zaman tekrar edildikçe ve bunları devlet özel yasaları veya hoşgörüsüyle himaye ettikçe, onların emri altına giren toplumun kendine gelebilmesi bu atmosferin uyuşturucu boğucu çevresinden ve etkisinden kurtulabilmesi de olanaksız olur.

Kuran ile aramız açıldı. Bize verdiği öğütlere kulak tıkadık ve kendi yanlışlarımıza kendimiz fetva verir olduk. Mısırlı âlimlerin de dediği gibi “İslam dini Müslümanların yüzünden mahcup durumdadır” hakikati yüzümüze çarpmaktadır.

Veysi Dündar 1.6.2017

Giresun’da Kadınlar Çay Paketlerini Toplar

Erdoğan; Her Eve 200 gram Rize Çayı ve Kenevir Torba Dağıtımı Yapacağız  VİDEO

İsmet Özel islamcı kesimin el üstünde tuttuğu şairlerdendir. Onun şu dizeleri bundan tam 46 sene önce kaleme alınmıştır :

Akla Karşı Tezler

“Köylüleri niçin öldürmeliyiz?

Bu sorunun karşılığını bulamıyorum

içinden çıkılmaz bi olay, ama önemsiz

köylüleri öldürmesek de olur

hatta onların kalın suratlarını

görmezlikten gelebiliriz”

1974’ün karmaşık gündeminde İsmet Özel’e bu dizeleri yazdıran motivasyonu teşhis etmekte zorlanmıyorum.

Ülkenin hala önemli bir kesiminin köyde yaşadığı bir dönemde tekamülün, entellektüelliğin önünde önemli bir engeldir köylülük.

İsmet Özel yörüngesi soldan sağa kayan kişisel çizgisinde köylü anlayışının kabalığından muzdarip olmuş olmalı.

Ülkeyi 1960’lardan itibaren en uzun süre yöneten Süleyman Demirel’in lakabı “Çoban Sülü” idi. Kendisi tarım kesimine rakiplerin verdiğinden bir fazla vererek iktidarını devam ettirmişti.

2020’ye geldiğimizde artık Türkiye’de köylülerden ve köylülükten şikayetin çok da manası kalmamıştır. Buna karşılık farklı bir eğilim ve kitlenin bir zamanlar köylü kitlenin kullanıldığı gibi, siyasette araç olarak kullanıldığını görmekteyiz. Ülkede köylüler sayıca azalırken tarımdan uzaklaşan kesimin istihdam süreçlerinin de dışına çıktığı görüldü. İstanbul’u  kazanarak iktidar yolculuğuna başlayan AKP ise giderek bu istihdamdan kopuk kesim üzerine oynamayı tercih etti.

AKP seçmeninin ülkenin çok farklı bir katmanını temsil ettiğini düşünürüm. AKP’nin seçmen tavanı ne kadar bilinçli ve ideolojik olarak konsolideyse, tabanının sadece iktisadi bir çaresizliğin temsilcisi olduğuna inanıyorum.

Ayın ilk çalışma günü Giresun ilinin merkezinde mesai saatinde toplanan kalabalığa bakıldığında, bu yargımın ne kadar doğru olduğuna bir kez daha kanaat getirdim.

AKP’nin başta kurucu lideri Erdoğan olmak üzere siyasi bir hedefi, güçlü ve sağlam dar kadrosu olduğuna şüphe yok. Ancak böylesi bir dar kadronun 80 milyonluk bir ülkeyi hem de 26 senedir yönetiyor olmasının sırrını ancak Giresun’da toplanan kalabalığı analiz ederseniz çözümleyebilirsiniz.

AKP varlığını kendinden hoşlanmayan üretken kesimin vergileriyle finanse ettiği bu kitleye borçlu.

Ülke demografisinin %50’sini teşkil eden kadınların 4’te üçü  ev kadını kategorisine dahil. Bu kadınlarınsa   %60’ı AKP seçmeni. Kaba bir hesapla 15 milyon kişiden söz ediyoruz.

Türkiye’de ev kadınlarından bu yoğunlukta oy alan bir partiyi seçimlerde geçmek kolay değil. Bütün seçimler  15.000.000-0 başlıyor.

Türkiye’nin akşamdan sabaha değişen gündeminin, bugün söylenenin yarın reddedilmesinin arka planında oy tabanının bağlandığı bu kitleye olan güven yatıyor.

İsmet Özel bugün ‘Akla Karşı Tezler’ şiirini yazsa muhtemel ki köylüler yerine ev kadınlarını özne yapacaktı.

Gerçekten de kafasına paket çay atılarak motive edilen kitlenin, üretim sürecinin dışında kaldığı/bırakıldığı konusunda tereddüt etmek için çok az gerekçemiz var.

Seçim sonuçlarına dair yapılan çalışmalar da bu durumu destekliyor. 2 sene önce buna ilişkin kaleme aldığım yazı Giresun’daki mitingin arka planını açıklıyor. https://veysidundar.home.blog/2020/09/01/kadinin-adi-yok-oyu-cok/

Türkiye yazık ki Süleyman Demirel’in izinden giden sağ bir iktidarın yakaladığı madeni, sonuna kadar değerlendirmesi ile bir dejavu yaşıyor.

Üstelik geçmişte iyi kötü bir üretim faaliyetinin  sponsoru olan bu tercih bu defa üretkenliği neredeyse sıfıra yaklaşan “sosyal yardım”/”babadan-eşten maaş” yapısındaki bir kitleyi ülke kaderinde söz sahibi ediyor.

AKP’nin ev kadınlarından oy almakta zorlanmazken ülkenin üretime dönük bütün büyük ilçelerini kaybetmesindeki çelişkiyi herkesin görmesi gerek.

Sorun ev kadınlarından oy alan AKP değil.

Sorun üreten kesimlere yabancılaşan AKP.

Ekonomi bakanının insanların yurtdışına gidip tatil yapmasını eleştirdiği söyleşiyi hatırlayın.

Tam da çelişkinin bam telidir bu.

AKP çalışmayan üretmeyen hayal etmeyen dünyayı tanımak istemeyenler için, ideal bir toplanma mekanı olmuştur.

Bu acaip yapı bize 100 bin lira maliyetli arabaya neden 400 bin lira ödememiz gerektiğini gayet iyi anlatıyor.

Anlamayanlar içinse İsmet Özel bize 1974’den sesleniyor.

Analiz, Veysi Dündar 2.9.2020

Kadının Adı Yok, Oyu Çok…!(*)

Ak Kadınlar Ev Ziyaretlerinde - Fethiye Haber

(*) Temmuz 2018’de yayınlanmıştır

AK Parti ve Erdoğan’ın seçim başarısını analiz etmek için çeşitli önermeler ortaya konuyor. İpsos seçim analizinden bahsetmiştim. Bu analizi ilgili kurumun websitesinden herkes indirebilir. https://www.ipsos.com/tr-tr/ipsos-sandik-sonrasi-arastirmasi-secmen-kararlarina-isik-tuttu

Analizin beni en çok etkileyen başlığı ev kadınlarının %60’ının Tayyip Erdoğan’a ve Cumhur İttifakına oy vermesi oldu.

Türkiye’de kadın istihdamına dair linkteki rapor ile altalta konulduğunda ilginç bir durumu ortaya koyuyor bu belirleme… Şöyleki:

Raporun altıncı sayfasındaki bilgiye bakıldığında kadınların istihdama katılma oranı yaklaşık %25 yani her dört kadından üçü istihdam dışı.

İpsos araştırmanın verilerinde aslında ev kadınlarının toplam seçmendeki payı yukarıdaki tabloya nazaran daha az görünmektedir.

3 bin kişilik örneklemde 578 ev kadını yaklaşık %20’ye tekabül eder. Oysa kadının istihdama katılım raporu tüm kadınların dörtte üçünün yapısal olarak istihdam dışı olduğunu ifade ediyor.

60 milyon seçmenin yarısı yani 30 milyonu kadın. Ve bunların 22,5 milyonu istihdam dışında. Bu 22.5 milyonda %60 demek, 13.5 Milyon demek.

Zaten adı üzerinde ev kadını olan bir kitle ile sokakta görüşmenin zorluğunu ve bunların da dışa açık ev kadını özellikleri ile belki tipik seçmen olmadıklarını önermek bile doğru olur.

Maça üç avans alarak başlamak, rakibin en değerli oyuncusunu cezalı tutmak, rakibi seyircisiz bırakmak. Ne dersiniz deyin. Türkiye’de bu kadar devasa bir kitleden bu kadar kesafetle oy almak aslında işi bayağı kolaylamak, boş kaleye sekiz kişi hücum etmek demektir.

Rahmetli Duygu Asena’ya “Kadının Adı Yok” dedirten kadının toplumdaki dışlanmışlığını, ezilmişliğini ifşa etme kaygısı idi. Adı çok da çıkmayan kadının oyunun çokluğunu keşfeden ise Ak Parti ve Erdoğan olmuşa benziyor.

“İktisadi Demokrasi” kavramını icat etmiş değilim ama ev kadınlığının bir meslek olduğuna dair ciddi kuşkularım var. AKP’nin ev kadınlığının sürdürülebilirliğine yatırım yapma konusunda en azından bir süre daha istekli olacağı kanısındayım.

Sosyal güvenlik sisteminin toplumu kavramasında bir problem tabii ki yok. Ancak yukarıdaki tablo ister istemez ülkenin genel faydasına olan toplumun bütün bireylerinin katma değer yaratan bir konuma gelmesinin gereğine dair önemli bir tartışmayı da öne çıkarıyor.

Değerli yazar Güngör Uras’ın bundan dört sene önce yazdıklarını da bir kez daha bilginize sunuyorum.

Seçimlerin adil, adaletli ve katılımlı olması elbette güzel ve yerinde. Ama acaba seçmenlerin hepsi insan hakları evrensel beyannamesinin 23.maddesinde ortaya konan ideale paralel bir irade ile mi oy veriyor? İşte orası biraz netameli…?

Her şahsın çalışmaya, işini serbestçe seçmeye, adil ve elverişli çalışma şartlarına ve işsizlikten korunmaya hakkı vardır.

Herkesin, hiçbir fark gözetilmeksizin, eşit iş karşılığında eşit ücrete hakkı vardır.

Çalışan her kimsenin kendisine ve ailesine insanlık haysiyetine uygun bir yaşayış sağlayan ve gerekirse her türlü sosyal koruma vasıtalarıyla da tamamlanan adil ve elverişli bir ücrete hakkı vardır.

Herkesin menfaatlerinin korunması için sendikalar kurmaya ve bunlara katılmaya hakkı vardır.

Doğum Günüm Barışa Vesile Olsa…



Babamdan da adımdan da gayet memnunum, yine de 1 Eylül’de doğmuş olmanın ayrıcalığı ile, “Barış Veysi Dündar” olsaydım sanki daha mutlu olurdum.
Mahkemeleri meşgul edecek değilim bunca yıldan sonra. Barış’ı hep çağırmış bir insan olarak sevgili babama gücenik de değilim.

Benim gücendiğim asıl muhatap, ülkeyi 43 yıllık hayatımın yarıdan fazlasında yönetenler. Barış’ın son birkaç yıldır iyiden iyiye unutulduğu arka plana atıldığı bir ülke olduk sanki.

Ne içeride huzurluyuz, ne dışarıda.
Çatışmadığımız bir Katar var. Onun dışında gerginliğimiz had safhada.
Son olarak Yunanistan’la yoğun bir gerginlik yaşamaktayız.

Uluslararası hukukun çetrefilli karmaşası içinde haklı olduğumuz ve daha az haklı olduğumuz başlıklar var. Belki de bu barışsız dönemin en doğru çatışmasını yaşıyoruz. Ancak bir doğrunun dosdoğru doğru olması için, bir çok doğrunun bir araya gelmesi gerekiyor.

Doğru zaman, Doğru zemin, Doğru söz, Doğru muhatap.
Bunlardan biri yanlışsa diğerleri de toz ve dumana dönüşüyor.

Uzun süredir içeride dışarıda “eyyy”lenen, bir siyasetin kadim rakibimiz Yunanistan’la karşı karşıya gelmek için siyasi gücünün ve ikna kabiliyetinin en düşük olduğu zamanı tercih etmesi, herhalde bir tek benim tespitim değil.

Üstelik daha sabahında yandaş basınlar tarafından tahkir edilmiş Atatürk imgesinin altına konuşlanan bir saray görüntüsü de, inandırıcılık testinden geçmiyor.

Pandeminin giderek sıkıştırdığı bir ortamda yazılan “sağlıkta dünyaya ders efsanesinin” sahada karşılığı hiç de durumla uyumlu değil.

Dünyanın en pahalı vergileri ile boğuşmamız bekleniyor. Ülkede azıcık tüketim yapmak isteyen herkes dolaylı vergilerin ve son dönemde adeta bir vergiye dönüşmüş trafik cezalarının baskısı altında.

Asgari ücretin 2 bin lira olduğu ülkede 500-1000TL’lik trafik cezaları kesiliyor.
Velhasıl iktisadiyat hiç de pozitif değil.


Türk parası tarihi diplerinde.
Eğer paramızdan 6 sıfır atmasaydık, bugün 1 dolar tam 7.400.000 TL olacaktı.
Aynı doları biz AKP’ye 1,2 TL’den emanet etmiştik.

Her zaman söylerim Türkiye’nin gerçek doğal kaynağı tarihidir diye. Son yapılan hamlelerle bu kaynak siyasi popülizme kurban edildi.

Ayasofya camiye dönüştüğünde bu özünde Ortodoks mabedin kutsiyetini karmaşıklaştırmamak için, Katolik Papa’dan bile mesaj gelmişti. Yazık ki bu ricayı bu ülkenin ricali elinin tersiyle kenara itti.
Bu tek taraflı katı kararın bir acı yönü de buydu.

Aynı Papa Yunanistan’la aramızdaki çekişmeye dair de görüş beyan etti ve barış telkin etti.


https://twitter.com/Pontifex/status/1300395410641612801



Arjantinli Papa Francis, sıradan bir Hristiyan değildir. Ratzinger’in prestijini dibe vurdurduğu Katolik dünyasını toparlaması için, bizzat onun tarafından göreve davet edilmiştir. Meraklısı “2 Papa” filmini Netflix’den bulup izlesin.


https://www.youtube.com/watch?v=T5OhkFY1PQE



Francis, ekonomisi Türkiye’den de beter olan Arjantin vatandaşı olarak iki ülke arasındaki benzerliklere vakıf olmalı. Askeri darbeler, krizler, yolsuzluklar, işsizlik. Ben de zamanında iki ülke arasındaki benzerliği kaleme dökmüş idim. Çöplerinden ekmek çıkarılan ülkeler bunlar yazık ki.


https://veysidundar.home.blog/2020/09/01/arjantin-turkiye-benzerligi-darbeler-krizler-ve-ayni-copler/



Arjantin’in ekonomisinin duman olmasında Falkland Savaşı’nın katkısı azımsanamaz. Demir Lady Thatcher’i anımsayanlar ne demek istediğimi anlayacaktır.
1982’nin Falkland’ı 2020’nin Doğu Akdeniz’i ile mukayeseyi kabil mi bilinmez fakat yine de, kriz krizdir. Ve yumurtalar çarpıştığında hasar kaçınılmazdır.
Böyle bir riski kimse almaz alamaz.

Türkiye Yunanistan’la dostluk görüntülerini en çok son 20 yılda verdi. Adalar Türk turistlerle doldu taştı. Bugünse vizeniz olsa da Yunanistan’a girmek neredeyse imkansız.

AKP kendi yaptığı kaleleri yıkmasıyla meşhur…
Dış Politikada yaşananlar bu konuda can yakıcı.
Bu sürdürülemez politikaya Papa’dan bile düzeltme talebi gelmesine hem sevinelim, hem de komşumuzla konuşmada birilerine ihtiyaç duyduğumuz için üzülelim.

Doğum günümün, Barış Gününün yanında sözü olmaz.
Fakat pozitif enerjiye inanırım.
Adımın manası mütevazilikle anılır.
Barış mütevazilerin işidir.
Kibir ise düşüşün başladığı zirvedir.
Barış mütevazilerin omzunda yükselecektir.

Analiz, Veysi Dündar 1.9.2020

Arjantin Türkiye Benzerliği: Darbeler, Krizler ve Aynı Çöpler..(*)

A'dan Z'ye kağıt toplama krizi | Gündem Haberleri

(*) Eylül 2018’de yayınlanmıştır

Arjantin 1978 Dünya Kupası bir çok açıdan Türk insanı için önemlidir. 1978 televizyonun hayatlara fazlasıyla girdiği bir yıldı artık. 1974 Dünya Kupasında TV yaygınlığı hala yetersiz iken 1978’de meşhur siyah-beyaz TV’lerden bulunmayan ev yok gibi bir şeydir.

Arjantin o dönemki yıldızı Mario Kempes ile kupayı almayı başarmıştı. Özellikle Peru’yu 6-0 yenmesinin arkasında bit yeniği arayanlar çoktu. Çünkü Peru da Arjantin de o dönemde Latin Amerika’nın o bitmek bilmez darbe geleneği altında idi. Özellikle Arjantin bu açıdan fazlasıyla eleştiriliyordu. Hatta Dünya Kupası’na katılmanın Arjantin’in cunta yönetimine destek manası taşıdığı görüşleri bile vardı.

Sonuçta 1978 Dünya Kupasını Arjantin kazandı. Mario Kempes akıllara kazındı. Hollandalı Kerkof kardeşler hiç unutulmadı.

Kupayı kazanmak cuntaya iktidarın devamında o denli de katkı sağlamadı. Arjantin diktatörü ile yollarını ayırdı. Zor bir şekilde de olsa demokrasi trenine bindi.

1978’den sadece iki yıl sonra Türkiye de askeri yönetimle tanışmıştı. 1980 darbesi en az Arjantin kadar yıkıcı ve yok edici idi.

Akpartinin yıllarca mağdurları oyalayıp en sonunda yasak ilan ettiği Cumartesi Annesi kavramı Arjantin darbesinde çocuklarını kaybeden annelerin Türkiyeli kız kardeşlerine ilham verdikleri bir realitedir.

Arjantin ve Türkiye’nin kaderleri darbelerden uzak oldukları 2018 yılının son çeyreğinde birleşti bir daha.

Bu defa bir rekorun en üst sırasında alt alta yer almak onları yakınlaştırdı.

Reklam

Dünya faiz sıralamasında en yukarıda Arjantin altında Türkiye yer almakta. 40 yıl kadar önce darbelerle hırpalanmış iki ülke ekonomik başarısızlığın nişanesi olarak dünya faiz rekorunu altlı üstlü kırmakta.

Bu kadar tesadüf filmlerde, bir de aynı söylem ve eylemlerle farklı sonuç elde edeceğini sananların ülkesinde olur.

Arjantin Türkiye benzerliği aslında bir yıl kadar önceki bir yazımda da zikredilmişti. Bienal vesilesi ile Pera Müzesinde sergilenen işlerden biri, yukarıda gördüğünüz, Arjantin’de geri dönüşüm malzemesi toplayan insanların kullandığı elle çekilen araba idi bu benzerlik.

Bu manzara Arjantin’den..Bu da Türkiye’den..

Türkiye’de artık aşina olduğumuz kağıt ya da plastik toplayan insanlar. Ülkemizde hurdacı hep vardı. Ama bunlar insanların kenara koydukları genelde metal eşya ve atıklara bedeli mukabili talip olurlardı. Oysa bu farklı bir şey. Bu insanlar çöp kutularını karıştırıp ulaşıyor bu atıklara. Gitgide çoğalan bu yürüyen çuvallar çalışma azmi bakımından ne kadar yüce olursa olsun çöpleri karıştırma yönü ile insan onurunun en zedeleyici görüntülerinden birine karşılık gelmektedir.

Toplumun atıkları ayrıştırma konusundaki bilinç eksikliğini de gösteren bu tablo Arjantin ve Türkiye arasındaki 15 bin km. mesafeyi sıfırlayan bir görüntünün tezahürü.

İşte belki de bizim birden başımıza musallat olduğunu sandığımız kriz de aslında bu çöp toplayıcıların gerçekliğinde tepemizde gezen Demokles Kılıcı idi.

Biz kendimizi çağ atlamış, dünyayı kıskandırır sanır iken gerçekte istihdam diye çöpe adam yollayan bir ekonomiye sahiptik. Sahibiz.

Hiçbir toplumun insanına reva görmeyecegi bir çalışma şartını bu ülkenin başta İstanbul olmak üzere tüm şehirlerinin sokakları sıradanlaştırdı.

Reklam

Çalışma arzusu azami olan insanlara bu zillet iş, reca görüldü. Bu insanların bu işi yapmaya istekli olması devletin bu insanlara alternatif bir çalışma koşulu sağlamak kaydı ile, bu işe olan ihtiyacı ortadan kaldıracak inisiyatifleri alma mecburiyetini hiç bir hal ve şartta kaldırmamıştı oysa ki.

Çocuk bezleri, prezervatifler, kusmuk torbaları, kokmuş yemekler, bayat meyveler, çürümüş sebzeler. Siz bunların arasında çalışmak zorunda iseniz artık orada ne haktan ne adaletten ne de gelişmeden söz edilebilir.

Askeri darbenin ister Arjantin ister Türkiye olsun bıraktığı bataklıkta kendine iktidar ortamı bulan iktidar, kendini sorgulamakla mesuldür.

“Türkiye kendisine ait olmayan krize tabidir” görüşü önce “sokaklarda çöp çuvalları niye gezdi bunca yıl?” onu sormakla mükelleftir kendisine. Sahte bir iktisadi gelişmeyi bundan daha iyi tasvir eden hiçbir şey yoktur.

Sosyal yardımlara ulaşamayan ya da devletin ulufesi kendisine yeterli gelmeyen ve çalışma arzuları konusunda tereddüt bulunmayan bu insanların durumunu hiç bir hal ve şartta, genel ekonomik gidişten ayrıştırmak imkan dahilinde değildir.

Arjantin ve Türkiye faiz rekortmeni oluyor, askeri darbe tezgahından geçiyor, sokakları o veya bu nedenle çöplerden geçim sağlayan insanlara ev sahipliği yapıyorsa bu rastlantı değildir.

Arjantin için yorum yapamamakla beraber Türkiye’yi yönetenler için bir an önce ne yapıyorlarsa mümkün olduğunca bu yaptıklarını ciddi biçimde sorgulamaları gereği çoktan geçmiştir.

Para birimi değerinin %80’ini kaybetmiş, 1 yılda ödenen faiz 3 aya sıkışmıştır. Acilen ve ivedilikle sokaklarında çöp toplanmayan ülke olmak için ne gerekiyorsa o ve onlar yapılmalıdır.