TRT2 – Yeni Türkiye 0 ya da AKP İçin U Dönüşü Zamanı

TRT2 YAZILARI/II

7 yıl önce kapanmıştı... TRT 2 yeniden mi açılıyor?

 Veysi Dündar

 –

25 Şubat 2019

0

Reklam

Dün sabah Türkiye’nin bazı evlerinde ufak da olsa bir iyimserlik hali yayıldı. Güne Sergio Leone’nin Ennio Morriconne müzikleri ile bezeli muhteşem filmi “İyi, Kötü ve Çirkin” ile başladılar. Spagetti Western’in bu en unutulmaz örneğinin arzı endam ettiği kanalın bir zamanlar bu ülkede kültür ve sanat ile özleşmiş TRT2 olmasının çok özel bir sembolik değeri vardı. Önemli olan filmden ziyade dejavu halinde bir iyimserliğin hayalini kuran insanlardı.

Filmin ertesinde başlayan Pazar konseri ise İdil Biret’in piyanoda uçuşan parmakları ile adeta Erdoğan jargonu ile pastanın kaymağı oldu. Hikmet Şimşek eksik de olsa Rengim Gökmen’in karizması da aşağı kalır değildi. Klasik Müziğin tınıları uçuşurken göz gezdirdiğim twitterdaki ruh hali bu iyimserliğin yayılması idi.

Sadece 1 film ve 1 konserden yansıyan bu pozitif hali konserin hemen bitiminde zuhur eden Hülya Koçyiğit’i ve ben bu satırları yazarken ekranı kaplayan Alev Alatlı’nın ideolojik tahakküm diline katkı maksatlı varlıklarını tabii ki izlemedim. Aslında dünkü yazıda da vurguladığım; Saadet Özen üzerinden artan beklentinin hiç de kolay bir süreç olmadığıydı.

Cumhurbaşkanı danışmanlarının ardı ardına yer aldığı bir TRT2’nin izlenme oranının iniş çıkışına bakarken gözlerimiz yorulacaktır. Tüm kanalları ve medyaları kapsayan ve kaplayan iktidar ideolojisini TRT2’de de görmenin sakıncaları bakalım ne kadar zamanda anlaşılacak.

Dünkü yazıma twitterdan yorum yapan bir okur, Ahmet Murat Özel’in akademisyen ve şair olduğundan bahisle edebiyat programı yapmasının abes olmadığını ifade etti. Sorun Ahmet Murat Özel’de değil tabii ki. Sorun iktidarın dilini kullanmayan hiçbir yazarın ya da akademisyenin bu programı yapmasına müsaade edilmemesi. Örneğin Aslı Erdoğan’a Ahmet Özel’e verilen şans verilebilir mi?

TRT2’nin önünde iki yol var: Birisi, kanalı iktidarın söylemleri ile kendini aynılaştırmış dile tabi tutmak. Diğeri ise, ağır ağır da olsa yitip giden tartışma ortamını kendi eliyle yaratmak. İktidarın övgü istiabının dolduğu, dünyada çok az iktidara nasip olan yazılı ve sözlü iltifatın mahşere kadar tek iyi bir söz edilmese dahi yeteceği bir dönemdeyiz.

İktidarın ihtiyacı olan yegane gıda eleştiri.

Zaten toplumun ortak vergileri ile faaliyet gösteren bir kurumu, iktidar sözcüsü haline getirmek başlı başına abesle iştigal idi bugüne kadar. Yine de toplumun özellikle okuyan yazan kesimini dışlamak suretiyle bunu yaptı. TRT siyaset alanındaki tek tipliğini kültür alanına taşımıştı. Bu defa yeniden keşfettiği TRT2 ile beraber bunu hoşlanılır kılma telaşında. TRT Genel Müdürünün “kültürün tek kanalı olacağız” ibaresinde de bu abesliğin bir diğer veçhesi gözümüze sokulmuştu aslında.

Reklam

Telaş ile yola çıkmak insanı hataya sürükler. Daha ilk günden kanalı Alatlı-Koçyiğit ile boğmak aslında konserle çağırdıkları seyirciye derdimizi anlatır mıyız demek. Oysa ki konseri seyredenlerin ya da Saadet Özen’i bekleyenlerin dinlemek istedikleri bunlar değil.

Aslında sadece onların değil Türkiye’nin tamamının aynı yüzlerin aynı şablonları tekrarından kazanılacak bir girdisi kalmadı.

Buna iktidarın kendisi öncelikle dahil.

Herkes farklı söz söyleyen insanları duymak istiyor. Aslında buna en çok ihtiyacı olan da toplumdan topladığı vergileri sadece iktidarı öven kanallarla tüketmemesi gereken ortak yönetme aklı.

TRT2’den sanat konusunda gösterdiği özeni kültürün çoğaltılması konusunda da talep ediyoruz. İlk günün bilançosuna Tayyip Erdoğan’ın yok yere eleştirdiği Mozart’ı müdafaasıyla da gündeme gelen Gülsin Onay’ı da eklemek lazım. Ben Gülsin Hanım’ı hem haftanın portresine konu etmiş, de Mozart’a yönelik taarruzu da bir yazımda eleştirmiştim.

AKP’nin eski Türkiye’de kurulmuş temel üzerinden yarattığı yeni Türkiye’nin özellikle iktisat alanında vardığı sonucun arka planının yanlış siyasi duruş olduğu gerçeği kendini iyiden iyiye hissettiriyor. Sosyal medyalar çağında TV’nin onca alternatifi varken onu izlenmekten alıkoyan bir tek tiplikle malul edilmesi bir dala tırmanıp o dalı ağaca tutunduğu noktadan kesmekti aslında.

AKP bindiği dalın neredeyse tamamını kesti.

Geride incecik bir lif kaldı.

Bu ince lifi dalı kurtaracak kadar beslemek için TRT2 iyi bir fikir.

TRT2’yi aynı baltacılarla doldurmak ise kötü bir fikir.

Akıllı insanlar aynı şeyleri yapıp farklı sonuç elde etmeyi beklemezler.

Türkiye’nin akla ihtiyacı var.

AKP’nin ise tek bir şey yapması gerekiyor: U dönüşü yapacak ve gittiği istikametin tam zıddına sürecek.

U dönüşü yapmak için biraz manevra gerekir. Manevrayı bekleyebiliriz.

Ama sadece bir süre.

Sonuçta tv kumandasında düğme çok.

Sosyal Bir Deneyin Kobayları mıyız?

İlginç günlerden geçiyoruz. Şarkıdaki gibi;
“Hayal değil mutlu olmak
Kalbinden geçeni yaşamak
Bir bakarsın her şey değişir”

Ekonomi Bakanımızın 14 Ağustos’ta ağzından çıkan cümleler harfiyen şu şekilde :
“Ekonomide milli bağımsızlığın bir bedeli var, ecdadımız bu bedeli canı pahasına sayısız kere ödedi. Sıra bizde.”

Aradan sadece 1 hafta geçti günlerden 21 Ağustos, bakanımızla ilgili olarak Türkiye’nin “amiral” gazetesinin baş muharriri şu cümleyi ediyor :
“MALİYE ve Hazine Bakanı Berat Albayrak’la iki kez görüştüm. Berat Albayrak, Enerji Bakanlığı döneminde satın alınmasını sağladığı sondaj gemilerinin hikâyesini anlatmıştı.Büyük bir heyecanla.….“Karadeniz’de doğalgaz bulduk” denildiği anda… hemen hükmümü verdim: Bu işin mimarı Berat Albayrak’tır.”

Sadece 1 hafta içinde ecdadımızın ödediği bedelin bir benzerini ödemeye gayet niyetli bir ifadeden, bambaşka bir ifadeye geçiyor gündem.
Belli ki müjde sadece bizler için değil, iktidarın tepesine en yakın duranlar için de gayet işlevsel olmuş. Gerçek bir müjde imiş!!!

Gaz bulunmasa ekonomik bağımsızlık için ecdadın ödediği bedelleri ödeyecekken, birden masayı ters çevirip bedel tahsilatına başladık.
Bu çelişkinin sadece 1 haftaya yayılan sürecinden insanın başının dönmemesi imkansız.
Aslında Berat beyin ekonomide milli bağımsızlık kavramı ile tam olarak neyi kastettiği ve hangi ecdadımızın bundan etkilenip bedel ödediği konusu da gayet tartışmalı bir alan.

Berat bey ecdad dediğine göre burada en azından 2 nesil gerisine gitmek gerekir. Bu dönem tam da AKP’nin hedefe koyduğu tek parti CEHAPE dönemine denk geliyor.
Bundan biraz daha geride ise Osmanlı Dönemi var. Osmanlı iktisat tarihi ve Osmanlı’nın iktisadi modeli konusunda çok önemli yazarların çok önemli kitapları var.
Asya Tipi Üretim Tarzı vb. yorumlar. Ancak az çok dünya iktisat tarihinden haberi olan Osmanlı dönemi için ekonominin güncel kavramlarını kullanmaz.
Yine de Osmanlı’nın kapanışa yakın tüm gelirlerini Duyun-u Umumiye denilen kuruma kaptırmasına bakarsak aslında bağımsızlığın ciddi olarak elden gittiğini söyleyebiliriz.

Berat beyin Milli Bağımsızlık yolunda cefa çeken ecdad göndermesinin Cumhuriyetin kuruluş yıllarına karşılık geldiğini tahmin etmemek için vicdandan yoksun olmak gerek.
Yazık ki kuruluş yıllarında milli ve bağımsız bir ekonomi için kurulan iktisadi varlıklar, özellikle 1980’den sonra Özal’la başlayarak satıldı. Bu özelleştirme süreci ise zirveyi AKP döneminde gördü.

AKP dönemi devlet kurumlarını özelleştirme konusunda o kadar büyük cevvaliyet gösterdi ki, özelleştirme için kurulan kamu kurumuna bile ihtiyaç ortadan kalktı.
Burada kamu bankalarına ayrı bir parantez açmak gerek.
Devlet, bildiğiniz ticari bankacılık faaliyeti yapar hale getirdiği ve asli kuruluş felsefesi finansmana zor ulaşan kesimleri fonlamak olan Kamu Bankalarını tam bir ticari bakışla muhafaza etti.

Perhize aykırı lahana turşusu görünümü veren bu tercihler devleti vatandaşı için üreten konumdan, vatandaşı borçlandıran konuma tahvil etti.
Ülkenin sadece 1 haftalık gündemine damga vuran çelişkili hali tasvire çalışmak ve buna dair kafa yormak gerçekten de aslında bize kamera şakası yapılıyor mu sorusunu gündeme getiriyor.

Daha önce birkaç kez atıf yaptığım Truman Show filmini bir kez daha düşündüm. Ortada ciddi bir çelişki olduğu kesin. Doğru ve Gerçeklik bağlamından sökülmüş AKP ve onun yöneticileri ne derse o olduğuna inanmamız bekleniyor.

Söylenen sözlerin geçerlilik süreleri bazen 1 yıl, bazen 1 hafta. Bazen daha da kısa sürede geçerliğini yitiriyor ve aynı gün bile yok ediyor kendini.

Sonuçta ciddi bir sosyal deneyin parçası olduğumuz zannına kapılıyoruz. Sanki bir anda birileri bize çıkıp şunu diyecek:
Yaklaşık 20 yıl süren bu deneysel süreç artık tamama erdi. Vardığımız neticeleri hazırladığımız sonuç raporunda bulabilirsiniz.
Sizce abartıyor muyum?

Analiz, Veysi Dündar 23.8.2020

Halley Kuyruklu Müjdesi

Halley kuyruklu yıldızı hakkında bilgi | Genel Kültür Sitesi

Bekir Sıtkı Erdoğan, Cumhuriyetimizin 50.Yıl Marşının güftekarıdır.
Marş, “Müjdeler Var Yurdumun Toprağına Taşına” diyerek başlar.
Müjdenin yurdumun suyuna adanması, Cumhuriyetin 97. yılının arifesine nasip oldu.

AK Parti’nin Cumhuriyetin net 18 brüt 26 yılına damga vurduğunu düşünürsek, müjde vermek için gayet uzun süre beklediğini öngörebiliriz.

Farsça’ya kadim ‘Avesta’ dilinden intikal eden ve bizim de bağrımıza bastığımız ‘Müjde’ sözünün AKP devrinde çok da sık kullanılmadığını düşünüyorum. AKP’nin aksiyoner ve pratik iş görmeye dayalı siyasetinde müjde vermekten ziyade; “ben yaptım oldu, buyrun beğenin” tarzı egemendir.

AKP bize hep icraatlarını sıralamış ve bunların sonuçlarıyla övünmüştür.
AKP daha 2 yıllık iktidar iken keşfedilen Akçakoca Doğalgaz Rezervinin aradan geçen 16 yılda ticari üretime dönüşmemişken, aynı bölgedeki kaynakları bizlere müjdelemesi tam da bu yüzden şaşırttı bizi.

İstanbul’un kuzey ormanlarından Hasankeyf’e, Kaz Dağından Rize’nin derelerine kadar, ülkenin tabii ve tarihsel kaynakları tüketilerek enerji için kullanılırken müjde duymamış aksiyon görmüştük.

16 yıl önce keşfedilen fakat hala üretime dönüşmeyen doğal kaynağımızın bu defa önümüzdeki on yıllar içinde üretime dönüşeceğinden oluşan bir müjdeyi ise, aslında hem merak ettik hem de biraz şaşırarak takip ettik.

Karadeniz’in dibinin iç acıcı olmadığı ve gayet münbit bir organik dünya içerdiğini ilkokulda öğrenen bir halk olarak, bu denizin dibindeki gazın varlığı hiç de sürpriz değil aslında. (Bu dibi meşum denizin 2 koldan Marmara’ya akıtılması demek olan Kanal İstanbul projesinin akıl dışılığına da bir delalet olmalı bu keşif aslında!)

Sürpriz olan aleni biçimde varlığı keşfedilmiş ve keşif dönemi, AKP iktidarının tamamına karşılık gelen rezervin, bu zamana kadar yedek akçe gibi kenarda tutulması.
Azeri, Fars, Rus gazına ödediğimiz milyar dolarlar kenarda duracaktı bu üretim başlasaydı. Üstelik ilave rezervin Temmuz 2020’de keşfedilmesi ise başlı başına sorgulanmaya muhtaç.
Eğer 2004’te yapılan keşif üretime dönüşmüş olsa, bu zamana kadar muhtemelen bu rezerv de keşfedilir, Türkiye onlarca yıl boyunca dışarıya kaptırdığı doğal gaz paralarını halkın refahı için kullanırdı.

Ahmet Hakan’ın sözüyle tek yapmamız gereken “sevinmek, sevinmek, sevinmek” ise neden daha önce sevinmedik de, tam da 2020 yılının 21 Ağustos’unu bekledik.

Gazeteci, yazar falan değil sıradan bir vatandaş dahi olsak, neredeyse Akdeniz’de Yunanistan’la gaz savaşına gireceğimiz sırada aldığımız bu müjdeli haberin arka planını kendimize sorardık.

Hz. İbrahim oğlunu kurban edecekken gökten inen koç gibi Allah Teala bizlere de gökten rezerv mi indirdi acaba?

Allah’ın işinden sual olmaz. Petrol ve doğalgaz zengini ülkeler arasında Suudi Arabistan da var, Venezuella da var, İran da var, Norveç de var. Ben Norveç olalım isterim. Norveç olamayacaksak da bırakalım. Rezervlerimizi gelecek kuşaklar kullansın. Biz bir de bu acaip halimizle ülkenin doğal kaynaklarını tüketip gelecek nesillerin haklarından çalmayalım.

Bu zamana kadar doğalgazımız yoktu da, Almanya’yı mı kıskandırmadık? Bir de doğal gazımız olursa maazallah bütün Avrupa’nın nazarı değer, başımıza türlü felaketler gelir. Çakır gözlü Avrupa ahalisi şöyle yan gözle baksa kurumuz düşer, enflasyonumuz çıkar, faizimiz yükselir. “Biz bize yeteriz.”

Yine de Ahmet Hakan’ın 23 Nisan marşından esinlenerek bizi sevinmeye davet ettiği günlerde bir diğer eski Türkiye marşını anımsamamak elde değil:
“Sevinin küçükler, övünün büyükler.
Çok büyük bayram bu bayram,
Herkese kutlu olsun.”

Müjdeli sevindirikli günlerde ne varsa yine Eski Türkiye’de var. Onun marşlarında var.
“Ver Mehteriii” diye çıkılan yolda buralara geldik. Kadere bak. Kadere bak.

Analiz Veysi Dündar 22.8.2020

Evanjelistler mi, Biden mi İyi?

Top Stories - Trump Announces Creation of New Religion ...
TEŞEKKÜRLER YÜCE İSA TRUMP’U BAŞKAN YAPTIĞIN İÇİN

AKP’nin mümessili olduğu Türk sağının ABD ile olan ilişkisi her zaman sola nazaran çok daha sıcak, çok daha yakın olmuştur.
Bunda bu sütunlarda sıkça tekerrür ettiğimiz Soğuk Savaş ABD stratejisinin rolü büyüktür.
Diğer taraftan sağın mitolojik lideri Menderes ise, halkına küçük Amerika olmayı, her mahallede bir milyarderi vaat ederek 10 yıl iktidar kalmıştır.

Türk sağının ABD ile “arasının bozulması” demiyelim de “biraz sorgulanması” oldukça geç bir tarihe tekabül eder.
Fetullah Gülen’in önce, “bitsin bu hasret” denilerek emanet edildiği Amerika, 15 Temmuz’dan sonra meşum bir komplonun plan merkezi olarak zikredilmeye başlandı.

Amerika’nın dünya konjonktürünün güncel seyrinde, Türkiye’nin dış politika tercihlerine müdahele istek ve arzusu gayet mahdut olsa da, soğuk savaş yıllarından kalan hatıralar bu müdahelenin aynı o yıllardaki gibi gayet akut olduğu iddiasının dile getirilmesine imkan verdi.

Dış mihrakın ABD’nin Demokrat Parti ekibi olduğu gibi akla ziyan teorileriyse son günlerde sıkça duyduk.
Trump’un tüm diplomatik teamülleri parça pinçik eden, sözel, mektuplu, twitli çıkışlarını gayet güzel hazmeden iktidar cenahı için, Joe Biden’in yorumları gecikmiş bir can simidi oldu.

ABD’yi tanıyan herkes, Amerikan dış politikasının öyle bir günden sonrasına değişmeyeceğini iyi bilir. Biden’in, Trump’un açık sözlü ve saldırgan ifadelerini daha siyasi bir dille ifade etmesinden öte bir durum yokken, iktidarın bu sözlerde gördüğü kırmızı pelerin “muhalefete destek” ayrıntısında gizli aslında. Trump’un Erdoğan için “benim sözümü dinliyor” diyerek yaptığı yorumlara da bakacak olursak, resmi tamamlamış oluruz.

Biden, Trump’dan farklı olarak Erdoğan’ı tehdit etmedi. Trump’un “ekonominizi mahvedeceğim” diyerek ortaya çıkışı hafızalarda yer etmişti oysa ki.
Amerika’da Demokratlar geleneksel olarak sola yakındır. Aslında bu hiç de bildiğimiz solculuk değildir. Amerika’da tartışılan konular bizdeki gibi ülkenin bekası, bize oy vermeyenlerin zilleti değil daha somut kavramlardır.

Demokrat Parti evrensel değerlere daha yakın bir duruş göstermeyi önceliklendirirken, Cumhuriyetçiler için vatanseverlik herşeyden önce gelir. Yad a bireysel silahlanmaya bakış gibi konularda ayrışırlar. Buna dinsel politikayı da ekleyebiliriz. Özünde Evanjelik kadrolarla yakınlığı gayet iyi bilinen Trump yönetiminin, karşısında Demokratlar çok daha tercih edilir olmalıdır bizim gibi İslam ülkelerinde.
Rahip Brunson olayında görüldüğü üzere kırmızı çizgi Hristiyanlık değerleridir.

Ne acı bir tesadüf ki ABD’nin evanjelizmle anılan yönetimi muhaliflerine karşın tercih edilmekte AKP tarafından. Trump yönetiminin ideolojisi aşikar iken buna inanmamız bekleniyor. Üstelik aynı yönetim ABD’nin çıkarları ya da istekleri yerine gelmediğinde en üst perdeden ve tüm diplomasi kurallarını yerle bir ederek Türkiye Cumhuriyeti’ni ve onun yöneticilerini hedefe koymuşken.
Biden’in daha Başkan adaylığı kesinleşmeden, biraz da “bekara boşanmak kolay” tarzında ortaya koyduğu ifadelerden düşmanlık kesbedenlerin, bunun karşısındaki Evanjelist koalisyonda buldukları cevheri merak ediyorum.

İbadet, Ticaret, İhanet aşamaları ile en büyük gücünü AKP devrinde temerküz eden Cemaat yapılanması için, kendisine tutulan aynayı kırmaktan beis görmeyenler en azından 2016’dan beri darbe liderine ev sahipliğinden çekinmeyen Trump yönetimine karşı, muhalefetten yana tutum gösterse daha doğru olmaz mı?

Belki Biden Gülen’i iade eder Türkiye’ye. Kim bilir? En azından Trump’un iade falan etmeyeceği aşikar.
ABD ziyareti ile başlayan iktidar macerasının küçük bir öykü kitabından Ansiklopedi’ye dönüşmesine, bir diğer ifadeyle kazanın doğurmasına hiç ses etmeyenler, aynı kazandan çıkan en ufak farklı sese tahammül gösteremiyor.

Analiz, Veysi Dündar 20.8.2020

Atatürk’ün Bileği 80 Yıldır Neden Bükülemiyor?

10 Kasımlarda yas görüntülerinin gündemden çıkması son derece hayırlı oldu. 1938, 10 Kasım’ından 80 sene sonra dahi bir ölümü yas mertebesinde idrak etmek çocukça bir saflığa tabiyet manasına gelecekti. 57 yaşında vefat eden bir Ademoğluna hadi azami 40 sene daha yaşasaydı da bizi varlığı ile şenlendirseydi denir de, 40 seneden sonra buna devam etmek aklın ziyanlığı olsa gerekti.

1980 darbesinin Atatürk diye diye, Atatürk’ü bitiren bıktırıcı baskı politikaları tam da bu hesabın yapılamamasının mebzul bir misali olarak tarihte yerini aldı.

80 darbesinin muktediri Netekim Evren Paşa, bir elde Kuran diğerinde Atatürk posteri 1989’a kadar devam eden devri iktidarının, özellikle ağır zulüm içeren ilk kısmının uygulamasında formülü hep aynı tutmuş idi.

Atatürk’ün ölümü için yas tutmanın manasızlığı giderek toplumdaki yabancılaşmaya zemin yaratırken, diğer taraftan bırakın yası bu ölümü kutlamaya meyl edenler de zuhur etti aradan geçen yıllarda.

Ne yas ne de şenlik bugünün zamanının ruhuna sözcülük edemez. Yas tutanların naifliğini anlasak da, Şenlik yapanların ruhuna kaçan şeytanı ifşa etmemiz icap eder.

Ölüm yıldönümünde Atatürk için doğru anma nedir öyle ise?

Atatürk’ün, Kenan Evren ve silah arkadaşlarının aşırı tüketimine rağmen ayakta kalması bir başarı idi.

Akabinde Anıtkabir’e bırakın saygı sunmayı, varlığından dahi rahatsız olan marjinalliklerin de aşılması Atatürk’te içkin olan temelin sağlamlığına delalet idi.

Kurtuluş Savaşının muzaffer komutanı sıfatıyla Atatürk’e atfolunan değer alternatif tarih yazımları ile sorgulanmaya gayret edildi. Kut’ul Amare, Çanakkale bunların bilinen misalleri idi. Bu savaşlar Kurtuluş Savaşını ikame edecek birer alternatif hikaye olarak servis edildi.

15 Temmuz’un bir milli gün olarak devlet kanallarında yılda bir değil haftada bir anıldığını da gördük.

Alternatif tarih yaratma gayreti ne denli yoğun olsa da başarısız kaldı. Peki bunun sebebi neydi? Atatürk o büyük propaganda makinasına rağmen nasıl oldu da badireleri atlattı ve 2018’in 10 Kasımında ebedi istirahatgahına kibir abidesi bir iktidarı da sıraya dizebildi ?

İstanbul’un belediyesi arkaik bir yas formunda kara bir pankart ile Atatürk’ü yad etti. Peki Atatürk’ü stadlardan, alanlardan, sokaklardan silenleri dahi kendilerini yeniden sorgulamaya iten saik aslında nedir?

Atatürk; ideallerinin eser miktarını geride bıraksa da, kahir ekseriyetini ölümünden 80 sene sonra dahi geçerliğini korumasını neye borçlu aslında?

Ben bu sorunun yanıtının 19.yüzyılın Devrimler çağının hala dünyaya bir şeyler söyleme kabiliyetinde olduğunda inanıyorum.

Bazı fikirler tarihin değirmeninde her zaman değer taşır. Bu fikirler sadece dönüşür. Hiç bir zaman yok olmaz.

Devrimler çağı denilen 19.yüzyılın son çeyreği ve takip eden 20.yüzyılın ilk çeyreği herhalde ideolojilerin de en güçlü biçimde seslerini duyurduğu dönemdi.

Atatürk’ün kendi zamanının ruhunu ve moderniteye giden yolu iyi anladığına şüphe yok.

Medeniyetin 19.yüzyıl biterken o zamana kadar ürettiği bilgi ve birikimi kat be kat aşan bir seviyeye gelmesi buna uygun ve muadil fikri zemini de beraberinde getirmişti.

Pozitivizmin içerdiği tüm olumsuz çağrışımlara karşın 20.yüzyılın modernitesine uyan belki de en sağlam çerçeve olduğuna şahidiz. Atatürk’ün pozitivist dünya görüşü ona belki de bu uzun ömrü sağlayan ve her hal ve şartta göz ardı edilmeme ayrıcalığı veren en ayırıcı yönü olmalı.

Her ne kadar Akparti lideri August Comte’a dair eleştirel kelamlarda bulunsa da, “ayinesi iştir kişinin” atalar sözüne muadil biçimde en koyu pozitivisti bile kıskandıracak düzeyde pragmatik tercihleri ile kendi kendini sorgulamaktadır. (Konuya dair benzer ve detaylı saptama bu yazıda yer almaktadır. http://t24.com.tr/yazarlar/yilmaz-murat-bilican/erdoganin-ibn-haldunu-auguste-comtea-karsi,17313)
Sonuç olarak Atatürk arkasında bıraktığı mirasın devrimler çağı ile mütenasip bakiyesi ile varlığını ve tazeliğini muahafazaya mazhar olabilmiştir.

Orta yolun mümkün olabilmesi onu 1938’den bugüne getirmiştir. Pozitivizmi aşamayan yakın tarih Türkiye’si 1 ileri 2 geri arkaik denenmiş totaliter rejimlere meyleden nihai performansı ile ehveni şer olarak erken dönem Cumhuriyeti dahi özenilir kılmıştır.

Atatürk ancak onun tedrisatını aldığı devrimler çağı ideolojisini aşacak bir düşünsel idealin pratiği ile aşılabilir. Atatürk’ü anmaya atfedilen önem bu durumda dahi azalmayacaktır. Çünkü nasıl ki bir bina için temel herşeydir, Devrimler çağının mirasını temsil eden Atatürk de bu temeldeki rolü ile sonsuza dek önemini muhafaza edecektir.

Denenmiş, tekrar edilmiş ve kökleri habis bir soğuk savaş dönemindeki kamplaşmalara dayanan marjinal ideallerin bunu başarma şansının olmadığı açıktır. Bunu başaracak olan yine köklerini kurucu bir ideal olan bu gelişme ve ilerleme inancına dayayan ortak akıl projeleri olacaktır.

Atatürk’ü aşmak belki de Atatürk’ü gerçek manada anlamakla eşdeğer olarak, tarihte tam da o zaman yerini almış olacaktır.
Veysi Dündar 10.11.2018

Kanal İstanbul Yetmez, Kanal Türkiye Olsun… (*)

Ya Kanal Ya İstanbul Koordinasyonu, Çevre Düzeni Planı'ndaki ...

Kanal İstanbul Yetmez, Kanal Türkiye Olsun… Çevre Bakanı Murat Kurum “Kanal İstanbul” projesinin en önemli proje olarak devam ettiğini ifade etmişti geçtiğimiz haftalarda. Açıkçası biraz sürpriz oldu. Ülkenin ekonomik anlamda yaşadığı türbülans devam ederken, böyle maliyetli ve tartışmalı bir projeyi ısrarla zorlamak benim çok anlayamadığım bir şey.
Önceki gün de ajanslara Çinli bir firmanın bu işlere talip olduğu düştü. Çin’in projelerle borçlandırıp gözünü yaşarttığı Sri Lanka (namı diğer Seylan ki; meşhur Kral ve Ben filmi ile hatırlarız, kel kafalı rahmetli Yul Bryner’li) anıları ise belleklerde daha taptaze. Zamanında Türkler gelmesin diye duvar örmüş Çinliler kanalı da bir nevi koruma maksatlı kazar mı bilmem ama ülke hesapsız yatırımdan zaten yeterince yandı.
Bırakın yoğurdu alaska frigoyu bile üfleyerek yemenin zamanıdır.
Ülkeler bir miktar da coğrafyanın mahsulüdür. Tabii ki coğrafyanın zaman zaman sınırları aşılıp alternatifler geliştirilebilir. Örneğin coğrafya Yunanistan’a, Tiran denizinden Akdeniz’e geçiş imkanı vermemiştir. Yunanistan bu eksiği Korint Kanalı ile aşmıştır. Bu anlaşılır. Süveyş ve Panama gibi kanallar da bu minvalde sayılmalıdır.
Anadolu coğrafyası ise Karadeniz’i Akdeniz’e doğal boğazlarla bağlamaktadır. Bu topraklara bahşedilen su yolu denizcilik sektörünün gelişmesi buradan geçen gemilere sağlanacak her tür lojistik hizmet ile gelir kaynağıdır.
İstanbul Boğazını Trakya’da ikinci bir hat ile yedeklemek aslında coğrafyanın armağanını kullanmaya kudretimiz yok demek bir taraftan. Trakya’da oluşturulacak su yolunun çevresel etkileri ise başlı başına bir alan.
Çevre Bakanı 100 günlük eylem planına dahil etmiş olduğu bu projenin 100 belki de 1000 yıllık sonuçlarını öngörmekle de mükellef. Neticede görevi çevreyi korumak.
Madem Kanal İstanbul bu kadar mühim. Ve Türk halkı kendisine Allah’ın bahşettiği coğrafyayı kullanma konusunda bu denli akim. Ben Kanal İstanbul projesini görüyor ve artırıyorum.
Reklam
Bence Kanal İstanbul değil Kanal Türkiye olmalı.
Fethiye ve Adana’dan kazılacak kanallar ile Rize, Sinop ve Sakarya’ya çıkış verilmeli. Hatta buna ilave zaten mevcut olan Marmara geçişi yerine Kırklareli’den Saros Körfezine de kanal açılmalıdır. Yapılacak kanallar ile Karadeniz’e kıyısı olan tüm ülkeler kendilerine en yakın noktadan suya kavuşacak ve Boğazlar gemi trafiğine hiç tabi olmayacaktır.
Memleketimizin tamamı münbit bir su yolu ile örülmüş olacaktır. Bu vesile ile de meşhur “Demirağlarla ördük anayurdu” marşı, “su yolları ile ördük hem de 100 günde” şeklinde revize olacaktır.
Proje mi proje.
Fikir mi fikir.
Kanal mı kanal.
Yetmez mi Yetmez !
Eğer su yolu konusunda bazı fizibilite sorunları olur ise -mesela Torosları aşmak vs.- o zaman da Fatih’in projesi ile gemileri karada yürütmek konusunda adım atılmalıdır.
Suyun gitmediği yerlerde gemiler karada yürütülmeli ve bu sayede Gürcistan, Rusya, Ukrayna, Romanya ve Bulgaristan’ın gemileri için en uygun yollar hayata geçmelidir.
Projemi uygun bulmayan ve beğenmeyenleri Kanal İstanbul projesi ile yetinmeye davet ediyorum.

(*) Eylül 2018’de yayınlanmıştır

Yazının orjinalinde Kral ve Ben için Burma yerine Sri Lanka’yı münasip görmüştüm. Bu naif hatamı değiştirmedim. Yazıyı aynı haliyle yayınladım. Tek hatamız bunun gibileri olsun

Şehrin İnsanı: Pahalı Zevkler Ucuz Cesaretler (*)

Şehrin İnsanı...

Geçen hafta Pazar yazımızı İsmet Özel’le bitirmiştik. İsmet Özel deyince akla gelen şairliği ise; “Özel’in en iyi şiiri hangisidir?” sorusuna verilecek 3 yanıttan biri de Şehrin İnsanı’nı resmettiği şiiri olmalıdır.

Romanları günün şartlarına göre tahlil ne kadar gerekli ise, kanaatim o ki, böyle epik şiirleri de günün şartları bağlamında masaya yatırmak, yazıldıklarında haiz oldukları mana ile bugünün ruhunu mukayese etmek o kadar yerinde olacaktır.

Bu mühim vazifeyi değil ama Şehrin İnsanı’nın bana bugün ifade ettiğini meramıma konu etmek istedim. Sadece bu söz bile ilavesine ihtiyaç duyulmadan yeterli aslında. Şehrin İnsanı ile kastedilen muazzam yekunun altından ezilmeden çıkmak ne kadar mümkün.

Şehir dediğimizde ilk aklıma Amin Maalouf’un 100. Ad kitabı gelir. Aralıksız şehir kalmış Cubeyl ya da Byblos’ta başlayıp dalga dalga yayılarak genişleyen romanın çıkış noktası olan bu küçük şehri hep hayal etmişimdir.

Şehir etimolojisi karışık bir söz. Eski Farsçadan Şah’tan geliyor. Memleket krallık manası da taşıyor. Latin dillerindeki “City” ise biraz daha yerel, daha sınırlı ve insanların yaşadığı yer anlamına yakın.

Şehir ve City kökenine takılacak değilim. Lakin unutmamak gerekir ki, dünyanın en eski şehirleri listesine girebilen en batın nokta Bulgaristan Filibe. Avrupa’nın şehirleri çok daha genç. Amerika desen dünkü çocuk.

Lakin konumuz şehirlerin tarihlerini yarıştırmak değil.

Türkiye’nin en büyük problemi nedir diye sorsanız, tereddütsüz tarih kaybı derim.

Reklam

Gözlerinizi bağlayıp sizi götüreceğimiz Türkiye şehirlerinin çoğunda gözlerinizi açtığımızda nerede olduğunuzu ayırt etme şansınız gittikçe zayıflamış, neredeyse imkansız hale gelmiştir.

Meydanlar viyadüklere, arsalar AVM’lere, sokaklar alt üst geçitlere dönüşmüştür. Türkiye dünyada şehirlerinin kalbine AVM saplamada dünya rekoru kırmaktan imtina etmeyen bir rekortmene dönmüştür. Esnaf faaliyeti ile ayakta duran ekonomisini sabote etmekten de geri durmayan bir kamikaze hareketi de olan bu AVM severliğin en ağır darbesini de şehirler yemiştir.

Sadece AVM’ler değil, bir bilim dalı, bir uzmanlık alanı olan şehir planlamayı hiçe sayarak şehir arazilerini sonsuz bir arazi rant alanı olarak algılayan akıl, artık bu üretilen aşırı bina stokunun zehirli etkisini aşmak için de iktisat bilimini zorlayan çözümlerin peşine düştü.

Türkiye’de şehirleri tektipleştiren yeni bakışın ve tarzın özellikle kişiliğini kaybedip tüketim ekonomisine feda edilen halinin zirveye varan görüntüleri var. Bunlardan biri de İstanbul Anadolu yakasında bir plaza, AVM ve araya sıkıştırılmış camiden mürekkep kompleks. Hadi çok sevilen dille ifade edelim, Külliye.

Yeni Türkiye’nin şehrini bundan iyi ifade eden, yeni Türkiye’yi bundan iyi özetleyen ne olabilir? Plaza ve AVM arası cami aslında İsmet Özel’in şiirinin de bugününe dair tasviri tamamlıyor.

Rastlantı o ki, İsmet Özel mevcut siyasi iktidara herhalde destek verenlerdendi. Bugün ne dediğinin çok da önemi yok. Malum AKP din temelli siyaset ile başladığı seyahatin durağını artık sürekli kaza yapan Hızlı Tren misali iptal etmiş durumda.

Sadece kaza yapınca durabilen bu tren için tek bir motto var. Hep gaza basıp ileri doğru koşturmak. Kazanın da kaybın da ehemmiyeti yok.

Şehre ihanet etmek deyimi kökenindeki o maço erkek dille tamamlanıyor aslında. İhanet ettim ama yine de seviyorum. Seviyordum aldattım ama geri döndüm.

Reklam

Yine de göz hep o cazibeli ihanet objesinde fırsat da bulunur ise hemen geri dönülecek noktada ihanet nedeni.

Şehrin insanı artık plazada çalışıp AVM’de alışveriş edip camide namazını kılmalı. Kocaman bir ağ gibi memlekete dini aidiyet vermeye gayret eden Diyanet için şehre eklenen betonarmenin yükünün ilave kadronun garantisi manasına gelen yeni camilerin yanında esamisi okunmuyor haliyle.

2018 biterken Türkiye şehirleri iktidarın 25 yıllık bilançosunun özsermaye açığı ile malul. Aktifte bolca cami, plaza, avm, pasifte ise nasıl ödeneceği meçhul bir borç. Son olarak devlet bankasına 0,98’den kredi pompalaması ile azaltılmaya çalışılan bir borç.

Lakin malum o ki, evrende hiçbir şey yok olmaz. Hal bu ise 0,98’den evi finanse eden bankayı kimin finanse ettiğini de soracak kimseyi bulduğumuzda aslında bilançonun açığının adalet, hukuk ve izan olduğu anlaşılacak.

Bunlar eksik iken dünyanın en modern şehrini dahi inşa etseniz İsmet Özel’in şiirdeki gibi tanımlanmaktan kurtulamazsınız :

“Şehrin insanı, şehrin insanı, şehrin

pahalı zevklerin insanı, ucuz cesaretlerin.”

(*) Aralık 2018’de yayınlanmıştır

Yataydan Dikeye İstanbul Trajedisine Saadet’ten İtiraz Var (*)

Saadet Partisi'nden Kanal İstanbul videosu - Sputnik Türkiye

Dünden devam etmek farz oldu. Tam da kaldığımız yerden. Iki nedenle. Birinci neden; “İstanbul’u 25 yıldır idare eden AKP iktidarı” olarak yaptığımız tanıma dair bir çekince ile karşılaştık. 1994-2004 aralığı için Saadet Partisi İstanbul İl Yönetim Kurulu Üyesi Yaşar Kangel’in düzeltmesi aslında yerinde bir uyarı oldu. Kangel 2004’e kadar geçen süreci bana aşağıdaki gibi tarif etti:

“İstanbullu aslında 25 yıldır bu şehri yöneten Akparti’nin getireceği…” diye devam eden yazınızın bir bölümü sanki; Milli Görüş belediyeciliğinin İstanbul’a yaptığı hizmetleri yok sayma ve zihinlerde sadece akp varlığını hissettiren bir durum oluşturuyor.

İstanbul’un son 25 yılını akp’ye verirsek bu Refah ve Fazilet ve Saadet Partilerine haksızlık olmaz mı ?

Neden mi ?

Tablo aşağıda…

1994 – 1998 Refah Partisi (Erdoğan)

1998 – 1999 Fazilet Partisi (Gürtuna)

1999 – 2001 Fazilet Partisi (Gürtuna)

2001 – 2004 Saadet Partisi (Gürtuna)

Kaldı ki; 1994-2004 arası yapılan inşaat stoğu mutlaka bellidir…

İstanbullu için yapılan hizmetler de ortadadır.

Sizin de dediğiniz gibi İstanbul sadece Çöp ve Su meselesi değildir…

Bunu söyleyenler otuz sene önceki İstanbul üzerinden son on beş yıldır yapılanları unutturmak için konuşuyor.

İstanbul 2004’ten sonra yapılan kalıcı “hizmetler” üzerinden rant kapısı haline gelmiştir, getirilmiştir ve bu devam ettirilmek istenmektedir…

Bilvesile selam ve saygılarımla.”

Sevgili Yaşar Kangel’in bu haklı uyarısını kenara derc ediyorum. Tarih ileri doğru anlaşılabilir. 2004’ten sonrası 2004’e kadar yapılanlarda nüve buldu mu bulmadı mı ayrıca tartışılır. Saadet Partisini yaptığı olumlu işler için övmek tabii ki boyna borçtur. Hele ki takip eden yıllara sirayet eden rant kapısı için ise, mükellefiyet kesbetmek tabii ki insafsızlıktır.

Akpartinin Saadet arazisine önce evini bilahare plazasını, sonra AVMsini ve en nihayetinde sarayını kondurduğu ise tespit ve teslim edilmesi gereken bir hakikattir.

Son yıllarda araziye tesis edilen bu müştemilatın toparlanıp arazinin asıl sahibine terk edilmesi gereğine dair tavrın ise, ilgili cenahı ne kadar sarstığı aşikar bir görüntü olarak Türk siyasi hayatını şekillendirmektedir.

Bu şekillenmeden gördüğü tehditi belagat ve sözde öze dönme makyajı ile ifşa eden Akpartinin kadrolu gazetecilerinden Dilipak’ın endişe ve telaşı ise son derece aleni bir korkunun dışa vurumu olarak bizi konuya döndüren ikinci amil.

Liderinden bağımsız bir Akparti ya da AKP tahayyülü kabil gibi söz oyunu ile başkasına ait araziye tesis edilmiş bu yapılar tekrar imara açmaya çalışılıyor. Bu yaşlandıkça yıllardır hayal ettiği altın ülkenin gittikçe bir karanlık Gotham’a benzediğini fark ve ayırt eden ama “ben bu Gotham için ömrümü verdim” diyen Joker misali her kılığa giren bu yazı ve siyaset tacirinin ümitsiz çırpınışı ise ibretlik bir vesika olarak havuzun en dip köşesinden neşet ediyor.

Devasa gökdelenleri bile özgüven bunalımına tevdi eden ve toplamda 12 küsür milyon m2 kaçak inşaat içeren 70 küsur bina ile tasdik olan bu sahte yuvanın asıl yüzünü gizleme gayreti ile mebzul bu yazı aslında Sn. Kangel’in haklı uyarısının da ne denli değerli olduğunu göz önüne seriyor.

Akpartinin kuruluş hayal ve ideallerine mümkünü olmayan dönüşün pazarlanması ve burada hiçbir alternatife yer bırakmama telaşı yazının pişmaniye misali tel tel dökülmesini göz önüne seriyor. Bu siyaset taciri ağzındaki baklayı çok da nazlanmadan çıkarıyor :

‘Onlar yerel seçimler öncesi partiden ve adayların üzerinden ellerini çeksinler. Yoksa sebep oldukları sonuç, önce kendilerini vuracaktır!’ netliğindeki tehdit dili ile yazıda zikrettigi tüm ulviyet ve uhuvvetin tek gayesini faş eden açık sözlülük bizi tabi ki şaşırtmıyor.

Sn.Fehmi Koru dünkü yazısında Akpartinin kendini tekrar ederek eskiyi yeni gibi sunmasındaki acayipliğe değinmişti. Çarkıfeleğin sürekli önlerinde durduğu bu kadronun liyakattan ziyade sadakat ile ilgili bir performans ile değerlendiği anlaşılıyor. Sadakatin ödüllendirildiği bu endogam projeyi parlatmak için ne denli uğraşılsa da işin aslı, cilası bu denli dökülmüş iken ancak ödünç kavramlar ile oluşturulacak hikayeye bolca itiraz geleceği akılda tutulmalı.

(*) Kasım 2018’de yayınlanmıştır

Mızrak ve Çuval (*)

dunya48 | Kemalist Devrimci Siyasi Site. - Esra Çeviker GÜRAKAR ...

Başlığını okuduğumda bile heyecanlandığım bir kitap çıktı piyasaya. Adı ‘Kayırma Ekonomisi’. Kitaptan ziyade bir manifesto. Bir manifestodan öte muhalefet bildirgesi.

Normal koşularda Sayıştay’ın Danıştay’ın Yargıtay’ın yapması gerekeni yapmış ufak tefek bir kadın.

Adı

Taşın nihayet kuşa çarptığını görüyoruz. Bu kadarı da olmaz dediğimiz herşeyin oluvermesi ne kadar tuhaf idiyse, bu kitabın tam da bu zamanda arzı endam etmesi ondan da tuhaf.

Adeta AKP’nin sona erdirdiği sisteminin bir nihai terceme-hali. Epilogu. “Bak biz memleket idare ettik ama ne idare ettik, çok iyi idare ettik” replik-retorikinin basit yalın ve tartışmasız ifşası.

Kitabı okumaya bile gerek yok aslında. Sadece kapağına bile bakmak hikayeyi özetliyor. Bir ağdan gözümüzü alamıyoruz. Herkesin herşeye bağlı olduğu bir ağ. Merkezinde bir partinin, bir süredir parti devleti oynayan partinin olduğu bir ağ.

En katı Kemalisti bile kıskandıracak bir devletçi duruş ile Sn. Bakanının ağzından “devlet ne diyorsa inanacaksın” diktesi ile de adı ve soyadı konulan bu sistemin adı “Kayırmacılık” olarak çoktan konulmuş.

D&R’da bile satılan bu kitabın aslında ortaya koyduğu ifşanın bütün sarahatına rağmen infial yaratmaması başlı başına bir yazı konusu. Bu tür kitaplara konu dosyalar aslında gazetecilerin, rakip siyasetçilerin, dedektiflerden rol çalan istidatlı savcıların işi.

Türkiye post modernitenin herşeyi buharlaştıran o uçucu halinden midir nedir, bu ağır bilgileri sanki bir ders kitabı imiş gibi bir akademisyenden öğreniyor.

Bir akademisyenin ülkedeki yolsuz ekonomik düzen üzerine kitap yazmasından daha tuhaf ne olabilir?

Reklam

Ekonomik krizin Türkiye’yi taşıdığı nokta, 16 yılda elde edilen kazanımların neredeyse tamamının yitirilmesinin bir Sfenks donukluğunda takibi ve memleketin orta yerine hala neden bir uçan daire inmedi diye bekler konumda olmamız aslında bu kitabın da bir akademisyenin elinde çıkmasını açıklayan gerçeklik.

Akpartinin bir siyasal parti değil, liderinin hayallerini tahakkuk etmek için gerçekliği büken bir tarih ve ekonomi dışı kurgu olduğunu bir ders kitabı netliğinde okumak bize ne kazandıracak?

Aslında biz zaten bunları biliyorduk. Onlarca yıl ülke yöneten ama hala yapısal reform peşinde koşan Mehmet Şimşek’i o reformun hiç bir zaman olamayacağına ikna eden neydi?

Mızrağın çuvalı deldiğini ilk kim fark etmiş olursa olsun. Uzun süre çuvalı mızrağa göre kaydırıp oynatan, sonrasında mızrağı çevirerek vakit kaybeden akıl en sonunda herşeyi olura bıraktı. Öyle ki bırakın gizli dosyalarla araştırmayı basit iktisadi öngörüleri haiz, iktisattan anlayan genç bir akademisyen dahi ipliği pazarda satışa arz ediyor.

İşin en komik ve güldürücü yanı bu havuz ekonomi ile içli dışlı bir grup bu kitabı en ufak bir tereddüt duymadan satış listesine alıp üzerinden para kazanmaktan da yerinmiyor.

AKP modelinin özgüven patlaması tam da bu olmalı.

(*) Aralık 2018’de yayınlanmıştır

Böyle mi Vatansever Olunur? (*)

Bir ülkenin en pahalı varlığı tabii ki vatanıdır. Vatanı canı kanı pahasına kazanır bir millet. Türkler bu konuda gayet duyarlıdır. Şiirler yazılmıştır buna dair. “Toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır” demiş şair. Ya da ‘bastığımız yerin altında kefensiz yatanları düşün’memiz öğütlenir namütenahi.

Bunları en çok dillendiren, bunun en fazla konusunu eden de genel olarak kendine sağcı diyenlerdir. Herkes için vatan kıymetlidir ama bunun siyasetini yapana genel olarak sağcı denir. En azından bu ülkede bu böyledir.

Vatansevermetre sağcılar elinde şaşmaz bir ölçü birimi olarak durmaktadır. Karşınızda durur sizi vatanseverliğiniz ölçüsünde değerlendirir; yerin dibine, göğün arşına çıkarır.

Twitter trolünden vekiline parti başkanından parti üyesine vatanseverlik neredeyse sağın tekeline aldığı kısıtlı bir doğal kaynaktır.

Görülen o ki vatanseverliğe bahis olan vatan toprağı; mevcut ekonomik sistemin bir neticesi olarak ve iktisadi mecburiyetler gereği, bundan sonra gezegenin tüm vatandaşları ile paylaşıma açık.

İster İzlanda isterse Madagaskar fark etmiyor. Dünya vatandaşları 250 bin dolarlık vatan toprağına bina edilmiş evi üstlerine geçirince artık bu vatanın arsa payı oranında hissedarı haline geliyor. Son istatistik satılan her 5 evden 1’inin bu dünya vatandaşlarına ait olduğuna işaret ediyor.

Türk parası değil dolar bazında olan bu ticarette yerli milli vatan arsa payları TL’nin değerinden münezzeh ticarete konu oluyor.

Ne diyor hadisi şerif “ticaret yapın”. O zaman mesele yok. Oysa bu ticaret değil !

Reklam

Bu hikayenin bir yüzü. Gelelim zurnanın zırt ettiği yere. Dün Hazal Ocak adında bir gazeteci kardeşimiz bize bir dosya ile malumat verdi. Aslında gözümüzle gördüğümüz şeyleri bize rapor etti bu haber.

Özet olarak söylenecek olur ise sadece 70 küsur binada tam 12.4 milyon m2 ekstra inşaata göz yumulmuş. Üç aşağı beş yukarı eski para ile 240 katrilyon, yeni para ile 240 milyar TL ediyor bu fazladan inşaat. Şu anki para ile ne eder kimse bilmiyor. https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/emsalsiz-ihanet-ulke-tarihinin-en-buyuk-rant-oyunlarinin-boyutunu-acikliyoruz-1121907

Son 15 senedir ülkeyi yönetip bu devasa hesap hatasını şehre emanet bırakanlar neticede evlerin yabancıya gideceğini hesap ettiler mi bilinmez ama fiyatı beşte bire kadar düşen evleri görünce ister istemez insanın dolar bazında para kazanıp memleketten ev alası geliyor.

Tevafuka bakın, memlekette dolar ile para kazanmak mümkün değil.

Hazal Ocak kardeşimin vatansevermetrede kaç birim vatanseverlik derecesi çıkar bilinmez. Ama yaptığı haberin, verdiği rakamların ifade ettiği gerçekliğin karşılığı hiçbir tereddüte yer bırakmıyor.

Son 16 yıldır ülkeyi, son 24 yıldır İstanbul’u yönetip belki bir o kadar daha yönetse yetmez diyecek siyasi iktidar Hazal Ocak haberinde itiraza yer bırakmayacak bir ifradın mesuliyetini ülkeye izah ile yükümlü.

Bu hesabı talep edecek siyasi ve sivil mekanizmaların değersizleştirilmesi, önemsizleştirilmesi yazık ki zamanın ruhu olarak lanse ediliyor.

Medya bu değersizleştirmenin en dibine layık görülüyor.

Reklam

Cemal Kaşıkçı bizim için de olağan bir isim. Bir Türk gazeteci de olsaydı bu isimde şaşmazdık.

Hazal Ocak adında Suudi gazeteci tabii ki yok. Hazal gazeteci. Hazal vatansever Türk gazeteci. Onun vatansevgisini ölçmeye metre yetmez. Sadece biraz izan kafi

(*) Ekim 2018’de yayınlanmıştır