DİPLOMATİK SATRANÇTA ÇOBAN MATI OLMAYALIM

Çoban Matı Nedir - Yeter Ki Siz Okuyun. - arabuloku.com

Son günlerde halimiz aşure şov için gördüğümüz “Varaklı Çeşme” ile “alüminyum tencere” arasındaki çelişkiye uyuyor.
https://twitter.com/VEYSDNDAR1/status/1299817745303900162
Özensizlik, basitlik, sıradanlık, nobranlık görüntüsü kimseyi mutlu etmiyor.

Emekli amiral Türker Ertürk’ün, “Mavi Vatan iktidarın halkı kandırmak, milli imiş gibi görüntü yaratmak ve çözülen halk desteğini durdurmak için yeni operasyon silahı? Çünkü Suriye ve Libya silahlarını tükettiler! Bu aralar Suriye’de ve Libya’da şunları yapıyoruz, hedeflerimiz bunlardır dediklerini duydunuz mu?” ifadesi tabloyu net biçimde ifade ediyor.
https://twitter.com/Orsatramola/status/1299969640844668928

İnsanlık tarihi boyunca temel ihtiyaçlarını tamamladıkça kendini eğlendirmeye çalışmıştır. Bu oyunlar bu ihtiyacın neticesidir. Medeniyetin aşırılıkları törpüleyen düzeni karmaşık GO oyununu değil, makul kurallar gerektiren Satrancın popülaritesini artırmıştır.
Satranç her yaştan insanın 64 kareyi, kurallar dairesinde algılayarak kendini ifade ettiği bir rekabet arenasına dönüşmüştür.

Ülke dahilinde oyunun satranç olmadığını sürekli her tarafında 6 yazan zarlarla ve çoğu zaman rakibe zar attırmadan tavla partisi düzenlendiğini ifade ediyorum.
Peki Ertürk Amiral’in basit ve net cümlelerinden nasıl bir sonuç çıkarmalıyız?

Suriye’de, Rusya’ya, Libya’da Rusya+Fransa’ya çarpan, diğer ülkelerin de onayını almayan politikaların ülkeyi ateşli çatışmalara sokması üzerinden çok zaman geçmedi. Suriye’de macera Rusların ağır hamlesiyle kesintiye uğrarken, Libya için çanların çaldığı görülmekte.

Bizim halimiz Varaklı Çeşme ile alüminyum tencere arasındaki çelişkiye uyuyor.
Özensizlik, basitlik, sıradanlık, nobranlık 6’lı zarlarla tavla oynarken göze batmıyor ama satrancı böyle oynamaya kalktığımızda ortadaki görüntü kimseyi mutlu etmiyor.

Savaşın siyasetin farklı araçlarla devam eden bir versiyonu olduğunu ilk defa ben değil, Prusyalı General Clausewitz söylemiştir.

Suriye ve Libya’daki çatışmaların başarısız neticelerinin ülkeye kaybettirdiği kaynak ve eforun test edilememesi, faturasının ödenmemesi; iktidarın meşruiyet sınırlarını zorlaması aslında bütün olumsuzlukların kaynağını oluşturuyor. Kuralları hiçe sayıp en son aşamada bile söylenmemesi gerekeni daha ilk başta söyleyen bir diplomasi, tüm kartları masaya açık vaziyette koyup oyun kurmaya benziyor.

Suriye ve Libya için yazılan destansı, epik hikayelerin arkası doldurulmadan, fikri takibi yapılmadan bu defa senaryo Yunanistan ile çatışma noktasına taşındı.
Bizim için Suriye, hatta Libya ile sorun yaşamak aslında haber değeri taşıyan bir gelişmeydi. Ama Yunanistan’la sorun yaşayan bir Türkiye dediğinizde kimse kafasını kaldırmazdı bile. Şimdi katılmadığımız Erovizyon’da bile Yunan/Kıbrıs ikilisinin bizi nasıl ötekileştirdiğine üzülmekle geçti yıllarımız.

Diğer taraftan komşuluk hukuku ile birlikte yaşamaya mecbur olduğumuz Yunanistan’la olumsuz anıları pekiştirmeye çalışmanın manasızlığı ve zamanlaması tartışmaya muhtaçtır.
Sanki hep çok iyi anlaşır gibi paramızın pula döndüğü, vergi toplamak için her gün oranları artırdığımız zamanları buluyoruz.

Yunanistan’la can ciğer kuzu sarması olmayacağımız aşikar iken, çatışmalı bir dönemde konuları masaya yatırmanın mantığı var mı?
Önce Suriye’yi halletseydik, Libya’yı çözseydik de Yunanistan ile dertlerimizi ondan sonraya bıraksaydık daha iyi olmaz mıydı?

Oysa ki amaç aşure yapmak değil, aşure üzerinden mesaj vermek. Tam da bu yüzden bu ülkede Gezi direnişinde neden sadece Alevi çocukların öldüğünü sorgulamayan bir siyaset aşureyi sadece tatlı bir muhallebi sanıyor.
Ne aşurenin, ne diplomasinin, ne komşuluk hakkının, ne bayramın, ne demokrasinin hakkının teslim edilmediği bir düzende satrançta yenilip, yenilgiyi düşeş attık diye pazarlayanların arasında kalmış durumdayız.
Boğucu bir yaz gününden daha çok içimizi sıkan budur.

Not 1: Girişteki twitime kahiri trol de olsa; ülke çıkarlarını gözetmediğimi iddia eden bir bağlantılı gruptan, kimi edepsiz cevaplar geldi. Edebe davet parantezinde sözüm o ki; ben gelişmelerin ülkemiz aleyhine hal almasına itiraz ettim. Herkes okuduğunu iyi anlasın.

Not 2 : 30 Ağustos Zafer Bayramı kutlu olsun. Yunanistan’a karşı motive bir siyasetin 30 Ağustos’u önemsizleştiren tercihleri samimiyet sınavındaki acınacak notların en büyük delili. Hele Mahir Ünal’ın bu özrü en büyük kabahate değer. https://twitter.com/YolTV/status/1299068652994670593.

Analiz, Veysi Dündar 30.8.2020

Abdullah Gül’den Beklenen Açıklama

11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile içten bir görüşmenin notları?

Türkiye’nin gerçek manada ilk (Tayyip Erdoğan’ın bize sunduğu profilin bir Cumhurbaşkanından çok farklı olduğu dikkate alındığında), belki de hala tek sivil Cumhurbaşkanı ünvanını taşıyan Sn. Abdullah Gül ile İstanbul seçimlerinin hemen akabinde görüşmüştüm.
İstanbul seçimlerinin ilk raunduna dair AKP cenahındaki hazımsızlığı teşhis eden Sn. Gül vaziyeti şu cümle ile özetlemişti :
“Mazbata, hayırlı uğurlu olsun. Artık normalleşmenin zamanıdır, vaktidir. İktidarın önünde 4 – 4,5 yıllık kesintisiz bir zaman var. Bunu en iyi şekilde değerlendirmeleri gerekiyor. Çok önemli problemler bizi bekliyor. Önceliğimiz ekonomi olmalı” https://t24.com.tr/haber/abdullah-gul-cok-onemli-problemler-bizi-bekliyor,817332

1,5 sene önce söylenen bu sözlerin önemi giderek arttı ve her sözcüğü zamanın tartısında değerini buldu.
Mazbatayı red eden akıl, aldığı ikinci yenilginin ezikliğini, zeytinyağ misali üste çıkarak telafi telaşına girdi.

Ekonominin derdi ise kısa bir yalancı baharı saymazsak hep devam etti. Gül’ün altını kalınca çizdiği ekonomik sorunlar global pandeminin ağır faturası ile daha da şişti.

Politik riskin ise giderek artması ülkeyi dünyanın en pahalı faiziyle borçlanan konuma getirdi.
Vatandaş ekonomik bir kavram olan “kötü para”dan kaçmasın diye altın ve döviz alırken, komisyon ödemeye başladı.

İktidar ise 3 maymunu oynayan havuz basınının sahte dekoru önünde, ‘hiçbir şey yok’ gibi yapmaya devam ediyor.

Trump’un satranç oyuncusu olduğunu tespit ettiği Erdoğan’ın ise, içeride 6 yüzü de 6 olan zarlarla oyuna oturan bir tavla şampiyonu olduğunu defalarca yazdım.
İç politikada bu acaip tavla oyunu ile işler iyi gidince bizden, kötüyse sizden retoriği ile yol alıyor.

Medya aparatı tam gaz bu söylemin yelkenini üflüyor. Bu sözde medyayı kafi görmeyen iktidar bloku bir de devlet medya yapısı kurdu. Bu propaganda makinesinin başındaki eski mazbut yeni mağrur Fahrettin Altun, kendi dışında herkesin haksız olduğu bir sanal “medium” ile sistem dizayn ediyor.

Dış politikada ise kimse size zarları boyama şansı vermediği ve batı kültüründe zaten tavla pek de popüler olmadığı için, satranç masası kurulmuş durumda. Satrançta ise kurallar gayet rijid ve kaynaklar mahdut. Aynı anda hem hücum hem müdafaa yapıp, taşları da kafanıza göre oynamatadığınız bu oyunda maharetiniz bazen “Pat” ya da yenilgiyi kabul etmeden tahtada gezinip oyunu uzatmak olabiliyor.

29 Ağustos 2020 panoraması, Sn. Gül’ün yaptığımız mülakatta çizdiği tabloyu neredeyse birebir teşkil ederek karşımızda durmakta.

İktidar blokunun kuralsız oyunu ve sahip olduğu devlet gücünü fütursuz kullanımı ve özellikle demokratik gelenekleri hiçe sayan vurdumduymazlığı muhalefet yapmayı güçleştiriyor.

Mutlak gücün mutlak yozlaştırdığı AKP bloku bütün büyük ilçeleri kaybettiği bir seçimden sonra, halktan güven oyu isteme nezaketini tabii ki göstermedi. Bunun yerine muhaletetin ve ona oy veren milyonların yok sayılması için medya aparatını devreye soktu.

Meşruiyeti haiz olmamanın iktidarlar için en büyük sorun olduğu gerçeği ile yüzleşmekten kaçınan iktidara kendisiyle yola çıkan ve ona başarılı dönemlerinde güç veren bileşenleri de bir bir veda etti.

Davutoğlu ve Babacan kurdukları partilerle kurumsallaştırdıkları itirazlarını dile getirirken, Abdullah Gül de bana “AK Parti’nin kurucu ilkelerinden yolunu çeviren ben miyim?” diye sormuştu.

Bu sorunun yanıtını AKP’ye en çok yenilen Kılıçdaroğlu biliyor olmalı. Ona dair gündeme getirilen popülist eleştirilere sükûnetle karşılık veriyor. Siyasi hayatı açısından riskli denecek bir duruş gösteriyor.

Bu ahval ve şerait içinde Abdullah Gül’den beklenen Kılıçdaroğlu’nun kongrede dillendirdiği dostlar bloku içindeki yerini ya da en azından asgari yerini teyit etmesidir.

Akşener’in de itirazlarını azalttığı bir ortamda azamisi ortak adaylık konumu olan bu yerin en azından Gül zaviyesinden neye karşılık geldiğine dair bir açıklama gereği doğmaktadır.

Bu yer ne olursa olsun, adının konması giderek hırçınlaşan hırsı, aklı ve kapasitesini aşan iktidarın yolun sonuna geldiğini sakince kabulleneceği makul bir geçiş süreci için de önemli bir köşe taşı olacaktır.

Analiz, Veysi Dündar 29.8.2020

Maide(*), Leyla Güven’i Kurtarsın(23.1.2019)

Ölüm orucundaki avukat Ebru Timtik yaşamını yitirdi

5 Mayıs 1981 Bobby Sands’ın öldüğü gün. Sands tam 66. gününde ölmüştü açlık grevinin. İngiltere’nin Demir Lady’si Margaret Thatcher öldüğü gün şu cümleyi kurmuştu:

“Bay Sands yargılanmış bir suçluydu; kendi canını almaya karar verdi. Bu kararı alma şansını ait olduğu örgüt kurbanlarına sunmadı.”

İrlanda’da Katolik ve Protestan’ların Cesur Yürek filminde Mel Gibson ile hayat bulan William Wallace’dan bugünlere gelen kavgasında bir halka idi o gün yaşananlar. Sadece Sands değil toplam 10 muhalif mahkum bu direnişe kurban gitmişti.

İngiltere hükümeti açlık grevine karşılık geri adım atmamanın gururunu Guardian gibi bugün liberal safta yer alan bir gazetenin dahi desteği ile yaşamıştı o yıllarda.

Açlık grevinin sembol ismi Bobby Sands olmuştur her zaman. Beraberinde 9 kişi daha ölmüş olsa da.

Bir milletvekili olarak hapse girmiş bir aktivistin böylesi bir eylemin neticesinde ölümü fazlasıyla etkili olmuştu kamuoyunda.

Sadece 1 ay süren ve tamamı hapiste geçen vekillik serüveni için söylenecek çok da fazla bir şey yok aslında.

Leyla Güven’in gittikçe kritikleşen açlık grevi sürecinin Bobby Sands’ın bundan 38 yıl önce yaşadıklarına benzerliğini teşhis etmek için aslında çok da derin düşüncelere gerek yok.

Türkiye’nin dünyanın benzer coğrafyalarının yaşadığı etnik ve kültürel kökenli bölünmelerden uzun erimli bir tanesini ikmal ettiğini daha önce kaleme almıştım.

Soğukkanlı olmanın ve soğukkanlı kalmanın zor olduğunu ifşa eden dünya örnekleri önünde ülkenin yaşadıkları hem bize has hem de aslında hiç de özgün değil.

Reklam

Utangaç da olsak itiraf etmeliyiz ki; dünyada coğrafyasında bu kabil huzursuzluklar yaşayan tek ülke, tek toplum değiliz.

Bu sıkıntıları yaşamış tüm coğrafyalar için yaşanan acılar tekil ve dert dolu.

Çözümün adını koymak ise hiç de kolay değil.

Bobby Sands 1981’de ölüme yürürken hapishane koşullarına olan itirazını gerekçe göstermiş: “Tek tip giysi giymemek, cezaevi işlerini yapmamak, haftada bir ziyaret, mektup ve posta hakkı, diğer mahkumlarla görüşmek yanısıra ceza indirim koşullarına sahip olmak.”

Bu 5 maddelik taleplerin uğruna açlığa mahkum olan Sands’ın ölümü uzun dönemde İrlanda barış sürecinde bir köşe taşı olarak yerini almış.

Leyla Güven’in hapishane tecrit koşullarını gerekçe göstererek başlattığı açlık grevi 77. gününde. 1981’de 66 gün dayanmıştı Bobby Sands (ölen diğer 9 kişi grevin 46-73.günü arasında son nefesini vermişti). Geçmişten alınan deneyimle grevcinin yaşama bağlanması için sağlanan görece sağlık koşulları daha olumlu olmalı 38 yıl önceye göre. Görece diyorum. HDP Basın Bürosu Leyla Güven’nin durumunu şu şekilde paylaştı :

“…sağlık durumu gittikçe ağırlaşan Leyla Güven sağlık kontrollerini de kabul etmemeye başladı. Leyla Güven cezaevi idaresine verdiği dilekçede bilincinin kapanması durumunda tıbbi müdahaleyi kabul etmeyeceğini beyan etti. Güven, TTB’den gelecek bağımsız bir sağlık heyeti dışında cezaevinden gönderilen doktorlara muayene olmayı da reddediyor. En son Güven’i kontrol eden hekimler ise, Leyla Güven’in bulunduğu kritik evre dikkate alındığında, Güven’in cezaevi koşullarından kaynaklı ciddi sağlık sorunları yaşayabileceği, cezaevinin aşırı soğuk olması nedeniyle pnömoni gibi enfeksiyonlara yakalanabileceği uyarısında bulundu….”

Bildirinin siyasi içerik taşıyan bölümlerini bilerek paylaşmadım.

Bunu yapacak yeterince kişi kurum olduğuna eminim.

Benim derdim aynı nehirde tekrar yıkanmamak.

Bobby Sands’ın yaşadıklarının Leyla Güven’in zihnindeki yerine dair kuşkum yok.

Ama burası ne İrlanda ne de 20. yüzyılın sonundayız.

Neredeyse 21. yüzyılda çeyrek devireceğiz. Bundan 1,5 sene önce bir başka açlık grevi için naif bir yazı kaleme almıştım.

Leyla Güven için de aynı hisler içindeyim.

Tek bir farkla ki, burada tarihin tekerrürüne dair gayet güçlü emareler var.

Ders alınsa tekerrür eder miydi diyor ya eskiler, biz ders alabiliriz bundan.

Yarın herşeye yeniden başlayacağımız hayatımızın ilk günü olmalı.

Leyla Güven 5 yıl hapiste kalmış ve hapiste olmaya değil koşullarına itiraz ediyor, tıpkı Bobby Sands gibi. Sonunun onun gibi olmaması için zaman daralıyor.

Reklam

Foucault hapisaneyi tanımlarken şu sözleri kullanıyor : “Böylece modern iktidar, çocuğu okulla, hastayı hastaneyle, deliyi tımarhaneyle, askeri orduyla, suçluyu hapishaneyle kuşatarak bireyselleştirmiş, kayıt altına almış, sayısal hale getirmiş, böylece egemen olmuştur. Her kişi bir yerde kayıtlı hale gelince, herkes denetim altında olacak, gözetim altında tutulacaktır. Modern iktidar büyük gözaltıdır.”

Ülkenin büyük ve devasa dertlerinin çaresini bilmiyorum.

Sadece neyin çare olmadığını biliyorum.

Leyla Güven’in ölümünden gelecek çareyi ise istemiyorum.

Yaşamak ve yaşatmak için :

(*) “Kim de bir can kurtarırsa bütün insanların hayatını kurtarmış gibi olur.”

(Maide Suresi ayet 32)

Athena Gökhan – Adıyla Müsemma Bir Çıkış (*)

Athena Gökhan'dan eleştirilere yanıt: 'Doğuştan bellidir kumaşımız'

Aklına estiği zaman Bizans’a atarlanan bir müttefik ile fazla yanyana gelmekten midir, yoksa ruhsal şanzımanını yitirmiş sapık ruhlu Avustralyalı’nın Ayasofya fantezisinden midir, bilmiyoruz; ama son günleri yine kendi gitmiş eseri kalmış yadigar Bizans’a söylenmekle geçirdi AKP cenahı.

Bizans’ın bu ülkeye emanet ettiği tarihsel mirasın turizm değerini iyi bilenler, -ya da sadece bu topraklarda yaşamış eski nesillere ilgi duyanlar için tuhaf ve alışılmadık tehditlerdi bunlar.

Bizans tohumu vs tarzı gayet eşki Türkiye sinemasından Malkoçoğlu kokan Tarkanvari söylemler başta twitter trolleri olmak üzere bir kısım kitleyi hareketlendirdi.

Açıkçası Bizans geçmişine ilgi duyan insanların hafif ürperip, “yav biz de vatan haini kontenjanında yer alır mıyız?” diye endişe duyduğuna şüphe etmiyorum.

George Orwell’in 1984’ü de McCarthy Amerikası da bu kadar yaratıcı değildi.
Hiç olmazsa o dönemde karşıda Stalin vardı, vs.

Bütün bu hengamenin içinde bizim de yazımıza konu ettiğimiz Yıldıray Çamlıca’nın demokratik tepkisine Soylu stil mukabeleye itiraz eden Gökhan Özoğuz’un aslında cüreti iki açıdan iddialıydı.

Seçilmişlere, halk iradesinin temsilcilerine bile yaşam hakkı tanıma konusunda son derece nakıs olan Soylu’ya cepheden söz keserek yapılan müdaheleyi savunmak, buna yapılan davranışı eleştirmek zaten cesur bir iş.
Bunu yapanın lakabı ya da ünvanı bir Yunan Tanrıçası ise, bu daha da cesur, hatta kamikaze tarzı bir iş.

Gencebay’ın, Özdemir Erdoğan’ın, Koçyiğit’in ve buna benzer envai kişinin çoktan safını belirlediği bu düzende ‘kral çıplak’ çıkışı yapacak kişilerin daha da zorlanacağı tahmin edilebilir.

Athena Gökhan’ın çıkışı bu anlamda haklı olduğu kadar gereklidir kanımca.

Gökhan söylediğinin doğruluğuna o kadar emin ve samimiyetinden o kadar inançlı ki, en ufak bir çekince duymadan girdi topa.

Bu ülkede herkesin milli marş kadar sevdiği ve milli marştan da kolay söylenen bir ortak ezgiyi üretmenin özgüveni olmalı idi bu.

Özgüven yanıltmadı onu. Ne Athena olmasına söz edebildi iktidarın “kötü polis” kesimi, ne de Athena’nın bilgeliğinden esinlenmiş sözlerine itiraz edebildi.

Cesaretin bulaşıcı bir erdem olduğunun inancı ile en ufak bir tereddüt duymadan derdini anlatmıştı.

İktidarı değil onun şedit ve kaba dilini eleştirmişti tabii ki. Eleştirisinin haklılığına olan inancı ve gerçekten de haklı olması ile kimsenin itirazına konu olmadı.

Maçoğlu için destek gösterince birden yetenekli ve sevilen bir şarkıcı olarak yandaş gazeteciye göre asgari ücrete ya da sosyal yardıma talim etmesi gerektiği ifade edilse de
Athena Gökhan bu ülkede kendine gazeteci diyen yayın organı görevlilerinden de çok sıkılmış belli ki.

Gökhan’ın yeteneğine saygı göstermeme cüreti ile kendini ortaya atanlara değil ama toplumun geneline verdiği mesaj, Athena adını neden tercih ettiğini de açık ediyor.

Athena, bilgelik, cesaret, ilham, medeniyet, yasa ve adalet, stratejik mücadele, matematik, güç, sanat ve yeteneğin tanrıçasıdır.
Bunlardan birine dahi sahip olmadan sadece iktidarı övmek, iktidarı korumak, iktidarı doğrulamak ile iştigal edenlerin yetenek yoksullukları ile Athena’ya neden çok para kazanıyorsun diye “atarlanmalarından” daha doğal ne olabilir?

Öksürse 1 milyon insanı etrafına toplacak Gökhan’ın bu günlerde “Waldo sen neden burada değilsin?” sorusuna yanıt vermekten kaçmadığını görüyoruz. Gökhan “buradayım” dedi. Gökhan, ‘kral çıplak’ dedi. Gökhan melamet hırkasını boşa giymediğini gösterdi. Belki idolü olan Mazhar Alanson havuz suyundan ikrah etmedi ama Gökhan “yüzemez yunuslar çaylar içinde” dedi.

Mazhar olmasın Mahsun olsun dedi.
Gökhan Özoğuz’un Süleyman Soylu’ya gösterdiği tepkiye karşı sağırlar alfabesine geçen yandaş basının hallerinde çok ibretler vardır.
Bu ibretler bu ülkenin ortak meydanlarında beraber şarkı söyleyen gençlere zenginliğini borçlu olanlar içindir.
Doğruyu söylemenin maliyeti hiçbir zaman yalanın yanında durmanın vicdani mesuliyeti ile kabili mukayese değildir.
Athena adını insana boşa vermezler.
Athena adı boşa alınmaz.

(*) 23 Mart 2019’da yayınlanmıştır

Atatürk İş Bankasına Sermaye Olarak Aslında Ne Koydu? (*)

Kamu bankalarının ardından İş Bankası da destek paketini açıkladı:  Taksitler 30 Haziran'a kadar ötelenecek - Sputnik Türkiye

“Sermayenin azlığına bakarak cesaretiniz kırılmasın! Böyle kurumlar için en kuvvetli sermaye zekâ, dikkat, namustur. Teknik ve metodik çalışmasını bilmektir. Bu anlayışla işe sarılınız, kesinlikle başarırsınız! Bu işte başarılı olmayı, eğer kişisel bir onur sorunundan daha ileri, millî bir gurur, millî bir onur sorunu yaparsanız çalışmak için, amacınıza ulaşmak ve daha yükselmek için gereksindiğiniz ateşi, enerjiyi bol bol yüreklerinizde bulacaksınız.”

Bu sözler 26 Ağustos 1924’te yani İş Bankasının kurulduğu gün Atatürk’ün İş Bankasının ilk Genel Müdürü Celal Bayar’a ifade ettiği cümlelerdir.

İş Bankasının CHP paylarını hazineye devretme konusunu gündeme taşıyan başka bir siyasi iktidar olsa yapılacak düzenlemenin iktisadi ve toplumsal meşruiyetini en azından makul bir zeminde tartışabilirdik. Yukarıdaki sözler ile bir bağ ve bağlantı kurmaya gayret ederdik. Lakin mevcut siyasi iktidar daha bir hafta önce işsizlik fonu ile kamu bankalarına tam 11 milyar TL sermaye benzeri fon enjekte etmiş iken ve sermayeden Atatürk’ün anladığı ile pek benzeşen bir bakış açısından söz etmek olası değilken; İş Bankasının CHP payını bünyeye alarak aslında ne hedefleniyor anlamak güç. Bankayı çok sevdiği için kamu aynı şekilde sermaye mi koyacak acaba (!). Bu olasılık pek akla yatmadığına göre farklı olasılıklar gündeme gelmeli.

Siyasi İslamcıların “benim oğlum bina okur, döner yine okur” tarzı kendilerini tatmin ederek bankanın kurucu sermaye mayasının Afganlı Müslümanların kurtuluş savaşı desteği olduğu menkıbesi ve masalı ile birlikte düşünüldüğünde kendi içinde bir başka manası da var bu hamlenin. Dilipak gibi iktidara teşne olmuş entellektüel enkazların çok sevdikleri mevcut iktidar süresince Dünya’nın tüm markalarını neoliberal birer totem gibi toplayan AVM’lere dönüp bakmaya ne niyetleri ne istekleri var şüphesiz. Yine de Akparti kendisini esasta var eden İslamcılık cereyanı ile olan rabıtasını bolca inşa ettiği AVM’lerle yeterince inkar etmiş olmakla beraber bu tür çıkışlarında geçmişten gelen bu kabil hassasiyetlerle de selamlaşıyor desek yalan olmaz.

Cumhuriyetin değer ve kurumları ile elde edilen iktidarı onu yıkmak için kullanmaktan imtina etmeyen kesimler için bu çıkışlar ayrıca değerli kuşkusuz.

Öte yandan Akpartinin kestiği her domatesi tuzlama meraklısı MHP için ise bu CHP’ye solculara çakma fırsatı olarak algılanıyor. Her ne kadar EYT ile yola çıkan Arzu Erdem gibi vekiller daha başladıkları bu işi bitirmeden hemen hep destek tam destek diyerek sıraya girse de dışarıdan bakınca MHP’ye “neden ihtiyaç var?” AKP’ye niye iltihak etmiyor diye meraklanıyoruz.

MHP çok yerli milli AKP ondan yerli milli ya. Tam McKinsey yazılır Makkenzi okunur ile anlaşacaklardı gülme geldi. MHP’nin lanlı lunlu konuşan vekili Cemal Enginyurt’ta vücut bulan “hissen mi var soruyon” kabalığı sadece hissesi olanların hakkını savunan iki yüzlü siyasetin nişanesi olarak da tarihteki pespayelikler arasında yerini aldı.

Neyse dün meraklısı bunu detaylı okudu.

Ben döneyim tekrar konuya. Ekonomik krizin cayır cayır yaktığı günlerde zaten temettüsü, yani geliri Hazineye ait olan payın mülkiyetini de talep etmek riyakar ve çakma İslamcı hezeyanları tatmin ederken; belki bu payı satıp bir açığı kapatmak gayesi de söz konusu olabilir. Malum para lazım. Ama ekonominin dibe vurduğu bir dönemde bu payların pek değer bulamayacağı aşikar. Bankaların piyasa değeri diplerde.

Reklam

Gerçek şu ki; Akparti belli ki ekonomik alanda sağladığı başarının söndüğü günlerde CHP ile farklı bir ringde dövüşmek istiyor.

Basınımızın herşeyi bilen kalemi Ahmet Hakan CHP’nin İş Bankası payı devam ettiği sürece Tayyip Erdoğan’ın CHP’yi köşeye sıkıştırmaya devam edeceğini buyurdu dün.

Herşeyi bilen bu şahıs keşke bugün başta kendi medyası olmak üzere iktidarın doğrudan veya dolaylı el koyduğu onca ekonomik yapıya dair de bir kelam etse idi. Abdurrahman Dilipak gibiler için baş hedef olan Cumhuriyetin malum döneminin ürünü belki de en birinci mümessili olan İş Bankasının CHP payını millete emanet edilecek bir değerde muhafaza eden kadrolarına dair de iki kelam etseydi. Hani CHP hiç bir şey yapmamıştı ya. Madem hiç bir şey yapmamış, İş Bankasına bu izzet ikram alaka niye? Ahmet Hakan merak duymayan gazeteci olarak herşeyi bildiği için böyle bir soruya da gerek görmüyor tabiatıyla.

Ahmet Hakan da Abdurrahman Dilipak da tabii ki alanlarında ümitsiz vakalar. İkisi de aynı tornadan çıkmış. Bakmayın şimdi çok da ayrı göründüklerine. Kodlarına protoplazmalarına girmiş “İslami devlet kurulacak elbet” virüsü.

Tabii bu kadronun şimdi ülkeyi avm çöplüğüne dönüştüren neo liberal siyaseti hazmetmeleri son derece kendilerine yakışan bir hal. Biri halisane diğer siyaseten de olsa. Abdurrahman Dilipak’tan beklemem de Ahmet Hakan ona yazılarını hazırlayan ekibinden rica etse de bu Eski Türkiye’nin paylaşılmayan kurumu başarısını neye borçlu bize anlatsa. Bu ilginin sırrı neymiş öğrensek.

Ben şahsen Ahmet Hakan kadar herşeyi bilmediğim için İnternetten İş Bankası üzerinde biraz araştırma yaptım.  Yönetim kuruluna, yönetici kadrosuna, genel müdürüne, genel müdür yardımcılarına baktım. Tamamı Bankanın kendi içinden yetişmiş. Hepsi kurumun kendi içindeki kurumsallığı ile kariyer yolunda ilerlemiş. Yerli Milli ne ise tanımı ile birebir örtüşen bir yapı.

Bankanın ana ortağı ne devlet ne bir aile ne bir patron ne de bir yabancı şirket. Dünyada benzeri olmayan bir model belli ki tatbik edilmiş. Bu modelin başarısını teslim eden iktidarın CHP’nin payı üzerinden ortaya koyduğu sözde tartışma esasen gündem saptırmak ve hukukun asli ilkelerini hiçe saymak. İş Bankasının Atatürk tarafından CHP’ye bırakılan payını miras hukukunu da hiçe sayıp bir tarafa kaydetmek bu ülkede miras ilişkisinin ve belki buna bağlı mülkiyet ilişkisinin tartışılmasını gündeme getirecek. Özgür Özel zaten tartışmanın bu tarafını dün beyan etti. Özgür Özel zamanında Soma için de uyarısını yapmıştı. İktidar bu nüansı da akılda tutmalı.

Türkiye’yi bir ekonomik krize getirip İş Bankası da dahil bankalarımızı değersizleştiren ortamdan mesul olanlar belli ki gündemi afaki bir tartışma ile değiştirme hevesinde. Miras hakkı kimindir vs. Normal bir zamanda belki. Ama bunu yapmanın en kötü zamanı bu idi.

Reklam

Rahiplikten din adamlığına terfi eden Brunson’a dair dün serbest bırakılırken alternatif gündem ile kuşa bak denileceğini söylemiş idim. Bu kuş İş Kule tepesinde dönen martı oldu bu defa. Lakin bu tartışmayı köpürtenlere nacizane uyarım şu ki; Türkiyenin en son sönecek ışıklarından biri de Levent’teki bu 3 kardeş kuleden en yüksek olanı olacaktır.

Benim önerim o ki, mevcut iktidar Atatürk’ün zeka, dikkat, iffet ile teknik ve metodik olarak çalışma ile ne kastettiğini hazmetme konusunda biraz daha kendini sorgulasın, ondan sonra İş Bankası hisseleri ile uğraşsın. Şundan eminim ki, bunu bu zamana kadar yapmış olsa sermayesi işsizler için biriken fonla yamanan kamu bankalarından değil çok farklı şeylerden bahsediyor olurduk.

(*) Ekim 2018’de yayımlanmıştır

İktisadi Bağımsızlık Müzesini Önce Kim Gezsin? (*)

Kamu bankalarının ardından İş Bankası da destek paketini açıkladı:  Taksitler 30 Haziran'a kadar ötelenecek - Sputnik Türkiye

Milli Piyangoyu Satanlar, Milli Sermayeli Bankayla Uğraşıyor

Ankara Ulus’ta Cumhuriyet’in sembol binalarından birisi artık bir müze. İş Bankası’nın 2. Genel Müdürlüğüne ve uzun yıllar boyunca da Ankara’daki en kuvvetli şubesine ev sahibi olan binayı bundan sonra bir müze olarak ziyaret edeceğiz.

Adı mükemmel tasarlanmış bu müzenin: İktisadi Bağımsızlık Müzesi.

Binanın bulunduğu bölge Hacı Bayram Üniversitesi’nin merkezinde olduğu bir bölgesel eğitim ve akademik odağa dönüşürken gerçekleşen bu dönüşüm Türkiye’nin kalan neredeyse tek milli sermayeli özel bankasının bu ülkeye armağan ettiği 2. müze.

Banka daha önce Yenicami şubesini de bir bankacılık müzesi olarak düzenlemişti. Şu sıralar burada da harika bir sergi var. Şiddetle salık veriyorum. Yüzlerce görsel ile işlenmiş Osmanlı’nın son yıllarından Cumhuriyete uzanan süreci en ince detayına kadar aktaran bu sergiyi kaçırmayın.

İş Bankası 2. müzesini Ankara’ya bina etti. Benim caddem olan İstiklal Caddesinin tam ortasındaki harika binayı da 3 yıl önce boşalttılar. O binanın da resim müzesi olacağı yazılmıştı. Nedense tadilatı biraz uzadı. Ama bunun da gerçekleşeceğini düşünüyorum.

İş Bankası tarihi 3 binasını ülkemiz çocuklarının hafsalasını geliştirmek için feda ediyor. Bu gerçekten muhteşem bir özveridir. Bilabedel olan sergiler de her şeyden önce yapılan işteki sosyal sorumluluk algısının ne denli yüksek olduğunu gösteriyor.

İş Bankası bunları yaparken AKP’nin başkan yardımcısı Ali İhsan Yavuz, bankanın çalışanlarına belki 50 senedir yaptırılan sandık üyeliğini bir kez daha zikretti. Üstelik aba altından sopa ile. Neymiş, banka üzerine niye alınmışmış. İnsan hayret bile etmiyor. Ürperiyor. Recep Özel’in çalışanları itham eden, onları adeta CHP’nin elemanı gösteren sözlerini sanki uzaylılar etti.

Reklam

Dün de Erdoğan “Türkiye toplu iğne bile üretemiyordu” dedi. Benim bildiğim AKP döneminde reel sektöre dair satılan kamu kurumları ile artık üretemez hale gelmiştir. Son günlerde söylenen, adında Milli olan Piyango’yu da Amerikalılara satacaklarmış. Rica etsem onu Milli Piyango olarak satmayın. Amerikalılara ait milli piyango olmaz. Bari national piyango deyin de anlamı doğru olsun.

AKP döneminde gerçekten toplu iğne bile üreten reel kamu firması bırakılmazken, kamunun gücünü bir tane bile kamu bankasının özelleştirilmemesinde gördük. O kadar ki, 3 olan kamu bankası sayısı 6’ya çıktı. Artık dünya ekonomistlerini bile bu kadarı olmaz diyecek noktaya taşıyan icatvari bir kamu bankacılığına dair yazılanların özetini burada bulursunuz.

Neticede AKP suyun başını, yani halkın doğrudan varlığı olan mevduatları yüksek faizle ve dolaylı varlığı olan kamu mevduatını da kanun zoruyla kamu bankalarına toplayıp bunu adeta bir ikinci bütçe gibi keyfe keder kullanageldi.

Kamu bankaları bir zamanlar ihtisaslaşmış olarak; ziraate, esnafa, küçük sanayiye katkı verme görevlerini yapar gibi görünürken, devasa birer rekabet dışı finansal yapı olarak iktidarın işaret ettiği alanları tahkime yöneldi.

İnsan gerçekten şaşkınlığa düşüyor. İş Bankasının yönetim kurulunda 4 CHP’li var diye bu banka çalışanlarını özveri ile yerine getirdikleri ve yıllardır yaptıkları sandık üyeliği için itham eden AKP, kamu bankaları yönetimlerindeki AKP geçmişli kadroları hiç mi görmüyor?

Atatürk 1924 yılında Celal Bayar’ı bankanın ilk umum müdürü olarak atarken kendisine şu şekilde hitap etmiştir :

“- Ama Vekilliği terk etmek lazım gelecek, diyor. Atatürk bu sefer daha ileri gidiyor:

– Mebusluğu da bırakman lazım gelecek.

– Bırakırım, Paşam…

O vakit Atatürk, Celal Bey’in omzunu tutuyor:

– Haydi işe başla, göreceksin muvaffak olacaksın, diyor ve şu sözleri ilave ediyor:

– Bu iş için lazım gelen bütün kaliteler sende vardır. Ben senin namusuna ve ahlakına kayıtsız itimat ederim.”

Ben de kamu bankası çalışanları da dahil olmak üzere sandıklarda görev yapan hiç kimsenin bu itham sahiplerinin aklından geçenleri bir kez dahi düşünecek bir kem kalbe sahip olmadıklarına eminim.

AKP ülkeyi tanıştırdığı çifte standartların örneklerini sergileyip bunları uygun bir zamanda müzelerde sergilenecek sakillikte birer propaganda broşürüne çevirdiği gazetelerinde servis etmeye devam edebilir.

Reklam

Atatürk’ün kurduğu İş Bankası yolunda devam ediyor. 1936’da şu ifadeler ile bankayı selamlamıştı Atatürk :

“İş Bankası kurumu, Cumhuriyet tarihinde ekonomi bakımından başlı başına yer alacaktır. Bu kurum, çok küçük bir servetin bile ekonomik hayatta birey yararlarına adanmayıp, ulus yararlarına adanmasından çıkabilecek olan büyük sonuçları, az bir zamanda ve en çok yepyeni bir devlet kuruluşunun türlü inkılâp güçlükleri içinde dünyayı saran bir şekilde uygulayarak göstermiştir.”

Bu bankanın ana sözleşmesinde yanlış bilmiyor isem bankanın milliliği garanti altına alınmış. Bu bankada çalışma hayatına bu bankada başlamamış, transfer ile tepeye konmuş bir tek yönetici de alt eleman da bulamazsınız.

Siz milliyetçi ortağınızla Milli Piyango’yu Amerikalılara ya da başka ülkelere satıp ne kadar yerli/milli olduğunuzu ilan etmeye devam ediniz.

Biz Ankara’da bu ülkenin başkentinde artık biraz daha mutluyuz ve bu ülkenin geleceği için daha umutluyuz.

3 Mayıs 2019 İktisadi Bağımsızlık Müzesinin açılış günüdür. İktisadi Bağımsızlık kavramının bu ülkede geçmişi, Duyunu Ümumiyeyi yıkan, onun borçlarını son kuruşuna kadar ödeyen Cumhuriyet’ten ötesinde kökü yoktur.

Daha önce de bir yazımda zikrettiğim ifadelerle bitirmek istiyorum. Bu sözler bu ülkenin vizyon belgesi, misyonu olmalıdır. Daha iyisi söylenmemiştir:

“Sermayenin azlığına bakarak cesaretiniz kırılmasın! Böyle kurumlar için en kuvvetli sermaye, zekâ, dikkat, iffettir; teknik ve metodik çalışmasını bilmektir. Bu inançla işe sarılınız, mutlaka başarırsınız! …Bu işte başarı kazanmayı, eğer şahsî bir onur meselesinden daha ileri, millî bir gurur, millî bir onur meselesi yaparsanız çalışmak için, amacınıza ulaşmak ve daha yükselmek için muhtaç olduğunuz ateşi, enerjiyi bol bol yüreklerinizde bulacaksınız!”

(*) Mayıs 2019’da yayımlanmıştır

Üzeyir Bey, Adnan Menderes’e Ne Söylemişti?(*)

Kamu bankalarının ardından İş Bankası da destek paketini açıkladı:  Taksitler 30 Haziran'a kadar ötelenecek - Sputnik Türkiye

Üzeyir Avunduk, Demokrat Parti İstanbul il başkanıdır. Menderes döneminde İş Bankasının CHP paylarına devlet el koyar. Üzeyir bey de, Umum Müdür yapılır bankaya.

Aradan zaman geçer, bir gün Üzeyir beyin telefonu çalar. Arayan Menderes’tir. Aralarında şöyle bir konuşma geçer :

–       Üzeyir bey işler nasıl gidiyor?

–       Çok iyi efendim. Gayet iyi.

–       Bize göre öyle değil Üzeyir bey!

–       Neden?

–       Arkadaşlarımız şikayet ederler. Talepleri olmamaktadır.

–       Efendim siz şu anda Demokrat Parti il başkanı ile değil, İş Bankası Umum Müdürü ile görüşüyorsunuz. Gayet doğal ki, bankanın çıkarları ne gerektiriyorsa o yapılmaktadır.

1950’lerden yansıyan bu anekdot bugünlerde güncelliğini muhafaza ediyor.

Türkiye’nin sürreel gündeminde Üzeyir Avunduk gibi idealist devlet ve iktisat adamlarını bulur muyuz bilinmez. Yine de umudu yitirmemek, enseyi karartmamak gerek.

İş Bankası için Rahip Brunson/ Cemal Kaşıkçı gibi gündemlerin yoğun olduğu zamanda köpürtme yapıldığında kaleme aldığım yazı tazeliğini koruyor. 

Bu defa Rahip yok ama aslında neredeyse iktidarın neye atsa elinin boş kaldığı dönemdeyiz.

FETÖ tartışmasından, dış politikaya, ekonomiden spora, basından çevreye, doğal afetlerden adalete hemen hiçbir çark doğru dönmüyor.

Belli ki tehlike anında kırılacak camın içinde hep aynı formül var. İşler sarpa sarıp gündem bittiğinde çekmeceye konulmuş zarfta benzer hikaye yer alıyor.

Temettüsünü zaten Cumhurbaşkanlığının aldığı bir hissedarlıktan yola çıkarak, kemale ermiş bir Dilipak’a dahi elini ovuşturacak kadar heyecan yaratan hikaye uydurmak için bayağı çaresiz kalmak gerek.

Atatürk’ün temettü gelirini zaten devlet kurumlarına bıraktığından habersiz olacak ki, bundan başka bir devlet kurumuna pay veren Dilipak’ın, ironik olmaktan çok sarkastik görünen önerisi ise, zaten yeterince kutuplaşmış bir ülke için fazlasıyla provokatif.

Kuruluş sermayesinin etrafında dönen şehir efsanesine bakarsak; sermayenin kaynağı Kurtuluş Savaşı için gönderilen Afgan parası imiş. Hadi Kurtuluş Savaşı kazanılmamış olsa diyeceğiz ki, Atatürk parayı İş Bankası’nı kurmak için kenara atmış. Osmanlı Bankası’nda vadeli mevduat olarak tutmuş da zamanı gelince çekip bankaya sermaye etmiş.

Ülkenin tek yerli özel bankasını kısmi de olsa devletleştirmek isteyen iktidarın argümanı, partinin bankası olur muymuş?

Reklam

Vakıfbank’ın Yönetim Kurulu Başkanı eski AKP’li Abdülkadir Aksu, Yönetim Kurulu üyesi ise eski AKP’li Sadık Yakut’tur. Ziraat Bankası Yönetim Kurulu üyesi eski AKP’li Faruk Çelik, Cumhurbaşkanı Danışmanı Gülnur Aybet, Memur Sen Başkanı Mahmut Kaçar, Halkbank Yönetim Kurulu üyeleri, eski borsa başkanı Himmet Karadağ, Eski Başakşehir Belediye Başkanı Mevlüt Uysal’dır.

Şimdi kamu bankalarının üst düzeyinde bunca eski AKP’linin varlığı bu bankaları AKP’nin bankası yapar mı yapmaz mı bunu tartışmak lazım.

İş Bankasının CHP tarafından temsil edilen paylarının Menderes döneminde ve 12 Eylül’de Atatürk mirasına aykırı olarak, Hazine’ye aktarımı her defasında yanlış hesabın Bağdat’tan dönmesi gibi düzeltmeye tabi olmuş.

AKP özellikle son seçimlerde CHP’ye karşı aldığı ağır yenilgiye rağmen, bu partiden rövanş almak için İş Bankası üzerinden tartışmaya girmekte çekince görmüyor.

Bununla beraber müthiş bir çelişkiye de imza atıyor. Madem CHP bu kadar başarısız ve bastığı yerde ot bitmiyor. Nasıl oluyor da CHP’nin içinde olduğu İş Bankası bunca ekonomik krize karşın başarıyla yoluna devam ediyor.

Yoksa AKP’nin iddia ettiği gibi CHP o kadar da başarısız bir parti değil mi?

CHP İş Bankasına müdahale ediyor ve banka başarılı oluyorsa bu CHP’nin hanesine artı puandır.

Tam tersine ortada müdahale yoksa ve banka bu yüzden başarılı ise o zaman da eleştirilecek durum yoktur.

Başa dönersek; Demokrat Parti kendi uygulamasına rağmen yetiştirdiği liyakatlı devlet adamı ile, İş Bankası harcına katkı sağlamış ve hayırla yad edilmeyi hak etmiştir.

Emsali Üzeyir beyin şövalye ruhu olan AKP’nin İş Bankası üzerinden, CHP ile hesaplaşmaya çalışması en hafifinden acziyettir.

Tüm devleti arkasına aldığı halde, bir özel kuruma vasiyet hukukuna taarruz etmek adil değildir.

“Adalet ise Mülkün Temelidir.”

(*) Şubat 2020’de yayınlanmıştır

Bavyera’dan Kızılelma’ya



AKP’nin iktisadi politikaları enflasyonu 10’da tutup, dövizi 3 katı artırınca, bu aralar sıradan vatandaş için hayal oldu Avrupa seyahati. Bugünler geçtikten sonra Avrupa’ya tekrar turistik gezi imkanı başlarsa yolunuzu Almanya’nın güneyine çevirin bir defa.
Münih’in yakınlarında Walt Disney’e bile ilham olmuş iki şato görürsünüz. Neuschwanstein ve Hohenschwangau.

Alman birliğinden önce Almanya’yı teşkil eden prensliklerden biri olan Bavyera’nın çılgın prensi Ludwig’in, ömrünü feda ettiği bu kaleler şimdi adeta bir darphane gibi para basmaktadır.
Kalelerin muhteşem peyzajına rağmen yarım kalmış olması ise Ludwig’in sadece 39 yaşında ölmesinden kaynaklıdır.
İddia o ki oluk oluk para harcadığı bu kalelerin masrafı devletin ileri gelenlerinin bayağı canını sıkmaktaymış. Bir gün prens kalenin yamacındaki nehrin kıyısında cansız vaziyette bulunmuş ve bu kaleler için masraf yapma derdi de bitmiş.

Yaklaşık 200 yıl önceye dayanan bu hikayenin detaylarında ise dünya tarihini sarsan olayların tohumları gizlidir.
Sarayın tanınmış bir misafiri ünlü Alman besteci Richard Wagner’dir. Ludwig, Wagner için kocaman bir salon tahsis etmiş, bestecinin en ünlü operalarından sahnelerle bezenen bu salon, Alman ırkını yücelten operaların sahnelenmesi için oluşturulmuştur.


Wagner uzun bir süre burada konuk olmuş, hem çalışmış hem de Prensin kaynaklarından bolca istifade etmiş.

Wagner’in Hitler’in ideolojisini oluşturmada epey kaynaklık ettiği, Nazizm felsefesinin köklerinde Wagner’in de eserlerinde yer verdiği Alman tarihsel mitolojisinin rol oynadığı çokça yazılır.
Ludwig’in masal kalesinde ayrıca İstanbul betimlemeli odalar da var.

Bavyera’nın bir diğer kralı Otto, Yunanistan’ın bağımsızlığını kazanmasında önemli rol oynamış bir siyasetçidir. Türkler Almanlarla genelde ittifak halinde olsa da Bavyera’nın Hristiyan-Roman kültürüne olan hayranlığı bir şekilde bunun mirasçısı olarak görülen Yunanistan’a da pozitif bakış açısını beslemiştir.



Bugünlerde özellikle çocuklar için cazip gelse de Ludwig’in efsane şatoları tarihsel etkisi derin olayların işaret fişeği, sembolü ve temsilcisidir bir diğer ifadeyle.
Malazgirt Zaferinin 949. (seneye 950.yılı varken böyle küsuratlı seneler için yapılan vaveylanın mantığını hiç anlamam) yıl dönümü vesilesiyle İletişim Başkanlığı hesabından yayınlanan klip bana, Wagner’in o Alman geçmişine övgüler dizen operalarını anımsattı.


https://twitter.com/fahrettinaltun/status/1297971223591358465


Ağırlığı Kızılelma Mitiyle süslenen klibin sonunda ise Kuran’dan Erdoğan’ın okuduğu ayetler ile, İslam referansı ağırlık taşıyor. Klasik bir Türk-İslam sentezi klibi olarak görülse de İslam motifleri oldukça az Türkçülük motiflerine nazaran.

Son 5 yıldır varlığını MHP’ye yani Kızılelma’nın copyright sahibine bağlayan bir iktidar için bu çok doğal. Düşündüğü gibi yaşamayan yaşadığı gibi düşünür neticede.
Öte yandan Katar’ı saymazsak BM’de bayrağı dalgalanan hemen hiçbir İslam ülkesi ile katıksız bir dostluk yürütemediğimiz bir ortamda, İslam sancağından ziyade Kızılelma bayrağının öne çıkması gayet doğal bir taraftan.

Her türlü milliyetçiliğin ayaklar altına alındığı zamanlardan, Kızılelma kliplerine geçiş yapmak! AKP’nin kuruluş ve yükseliş ilkelerinin nasıl dışına savrulduğunu göstermektedir.

7 Haziran’da düştüğü denizden çıkmak için can simidi olarak sarıldığı bu ittifak, AKP’nin pragmatizmine de delalet eder. Hafızasız ülkede bu tür hareketlerin oy kaybı maliyeti de sınırlıdır.

Yine de Kızılelma’nın 2020 versiyonunu Ludwig’in bugün acıklı fakat zamanında fazlasıyla can ve mal kaybı maliyetli hikayesini zihinde tutarak izlemekte fayda var.
Kitleleri galeyana getirmek, fetihçi ve savaşçı terminoloji üzerinde yol almak ne denli kolay ve basit olsa da, ima etttikleri de o denli can sıkıcı ve umut kırıcıdır.

Kızılelma rüyası görenler; daha birkaç gün önce, İran’dan elma suyu ithal ettiğimizi de, akıllarında tutmalıdır. Kızılelma peşinde yol alan ve heder olan Enver Paşa İttihatçıların başıydı.


AKP bu yolda devam ederse yakında AKP’nin de neo-ittihatçı olarak zuhur etmesine şaşırmayız.
Bu da olur mu demeyin. Olursa da hiç şaşırmayın. Hazım gücü kuvvetli olanlar için her yol mübahdır.

Analiz, Veysi Dündar 25.8.2020

SERGEN YALÇIN’I SEYRE DALARKEN

Resim

Bazen aydınlığa çıkmak için karanlığın dibine varmak gerekir. Kuyunun dibine varmadan çıkışını bulamazsınız. Dibe şöyle bir vurmadan yükselemezsiniz.

Ege’nin iki yakasında birbirine bakan iki halkın arasında kavga olması kadar manasız bir şey olmaz. Fakat siyaset manasızlıkla kaimdir.

1974’de askeri cuntanın ezdiği Yunan halkı cuntanın Kıbrıslı işbirlikçilerinin Türklere soykırım uygulaması sonunda yapılan Barış Harekatının sonrasında kurtulmuştu baskıdan.

O tarihte neredeyse savaşa tutuşan iki ulusun mücadelesinden, bazı hayırlar bazı şerler çıkmıştı.
Aradan tam 46 sene geçti. Türkler ve Yunanlılar bir kez daha gerildi.

Aynı suda iki defa yüzülmeyeceği üzere aynı denizde bir daha savaşılmaz. Fakat bazı işlerin şüyuu vukuundan beterdir. Tam da öyle oldu.

Biz bu aralar fazlasıyla gerginiz. Biz derken siyasi iktidarı kast ediyorum. Yunanistan hep aynı.
Türkler ve Yunanlılardan hep yek diğerinin rekabetinden nemalanan siyasetler var. Bizim ülkemizi emanet ettiğimiz siyaset ise tuhaf biçimde 18 yıllık devrinde Yunanistan’la hırlaşmamıştı.

İtalya’sından Mısır’ına, Rusya’sından Hollanda’sına, Belçika’sından Amerika’sına herkese bir “Eyyyy” giderken, en çok “eyyy” potansiyeli barındıran Yunanistan’a çok da “eyyy” düşmedi.
Ta ki 2020 gelene kadar.

2020 nedense bir çok ilke ev sahipliği yaptı.
Geçen sene “ben oyuna gelmem, açmam” denilen Ayasofya açıldı, üzerine Kariye çileği kondu. Bu zamana kadar bulunamamış gazlar bulundu müjdelendi.

Amerika’nın başkan adayı düşman edildi ve tabii Yunanistan bir kez daha baş rakip olarak tescil edildi.
Her biri küçük ölçekli birer hükümet krizi olabilecek bu olayların, sadece tek bir yıla sığması adeta Pandora’nın Kutusunun açılması hissiyatını uyandırdı.

Film gibi bir yıl yaşadık yaşıyoruz. Üstelik yaşadığımızın yarısı da yolda. Yılın ancak 3’te 2’sini geçtik. Peki bundan sonra ne olur? Bana kalırsa olacak bir şey kalmadı. Gündem tükendi. Kuyunun dibine, yolun sonuna, tünelin çıkmaz ucuna geldik.

Buradan ancak geri dönülür. Geri dönüş için de belki yolu tersine yürürken, ilk adım atılan son adımla eş değer olur.

Yunanistan ile atılan köprülerin yeniden kurulması belki de bu çıkmaz sokağın ilk çıkışıdır. Buna inanmak için bir sebebimiz var aslında.

Bir Fenerbahçe’li olarak hep hayranlık duyduğum, formamızı giyse de hep Beşiktaşlı kalan kepçe kulak Sergen’in şampiyonluk değil barış getiren sözleri.
Malumunuz meşhur repliktir; “Sergen attı Şampiyonluk geldi”
Bu defa Sergen attı Şampiyonluk değil ama barışa sağlam bir adım geldi :
“Biz spor insanıyız. Siyaset bize uzak konu. Biz sadece futbol oynamaya geldik. İşimiz spor yapmak. Yunan yetkililere teşekkür ediyoruz. Bizi güzel karşıladılar ve misafirperverlik gösterdiler. Biz sporun içinde kalalım. En mantıklısı bu.” https://bjk.com.tr/tr/haber/79373/

Kolay bir provakasyonu değil makul ve mantıklı bir duruşu tercih eden Sergen’den başkası beklenmezdi zaten. Yine de ufak da olsa bir iğne, boş kaleye gol atma acelesi görebilirdik. Ama Sergen gibi incelik ustasından bunu beklemezdik. Nitekim de öyle oldu. Sergen usta işi olmayan işlerin ardında olmadığını gösterdi.

Futbol tabii ki futbol değildir. Fakat savaş hiç değildir.
Ona Atatürk’ün bir sözü üzerinden aklı sıra gol atmaya çalışan aklıevvel muhabirin;
“Atatürk ben sporcunun zeki, çevik ve ahlaklı olanını severim” ne dersin sorusuna “Valla iyi güzel demiş de ben çevik değilim ki” diyerek silo kapağı takan Sergen, hamasetin insanı yok eden bir hastalık olduğunu çok önceden kavramıştı zaten.

PAOK’un Beşiktaş’la rengi simgesi aynı ve Çarşı ruhu ile dolu bir taraftarı var. Yarınki maç Sergen böyle konuşmasa da, dostluğa vesile olacaktı bence.
Ama Sergen tam da 90’a taktı.
Şükranla Sevgili Sergen….

Son Söz: Σέργεν(*) diye yazılır Barış diye okunur.

Analiz, Veysi Dündar 24.8.2020

(*) Sergen

AKP Mühendislik Sanatlarına Devam Ediyor…

TRT2 YAZILARI/I

7 yıl önce kapanmıştı... TRT 2 yeniden mi açılıyor?

AKP Mühendislik Sanatlarına Devam Ediyor…

TRT2 yeniden açılıyor. Pazar yazısında bundan bahsetmemek olmazdı. Malum Pazar sabahları TRT2 ile özdeşleşti yıllarca.

Saadet Özen’in instagram hesabından yansıyan paylaşımı görünce adeta yıllardır görmediğim bir dostu görür gibi oldum.

Saadet Özen bırakın TRT’nin kanalını, en yandaş dediğimiz kanala dahi çıkmaktan imtina etmeyen ama duruşundan da bir gıdım feda etmeyen bir güzel insandır.

Kendisi ile 1 yılı aşkın zaman önce yaptığım söyleşinin tadı hala damağımdadır.  10 parmağında 10 değil 100 marifet bir dünya insanı, bir Beyoğlu aşığı, bir sonsuz hülyanın ayaklı temsilcisidir.

Onun unutamadığım karesi yandaş TV kanalında Başakşehir Sporu övmeye kalkan aklı evvelleri aynı uygulamanın tek parti dönemi Cehape’sinde de yapıldığını hatırlatıp 2 ters 1 düz etmesi idi.

Saadet Özen’in yazdığı metinlerle geçmişin filmlerini izleyeceğimiz programa dair en ufak bir endişe duymuyorum. TRT ile herhangi bir orta düzeyde dahi demokratik değere sahip insanın; çoktan kesilen muhabbetine ufak da olsa kovalent bağ atacak, bir teğel dikecek olan Saadet Özen için benden olumsuz bir ifade tabii ki duymayacaksınız.

TRT2’nin web sitesine göz attığımızda ise aynı geçmiş çocukluk hastalığın devam ettiğini topluma mühendislik yapmaya çalışan AKP ideolojisinin bu defa “acaba bu kanaldan da bir bina kurar mıyız?” hayalini teşhis edebiliriz.

Hele ki TRT genel müdürünün akıllara ziyan beyanı ile işin rengi ve amacı baştan kendini bell etti. Yandaşların gururla servis ettiği beyana bakarsak  “Kültür sanatın tek kanalı” olacak olan TRT, ‘ÇKP’ye mi özendi, kültür devrimine mi geçtik?’ diye insanın sorası geliyor. İbrahim Eren matah bir şey gibi bunu ifade etse de öyle tek kanallı kültür falan olacak iş değil. Doğru dürüst iş yaparlarsa belki izleyici bulurlar o başka, ama bir Saadet Özen’le olmaz.

Reklam

Bir zamanlar efsanevi Hikmet Şimşek ile özdeşleşen ama Hikmet Şimşek’i hiç anmadan kendini tanıtan Pazar Konserini dahi batıdan ve doğudan diye bölücü bir kavramla zikreden TRT2, daha 1. dakikadan rengini ortaya dökmekte.

Fragmanlardan yayılan buram buram yandaş ve yancı yazar-çizer kadrosunun tanıdık suretleri Saadet Özen’le canlanan umutların üzerine kova kova su döküyor.

Youtube’un internetin çağında kimsenin TV’ye ihtiyaç duymadığı aşikar iken, AKP’li TRT’nin TRT2’yi zaten yandaşlıkla malul onlarca TV arza dahil olmuşken yeniden servis etmesi insanda ilave istihdam yaratma ihtiyacı doğduğu duygusu uyandırıyor.

Türkçeden nasibini almamış çalakalem yazılmış tanıtım yazıları: “Her hafta ülkemizin yegâne koleksiyonerleri ile kültür-sanat eserleri olan koleksiyonların hikâyeleri ve tarihi özellikleri işlenecek. Koleksiyonların bulunduğu mekânlarda, koleksiyonerler ile söyleşiler yapılacak, koleksiyonların sanatsal çekimleri yapılacaktır.”

Yarım yamalak ne dediği belli olmayan tuhaf projeler:

“Bu program Türkiye’nin yaşamsal ve kültürel değeri yüksek lokasyonları üstün bir estetik dille ekranlara taşıyor. Kısa imaj filmlerinde oluşan proje Erzurum’da cirit, İzmir’de nazar boncuğu, Kütahya’da çini gibi özgün temalara…”

Bir zanaatçi için yapılacak bir programın ne kadar sürebileceğine dair kafamızda uyandırdığı sorular: “Farklı el sanatlarında ve zanaatlarında ustalaşmış olan Murat Boncuk, bu işlere nasıl başladığını, malzemelerle tanışmasını ve kurduğu ilişkiyi, üretim aşamalarını, meşgul olduğu sanatın ve zanaatin bugünkü durumunu ve geleceğini anlatıyor….”

Yerellik obsesifliği ile mamul yeni akımlar: “Renkler, farklı ülkelerde, yeni keşifler peşinde koşan lokal sanatçıların artistik serüvenlerini ve arayışlarını anlatıyor.”

Araştırma alanları Şazeliyye, Kuzey Afrika ve Endülüs Tasavvufu, Türk Modernleşmesi Sürecinde Tasavvufî Yapılar olan Ahmet Murat Özel’den: “dilin, duyguların, düşüncelerin, insanların, toplumları ve medeniyetlerin aynası olan edebiyatın gündeminin televizyona taşınmasını amaçlıyan bir program”

Reklam

Ve tabii olmazsa olmaz karakterler; MFÖ’den Mazhar’ın arkadaşı Fuat Güner, Cumhurbaşkanlığı danışmanı Hülya Koçyiğit, kadrolu tarihçi Erhan Afyoncu.

Dünkü yazım AKP’nin aklımızla alay etmesine dairdi. Hemen her hareket ile AKP buna devam ediyor.

Pazar konseri ve Western filmleri yayınlayarak TRT2’yi yeniden canlandıracağını sanan AKP aklı, aynı yandaş isimlerle ve yeni yandaş isimleri tanıtarak TRT’ye seyirci kazandıracağı hayalini kuruyor belli ki.

Saadet Özen gibi bir ismin vaha gibi ortasında durduğu TRT2’nin yeni hali tipik bir AKP çölleşmesi örneği gibi.

Bu çölü abad edecek olan yukarıda saydığımız ve artık kabağı bile ziyafet meyvesinde dönüştüren mühendislik dilinden vazgeçmektir.

AKP bunu yapar mı, yapabilir mi?

Pek sanmıyorum.

Saadet Özen’in metinlerinin sağına soluna müdahale edip onu da canından bezdirecek mi, göreceğiz.

Biz Saadet Özen’de açıp, geri kalanında bu mükerrer gazeteyi kapatacağız.

TRT gerçekten yeniden TRT2 seyrettirmek istiyorsa benim önerim Saadet Özen’le beraber TRT2 programlarını bir süre yayınlasın.

Zaman içinde seyrede seyrede belki tarafgir olmayan, toplumu yeniden dizayna ve mühendisliğe tevessül etmeyen yayıncılık neymiş öğrenirler.

Onu saymazsan ha TRT1 ha 2.

Farkı belki sadece fiyatı.