AKP Bizi Ne Hakla Depremle Tehdit Ediyor ?

Önceki gün İstanbul adayını açıklayan AKP’nin başkanı ve kendi deyimiyle %52,6’nın Cumhurbaşkanı’nın rakiplerine ve özellikle CHP’ye dair söylediklerini tekrar okudum. http://www.hurriyet.com.tr/gundem/son-dakika-ak-parti-istanbul-adaylarini-acikliyor-41067320
CHP’yi çeyrek asır ve öncesinden gelen edimleri nedeniyle suçlayan konuşmanın ana başlığı ise “En büyük tehdit Deprem ise, en büyük siyasi tehdit CHP” şeklinde idi.

Açık söylemek gerekirse hayal kırıklığına uğradım.
AKP gibi bir misyon partisinin ve neredeyse hayatımızın her alanını tanzim eden oluşumun en büyük tehditi alt edemediğinin birinci elden ifadesini dinlerken, “doğru duyuyor muyum?” derdim ama yazılı metin olunca tabii ki böyle bir durum söz konusu değil.

Ülke tarihinin görüp göreceği en ağır ve yoğun krizinin aşırı beton tüketiminden kaynaklandığını, satılmayan evlerin müteahhitleri ve onlara iş yapanları halden hale soktuğu ülke, sanki Türkiye değil de Patagonya imiş.

İstanbul’un peyzajını dahi yeniden tanzim eden inşaat ekonomisinin sürdürülemez aşamaya geldiğini teyit ve tevsik eden Banka&Müteahhit hormonlu finansal icatlarla faizi aşağı çekme gayretleri, belli ki inşaat işlerinde gelinen noktanın tam ve hilafsız başarısızlık tablosunu resmediyor. http://www.ocakmedya.com/ocak_yazar/2018/12/19/iktidarin-mermerden-sirca-kosku-ve-kamu-bankalarindan-kis-indirimi/

Memleketi yabancılar gelsin de ev satın alsın diye; bağımsız bölüm bazında pazarlayıp bundan haz ve motivasyon alan havuz gazetesi ile de empati yapamayınca, iş dönüp geliyor “biz nerede yanlış yaptık?” sorusuna.

Hayatımı idame ettiğim Beyoğlu bölgesindeki evlerin ortalaması 100 küsür yaşında. Kocaman tavanlı ve insana ferahlık vaat eden kadim ustaların elinden çıkan bu semtin evleri, kentsel dönüşüm falan da tanımaz zaten.

Kentsel dönüşüm adı altındaki betonarme ekonomisinin depreme çözüm olmadığını birinci elden itiraf edip pek de vadesi kalmayan olası büyük İstanbul depremine kadar tekrar bizi yönetmek isteyen Ak Parti’ye neden güvenmemiz gerektiğini birinin bana tane tane anlatması gerekiyor.

26 Ekim tarihli Cumhuriyet’te çıkan haberi müteaddit defalar hatırlattım. Sadece 76 projede 12,4 milyon m2 ekstra emsal yaratan AKP’ye, birisi “bu kadar inşaat yaptınız da bizi neden depremle tehdit ediyorsunuz, deprem neden bizi tehdit ediyor diye sormayacak mı?”

https://veysidundar.home.blog/2020/08/17/boyle-mi-vatansever-olunur/

“Dünyada cehennem neresi?” diye sorsanız yanıtı olacak kadar keşmekeşin ve anti kentin izlerini haiz Mecidiyeköy meydanının üstüne yerli milli Tower’ı yeşil alanı yok edip konduran ama alt tarafında Gülbağ mahallesinin adeta insanlığın gelişimini sorgulayan çarpık sokaklarını aynen muhafaza eden kentsel dönüşüm planlamasına mı itibar edeceğiz..?

Sadece Bağdat Caddesinde deprem olacak gibi bu bölgeyi hafriyat kamyonu cehennemi ile tanıştıran hafriyat kamyonlarının altında yok olan canların kefaretini biz mi ödeyeceğiz..?

İstanbul’un çeper bölgelerinde neredeyse merkezi bölgelerle aynı imarı layık görüp, dünyanın akla en ziyan imar planları ile apartmanları ormanların yanına konduran bir plansızlık projeksiyonunun kendini temize çekmesini mi umacağız..?

Esenyurt’ta kendi verdiği imar hakkını yok sayıp insanları tapusuz namevcut evlerle başbaşa bırakan plan proje yoksunluğunu mu kıstas alacağız..?

Fikirtepe ucubesini burada çadırlara mahkum kılan hayalci evsahiplerini mi unutacağız..?

İstanbul’a ihanet edenin kendisi olduğunu itiraf eden siyasetin, bu ihaneti neden yaptığını merak eden bir ben miyim yoksa..? https://veysidundar.home.blog/2020/08/17/sehrin-insani-pahali-zevkler-ucuz-cesaretler/

Dikey mimari olmayacak diye yemin billah eden, kendi kendini inkar eden siyasetin bir kez daha aynı hataları yapmayacağını bize kim garanti edecek..?

Bütün bunları bir kenara bıraksak dahi Kanal İstanbul’u yapmadan etrafını parselleyip yeni konutlar üretme sevda ve perspektifini kim nasıl açıklayacak..?

Sakin ol Şampiyon. Önce elindekileri bir hazmet sorusunu kimse sormayacak mı..?

AKP’nin dünya rekoru kıran mortgage oranları ile çırpınan mütehhitleri suya götürüp, susuz geri getirmesinin bana şahsen bir zararı olmadı.
Ben hep 50 liralık kira ödedim.

Lakin ülke yönetmek, şehir yönetmek, Asitane’yi yönetmek bu denli de keyfiliği kaldırmıyor. Kaldırmayacak.

AKP bize deprem tehditi için uyarıda bulunacak son makamdır.

25 yıldır yönettikleri şehrin kafasında hala depremin Demokles kılıcı sallanıyorsa, AKP’nin son yapacağı iş tekrar selahiyet istemektir.

Türkiye’nin seçim sisteminin ve ekonomiye katılımı sınırlı kitlelerin desteğini ilanihai alan sosyal yardım ekonomisinin, İstanbul’u deprem tehditi altında onca yıl yönetmemenin sorumluluğunu verdiği parti, aynaya sağlam bir biçimde bakmalıdır. https://veysidundar.home.blog/2020/08/17/mizrak-ve-cuval/

AKP oy tabanı da CHP oy tabanı da aynı şehrin yüzeyi üstündedir. AKP’nin deprem için yapmadıklarını bugün itiraf etmesinin hesabı mutlaka ödenmelidir.

1.elden bunun kabulü hiçbir siyasi mugalataya kurban edilemez. https://veysidundar.home.blog/2020/08/17/yataydan-dikeye-istanbul-trajedisine-saadetten-itiraz-var/

Yapılmayan işin hesabı, demokratik zeminde kesilir.

İnşaat ekonomisini yüzüne bulaştıran iktidarın, belli ki yapamadıkları arasında ilk sırada depremin yapacaklarını öngörememek var.
Veysi Dündar 17.08. 2020

Bu yazı ilk defa 31.12.2018 de yayınlanmıştır

Cennete Transit Vize (*)

 Veysi Dündar

 –

29 Ocak 2019

“Mâ halkukum ve lâ ba’sukum illâ ke nefsin vâhıdeh, innallâhe semîun basîr” (*)

Biz seçimlere oy vermek için gittiğimizi sanıyorduk meğer berat belgesi almaya gidiyormuşuz. AKP’nin yanlış bir ideoloji ile hastalıklı ilişkisinin tezahürünü uzun süredir partide yer alan bir politikacının bilinç altının yüzeye çıkması ile bir kez daha görmüş olduk.

“Hastalıklı hal” ifadesini boşuna kullanmıyorum ve zaten üzerinde yüzbinlerce kelam edilmiş bir konuda aynı sözleri tekrar edecek değilim.

Güzel bir söz vardır “ameller şümulları ile, yani eylemler amaçları ile ölçülür” diye. İsmet Yılmaz gibi bir kurt siyaset erbabının dili sürçtü de böyle konuştu sanacak kadar saf değiliz.

Zaten şecaat arz ederken de Yunus Emre’den destek istemesi işin dil sürçmesi değil taammüden olduğuna delalet ediyor.

Erbakan’ın en önemli temsilcisi olduğu Milli Görüş’ün adil düzeninden yola çıkıp AKP’nin düzenine dikey geçiş yapan İsmet Yılmaz on yıllardır nasıl siyaset yapıyor ise bunu aslında daha açık ve net cümlelerle ifade etti. Farklı bir şey yapmadı.

Aslında Akpartinin Milli Görüş geleneğinden yola çıkıp yanlış bir ideoloji yoluyla neo liberal kapitalizme varmasının da başka bir yolu ve yöntemi olamazdı.

Saadet Partisinin AKP’den emaneti canlı biçimde geri istediği günlere geldik.

Reklam

Siyasetçi İslam’ın tam 25 yıldır ekmeğini yiyen bir zihniyet için oy pusulası ile mahşerde berat belgesi arasında kurulan korelasyon şaşırtıcı değil, tam da tersine makul ve gereklidir.

Rahmetli Şerif Mardin’in (ki kızkardeşi Betül Mardin Hanımefendi ile hemşehrim olurlar) meşhur “volkislam” kavramının üzerine bina olmuş akpartigil siyasetin tek bir ideolojik kerterizi vardır. O da Milli Görüşten miras kalmış/aparılmış yanlış ideallerdir.

Bu yönüyle zahirde kendine İslami bir ideal seçen Akpartinin özünde ise tam da Milli Görüş hedeflerine taban tabana zıt bir yol ve yöntem seçtiği görülmektedir.

Çoğu zaman istihza edilen Erbakan’ın araç bagajında temelle gezme esprisinin altında kalkınmacı ve toplumun dinamik kesimleri ile bağ kurma kaygısı vardır.

Oysa ki Akparti ideallerini istiskal ettiği Erbakan’ın oy tabanı olarak aklından bile geçirmediği bir kitleyi kendine hedef olarak seçmiş ve tüm yatırımını buna yapmıştır.

İşin acı ve üzücü yanı Akp kendi seçmenini üreterek oy tabanını kaim kılma yoluna gitmiştir.

Eğitimlileri kötüleyen, üniversite mezunlarını ferasetsiz bulan ve üzerine bir de kendilerine oy vermeyen kesimleri aşağılayan bu aklın oy alabildiği periferi için cennette berat belgesinin de işe yaramayacağı kesindir.

Bunun için sosyal yardım sisteminin kesintisiz devamına ihtiyaç vardır.

Reklam

Erbakan bu işin piri üstadı olarak; “bize oy veren cenneti âlâda en üst mertebede olacaktır.” demeyi bilmediği için mi böyle konuşmamıştır?

İsmet Yılmaz da kendisini dinleyenlerin hiçbirinin aslında cennette berat için oy vermediklerini iyi biliyor.

Ama Yılmaz’ın Akpnin on yıllardır yürüttüğü bölünmüş stratejinin kabuğunun İslami temelli olduğuna olan inancı pekiştirmesi gerekiyor.

Neo liberal pragmatizmi ve kendini en sonunda milliyetçi bir otokrasiyi temsil eden bakiye bir partiye müttefik etmeyi de 70’lerin İslami ideali olarak lanse etmek Akp için artık daha da zor.

İsmet Yılmaz ruzi mahşerde berat belgesi olarak kullanılacak oy pusulalarını garanti etmeye çalışırken Akp siyasetinin basit metodolojisini tekrar ettiğini iyi biliyordu.

Bu ve benzeri sözler defalarca edildi. O vakit AKP’nin iktisadi olarak ülkeyi sürüklediği ve Berat Albayrak’ın ifadesi ile de artık bırakın çözümünü tanımını bile yapmaktan uzak kalındığı bir dönemde bu kadar yüksek perdeden tekrar etmeye zorlanmasının sebebi nedir?

Akparti rezidans-plaza-avm üçgenini en iyi kamufle edeceğini düşündüğü camilerle sürdürülebilir olacağı hayali içinde. Rezidansın metrekaresi 5 bin dolar, avm’de 10 metre dükkan 20 bin dolar, plazanın kirası 10 bin dolar. Oysa camiye giriş bedava. Hoş diyanetin devasa bütçesi için toplanan vergiler hiç de bedava değil. Ve artık kimse AKP’nin inşaat ekonomisinin devamına dair iyimser değil.

Eski Türkiye’yi sözde dönüştüren özde ise en klasik eski Türkiye söylemini Şerif Mardin’den mülhem “volkislamı” Züğürt Ağa filminde gördüğümüz vodvil sahne kabalığında servis eden AKP’nin bu tavrının arkasında hala bu eski Türkiye’ye olan yıkılmaz inanç var.

AKP eski Türkiye’yi MHP’nin ismi ile birlikte devam ettirmeye çalışıyor, özellikle 2015’ten beri. Bu da İsmet Yılmaz’ın dilinden bizlere ulaşan rahatsız edici söylemi kazıdığımızda ortaya çıkan kaba ve net gerçeklik.

Not1: Yazıyı derin bir soğukkanlılıkla kaleme almış olmakla beraber, son derece kızgınım. Her şeye rağmen ortaçağ rahiplerinin sattıkları bağışlama belgesi =endüljans ile dolaysız bir ilişkiyi resmeden bu ifadeyi bir ehl-i din olarak sindiremiyorum. Prag meydanında heykeli dikilmiş ve papanın engizisyonunda diri diri yakılmış Jan Hus’un günah bağışlamak için parayla satılan endüljansları dağıtan rahibi temsil eden şeytana dair gravürünü aşağıda görüyorsunuz. Bundan 700 sene önce cenneti pazarlayan rahiplere itirazını cayır cayır yakılarak ödeyen Jan Hus’un heykeli Prag meydanına gelen herkesi karşılıyor.

Not 2: İsmet Yılmaz’ın etkisini üzerimizden atmamıştık ki bu defa bir başka AKP’liden de Ashab-ı Kehf göndermesi geldi. Açıkçası AKP’nin bu konudaki ısrarı belli ki sözün bittiği noktaya tekabül ediyor. Bizim üzüldüğümüz hemen her şey AKP’liler için sıradan mevzulara dönüşmüş .

(*)Ey insanlar! Sizin yaratılmanız ve tekrar dirilmeniz tek bir nefsin yaratılması ve tekrar diriltilmesi gibidir. Şüphesiz Allah işitendir, görendir. (Lokman /28)

(Bu yazı 29 Ocak 2019’da yayınlanmıştır)

TÜRK SAĞININ ABD AŞKI BİTMEZ

Kültür Bakanlığının dolaylı davetlisi olarak katıldığım Hacıbektaş Veli anmasının ertesi gününde doyasıya Kapadokya gezisi yaparken, memleket gündemine birden Amerika’nın Demokrat Başkan adayı Biden’in sözleri düştü.

Bu sözlerin bundan 9 ay önce edilmiş olması bir tarafa, olası Amerika başkanının ne söylediğine verilen özel ehemmiyet de üzerinde durmayı hak etti.

ABD’nin mevcut son başkanının yazılı, sözlü, twitli tehdit ve övgüleri dururken potansiyel bir başkanın sözleri üzerinde bu kadar durmak ne kadar doğru bir tavır; aslında tartışılacak konu budur.

Rahip Brunson olayında ve sonrasında Trump’un aleni biçimde ülkeyi tehdit etmesi ve sonunda da hedefine ulaştığını deklare etmesi, ülkemizin az kapasiteli hafıza kartında pek de kalıcı yer etmemişti.

Bu defa Biden’in Suriye’nin karıştığı zamanlara tekabül eden bir dönemdeki sözleri bugün söylenmiş gibi piyasada dolaştı.

Amerikan Başkanı ve Başkan adayının dünyanın başka ülkelerinde neyin olup bittiğine kafa yorması ve buna dair görüşlerini açık biçimde ifade etmesi gayet makuldür.
Burada makul olmayan Erdoğan’ın Rahip Brunson’un iade edilmeyeceğini ifade ettikten kısa süre sonra, ülkesine dönen Brunson için Trump’un ettiği sözlerdir.

Biden Erdoğan’ın yönetim tarzından hoşnut olmadığını ve başka bir iktidarı tercih ettiğini ifade ederken, Trump doğrudan hoşuna gitmeyen şeyler için yaptırımlardan söz etti. Zaten bir çok bakana ve görevliye fiilen yaptırım da uyguladı.

Erdoğan’ın sıkça kullandığı “Dünya 5’ten büyüktür” ifadesinin en önemli muhatabı olan ABD’nin, aslında bu söylem için dahi Erdoğan’ı sevmeme gerekçesi olabilir.
Fakat nihayetinde ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz.

Erdoğan’ın ABD ile ilişkilerini iyi tutarak iktidara geldiği bizim gibi hafızasız ülkede dahi unutulmaz bir vakıadır. Yine de unutanlar varsa bir ABD gezisine çıkarken muhalefeti, ABD karşıtlığı ile itham eden Erdoğan demecini de anımsatmak uygun olacak.
https://twitter.com/NataliAVAZYAN/status/1294717569119719425
İşte tam da bu noktada aslında ABD’nin Erdoğan’ın uzun iktidarının en önemli alt yapı kurucusu olduğunun altını çizmek gerekiyor.

Türk demokrasisinin miladı 1946 aynı zamanda ABD’nin SSCB ile kavgasının da başladığı yıldır. Soğuk savaş denilen ve aslında komünizm tehditini bertaraf etmeye adanan 45 yıl boyunca, Türkiye’de sağ kendini hep Amerika’ya yakın hissetmiştir. Bunun sebebi basittir. Sol ABD için komünizme giden yol olarak görülmektedir. Bütün solcular potansiyel komünisttir ve bu soğuk savaş döneminde alınacak bir risk değildir.

Türk askeri komünizme karşı olduğunu gizlemezken İslamcı ve ülkücü sağa ise, sadece kriminal açıdan karşı çıkmakla yetinmiştir darbe dönemlerinde.
Nitekim Demokrat Başkan Carter döneminde gerçekleşen 12 Eylül’den sonra, Türkeş fikirlerinin iktidar olduğunu söylerken, Özal gibi eski bir MSP’li de ülkenin uzun dönem yönetimini kolayca ele geçirebilmiştir.

Ülkede solcu kadrolar hapislerle, kırımlarla yok edilirken, hep anti komünist söylemler geçerliğini korumuştur. En sonunda komünizm yıkıldığında ve sol tehdit ortadan kalktığında ise, kökünü siyasal İslamdan alan Erdoğan, ülkenin uzun dönemli iktidarına talip olmuş ve bunda muvaffak olmuştur.

Türk halkı sağcı falan değildir fakat sıkı bir anti komünist olarak yetiştirilmiştir. Bu anti komünist propaganda özellikle derin Anadolu’da din ve milliyetçilik istismarı ile sağa avantaj sağlamıştır.
Bütün bu sürecin müsebbibi NATO ile ülkemizin savunma yapısına sızan anti komünizm ve onun mucidi Amerika’dır.

Türk sağı AKP’sinden MHP’sine, ‘ülkeyi sağcılar yönetsin’ diye zemin oluşturan, ABD’ye çok şey borçludur. Bu ahval içinde Joe Biden’in soğuk savaşın, komünizmin esamesi kalmamışken ettiği laflar bir açıdan değerlidir.

Amerika başta laiklik ve demokrasi olmak üzere uyguladığı antikomünist ilacın zehirlediği değerler için Türk insanına borçludur.

Türk insanı Amerika’dan kaybolan yıllarının hesabını sormakta, sonuna kadar haklıdır.
Ülkeyi çeyrek yüzyıldır yöneten AKP zihniyeti ise, ABD’den şikayet edecek son kurum olmalıdır.

Analiz, Veysi Dündar 16.8.2020

HACI BEKTAŞ VELİ PİR’İN 749 YILDIR VERDİĞİ NASİHAT

Hacı Bektaş Veli Kimdir? Yeniçeriler Piri, Ünlü Alevi Dede ...
Yüce Allah Adem’i altmış türlü topraktan yarattı. Şayet bir topraktan yaratsa idi, insanların hepsi aynı surette olurdu. Birbirini tanımazlardı.
İlk kitabım Ötekileştirme’nin özeti pir Hacı Bektaş’ın bu cümlesinde saklı.
Muhalifi olduğunu hiç gizlemediğim AK Parti iktidarı yıllarında, Türkiye’de yaşamak gerçekten değişik bir deneyim.
Aynı anda 4 mevsimi yaşayabiliyorsunuz.
Sevgili Murat Ağırel’in mümessili olduğu haksız tutuklama ve hapislerle kara, soğuk, berbat bir kışı iliklerinize kadar hissedebilirsiniz.
Diğer taraftan bir zamanlar galiz bir muhalifi olduğu iktidarın sözcüsüne dönüşen Numan Kurtulmuş’un benim de (ve iktidar ortağı Bahçeli’nin de) aralarında olduğu tek yaşayanlar zümresine dönük sözleriyle, fırtınalı bir son baharın üşütücü bir Kasım’ına ışınlanabilirsiniz.
Bir türlü bitmeyen şiddet haberleri ise sarı sıcak yapış yapış bir yaza tahvil ediyor bizleri.
Komşularla bitmeyen dertler, ekonominin zıvanadan çıkması, Galata Kulesine ve benzerlerine gösterilen üzücü muameleler yılın tatsız mevsimlerini yaşatırken, kimsenin itiraz edemeyeceği ilk baharı ise, bu defa Ağustos ortasında Kapadokya’da yaşadım.
Dün gece geç saatlerde Yunak Evi otelin kendinden klimalı mağaradan oyulmuş odasına çekilip, klavyenin başına geçtiğimde bütün bunları düşündüm.
Bu coğrafyada semavi dinlerin en çok nüfusa hitap edeni Hristiyanlığın temel bulduğu bölgedir Kapadokya.
Türkler Anadolu’ya geldiğinde bu Hristiyan ahali ile kaynaşmış, ikiyi bir edebilmiştir.
Kardeşliğin dinden de öte bir duygu olduğu bilinci Anadolu’nun tam ortasındaki bu güzel atlar ülkesinde yani Kapadokya’da vücut bulmuştur.
Erenler bu coğrafyaya akın etmiş, yanmış pişmiş ve olmuştur.
Erenler içinde bir erendir HacıBektaş,
Anısı tam 749 yıldır unutulmamıştır.
Bektaşi adında Osmanlı Padişah Sultanının en gaddarını bile yumuşatan anonim karakterin, bu topraklara katkısını ölçmek imkansız olmalı.
Kültür Bakanı danışmanı olarak görev yapan eski Beyoğlu Belediye Başkanı Ahmet Misbah Demircan ve onun uzun yıllardır asistanlığını yapan Şahin Başol kardeşim müthiş bir vefa örneği göstererek beni de (bir Beyoğlu sakini olarak) bu seneki törene davet ettikleri günkü yazımın başlığı Kültür Bakanı istifa idi. https://veysidundar.home.blog/2020/08/12/kultur-bakani-istifa/
Hiçbir hoşgörüyü hak etmeyen Galata Kulesi görüntüleri için, bugün de yazsam aynı başlığı atarım. Yine de gazeteciler eleştirir siyasetçiler, bakanlar kendilerine göre bir yol çizer. Dünyada istifaya davet edilmiş ilk bakan Ersoy olmasa, ilk istifa çağrısı yapan da bendeniz olmasam gerek.
Bu ahval içinde zaman zaman Beyoğlu uygulamalarına da eleştiri oklarımı eksik etmediğim Misbah başkanın aracılığı ile böylesi bir etkinliğe davet edilmemi herşeye ve her tür pesimizme rağmen değerli buldum.
Yazılarımın karmasından evrene bir pozitiflik yayıldığını umdum.
Haci Bektaş Veli erenin bu topraklara serptiği umudun 749 yıl sonra ve esasında pek de verimli olmayan bir iklimde tekrar suyla buluştuğunu hayal ettim.
Murat Ağırel’den Müyesser Yıldız’a, Figen Yüksekdağ’dan Selahattin Demirtaş’a, tüm düşünce mağdurlarının artık özgürleştiği,
Boş laflarla ülkenin iktisadının heba edilmediği,
Dünya ile sulh içinde hakların arandığı,
Kadim medeniyetlerin bize bıraktıklarının talan edilmediği ve evrenle paylaşıldığı,
Dinin ahlakın siyasete kurban edilmediği,
Kadının çocuğun engellinin güçsüzün ezilmediği,
Velhasıl 749 sene önce yaşayan pirin, 749 sene sonra az çok hayal edebileceği her ne varsa hayata geçtiği bir planın ilk çatılarının kurulduğunu düşledim.
Uykuya yenilen gözlerimin bir önceki paragrafta ara verdiği yazıyı sabahın bereketi ile tamamlamak üzere klavyenin başına geldim.
Bugün yoğun bir program içinde pirin anısı ile dolacağım.
Dün gece yazdıklarıma ilave edecek çok da cümle yok.
Hoşgörü, anlayış, itidal, uyum, denge ile hemhal isek, zaten pirin ruhu şad olacak ve ölmeyen dizeleri kulaklardan ruha üflenecek.
Bugünkü gözlemleri paylaşmak için sabırsızlanıyorum.
İyi bir gün dileğiyle…
Analiz, Veysi Dündar 15.8.2020

Visit site(yeni sekmede açılır)

Nefrete Tutunup Kazanamazsın / 2


Bu seferleri başlatmadan önce tehlike olarak gördüğü, İran Şialarının “Osmanlı’dan ayrı devlet kurun” tahrikleriyle öne sürdüğü Alevileri hizaya getirmesi gerekiyordu.
Planlanan operasyonların psikolojik altyapısı için Aleviler kötülenmeye Allahsız, sapkın ilan edilmeye başlandı o dönem. Fetvalar yayınlandı. Alevilerin “kafir” ,”sapkın”, “dinsiz” gibi kavramlarla birlikte anılmasında bu fetvaların büyük rolü olmuştur.
Sünni kesim bu tazyikle savaşa hazırlanmıştı.
Yavuz Sultan Selim’in şeyhülislamı olan Müftü Nurettin El Hamza’nın 1512 tarihli Kızılbaşlarla ilgili fetvasında katliamlara onay verilmiştir. Bu fetvada, “Kızılbaşlar kâfir ve dinsiz olarak tanımlanmış, onları öldürmenin vacip ve farz olduğu söylenmiştir”
Başka bir fetvada da, Şeyhülislam İbni Kemal “Kızılbaş topluluğu şeri yasalar gereği öldürülmenin helal olacağı ve İslam askerlerinden onları öldürenlerin gazi, bu uğurda ölenlerin ise şehit olacağı” dile getirilmişti.

Yavuz, Çaldıran savaşından önce yabancı tarihçilerin verdiği rakamlara göre  binlerce Alevi’nin ölmesine neden olarak gösterilir. Buna muhaliflerinin ölmesine neden oldu desek daha doğru bir beyanda bulunmuş oluruz. Bu ölümlerde rolü olan İdris-i Bitlisi’nin Farsça  yazdığı  Selimname eserinde ölü adedi vardır. Dolayısıyla Yavuz yanlısı Bitlisinin beyanı inkar gerektirmeyecek açıklıktadır.
Sıra Şah İsmail ile savaşa gelmişti. Şah İsmail ile Yavuz’un ordusu 1514 yılında Çaldıran Ovasında karşı karşıya gelmiştir. Savaşta bölgede bulunan Aleviler Şah İsmail’i, Sünni Şafiler ise Yavuz’u destekledi. Dersim bölgesi de Şah İsmail yanlısıydı. Şafi Palu Beyi Çemşid, Molla İdris-i Bitlisi ve Bıyıklı Memed Paşa’da Yavuz’un önemli destekçileri idi.

(İdris-i Bitlisî “Heşt Behişt” adlı eserinde Osmanlı ordu teşkilatını şematize ederken “Garip Yiğidi” birliğine değinmiş ve bu hususta “Bu cemaatin çoğu Acem Kürdistanı kabilelerinden gelen gençlerden müteşekkil olur. Zira bu Kürt taifesi savaş meydanlarında arslan ve kaplanlar gibi cesaretli olurlar. İtikadı hâlis, cihadda gayretli, dindar ve sünnetlere bağlı olan bu güruh…” şeklinde bahseder. Kürtlerin Yavuz’la beraber savaştıklarını belirtmiştir. Günümüzde ise Türkler ve Kürtler düşman edilmeye çalışılmaktadır)

Savaşta Yavuz’un ordusu, silah donanımı bakımından üstün bulunmaktaydı. Savaş Yavuz’un üstünlüğü ile sona erdi. Savaşta Şah İsmail’de hayatta kalmıştır. İlerlemeye devam eden Yavuz, Safevi başkenti Tebriz’e girmiş ancak bir müddet burada kaldıktan sonra askerleri arasında artan huzursuzluklar nedeniyle geri dönerek Amasya’ya çekilmiştir. Yavuz’un Tebriz’den geri çekilmesiyle de Şah İsmail, kaybettiği toprakları savaşmadan geri almıştır. Savaştan sonra Amasya’ya dönen Yavuz, Doğu Anadolu’da yönetimi Molla Bitlisi’ye vermiş o da kendisine yakın insanları toplayarak Alevilerin kökünü kazıma ve Kızılbaşlara karşı cihat yemini ettirmiştir.

Kıyamete kadar bu acı ile amel etmek zorunda mıyız? Varsa tek taraflı ya da çift taraflı yanlış, ömür boyu sürdürülmek durumunda mıdır? Kan davalı kalmak, handikap alası değil midir? Bununla neyi çözmüştür, hem Sünniler hem de Aleviler? Aleviler ve Osmanlıcılar Yavuz döneminde yaşananları günümüze taşımakla, Cemaat yapılanmaları ya da İnananlar Peygamber Efendimiz döneminde kalmakla, Kemalistlerde 1923’lerde kalmakla amel etmemeli. Hayatın satır aralarındaki sır, günümüzden sonrasındaki çağı yakalamakla açığa çıkabilir.

Yavuz Selim ile Aleviler üzerinden mukayese yapmak, iki inanıştan birini sahiplenip diğerini kötülemek, husumet çıkarmak şuur ve zeka noksanlığıdır. Gereksiz bir tartışmadır. Bize zerre faydası yoktur. Tarihten husumet taşınmaz.
Asırlar öncesinin husumetiyle amel edilmez. Diğer yandan kanaatim Alevilerin gen haritasında o döneme ait bir ihanetin olup olmadığını araştırmanın ve günümüze taşımanın abesle iştigal olduğudur.

Şah İsmail yedi ulu ozandan biridir Aleviler için. Ne onun ne de Yavuz Sultan Selim’in ben tarihteki yerini ve tarihteki zulüm derecesini ve kararlarını sorgulayacak kertede değilim. Bu rahmetli Halil İnalcık ve tarih ansiklopedimiz İlber Ortaylı, Murat Bardakçı, Yusuf Halaçoğlu, Erhan Afyoncu, Mehmet Çelik gibi isimlerin izahına başvurulacak konudur. Şah Anadolu’yu kontrol altına almak, Alevi Türkmen göçebeleri üzerinden nüfuz etmek istiyor. Bunu gören Yavuz, onu tehlike olarak addediyor.
Yavuz kendi yurdunu korumak derdinde belkide.
Ortadan konuşmak çok zor. Kişiyi taraf olmaya itiyor toplum. Objektif tarafsız değerlendirme yapmak sıkıntılı bir durum bu meselede.
Sorun, tarihi bugünkü kavganın sebebi olarak görmektir. Düşünsenize beş yüz sene evvel yaşanmış Çaldıran Savaşı, bugünün insanlarını birbirinden ayırıyor. Sorun tam olarak budur. Asırlar evvel cereyan etmiş meseleden, husumet çıkarmak ne kadar manidardır, “Ülkem İnsanı” için.

Nasıl ki; Kıbrıs kendi kaderini iki “anavatan”ın kaderine göre belirlemeye çalışmış iki milliyetçiliğin kıskacına gark olmuşsa; bu ülkenin kaderini de Yavuz Sultan Selim ve Alevilik milliyetçiliği kıskacına hapsetmemeliyiz.
Rabbim kin tutmaz. Ey insanoğlu Allah ahlakı ile ahlaklanmak istiyorsanız, siz de kin tutmayın. Kindarlık iman noksanlığıdır. Allah, bütünlüğümüzü bozmak isteyen içteki ve dıştaki bedbahtlara fırsat vermesin.

Kaynaklar:
(Ord. Prof. İsmail Hakkı Uzunçarşılı. Büyük Osmanlı Tarihi, – Hammer )
(İdris-i Bitlisinin Osmanlı ile yaptığı işbirliği üzerine Prof. Martin Van Bruinessen, Ağa, Şeyh, Devlet, kitabında da bu tespitler anlatılmaktadır.)
(Gülağ Öz. İslamiyet Türkler ve Alevilik…Şehabeddin Tekindağ. Yeni Kaynak ve Vesîkaların Işığı Altında Yavuz Sultan Selim’in İran Seferi  )
“Kızılbaşlar kavramı, ( Hammer, Joseph, Von. Büyük Osmanlı Tarihi, Cilt II ) “kafir” ,”sapkın”, “dinsiz” gibi kavramlarla birlikte anılmasında bu fetvaların büyük rolü olmuştur.”
(Abdüsselam Uygur. “Kanun-i Şehinşâhî” Tercümeleri..)
II. Beyazıd Ölümü hakkında da bazı tarihçiler zehirlendiğini (Tacü’t-Tevarih eseri , Hoca Sadettin)
Şah Kulu’nu Şah İsmail boğdurtmuştur. ( Reha Çamuroğlu- İsmail, İslam Ansiklopedisi –Şah İsmail maddesi…)
( Nejat Birdoğan – Alevilik ) kitabında ise Şahkulu’nun çarpışmalarda aldığı yaralardan sonra öldüğünü söyler.

Veysi Dündar 7.6.2017 öne sürdüğü Alevileri hizaya getirmesi gerekiyordu.
Planlanan operasyonların psikolojik altyapısı için Aleviler kötülenmeye Allahsız, sapkın ilan edilmeye başlandı o dönem. Fetvalar yayınlandı. Alevilerin “kafir” ,”sapkın”, “dinsiz” gibi kavramlarla birlikte anılmasında bu fetvaların büyük rolü olmuştur.
Sünni kesim bu tazyikle savaşa hazırlanmıştı.
Yavuz Sultan Selim’in şeyhülislamı olan Müftü Nurettin El Hamza’nın 1512 tarihli Kızılbaşlarla ilgili fetvasında katliamlara onay verilmiştir. Bu fetvada, “Kızılbaşlar kâfir ve dinsiz olarak tanımlanmış, onları öldürmenin vacip ve farz olduğu söylenmiştir”
Başka bir fetvada da, Şeyhülislam İbni Kemal “Kızılbaş topluluğu şeri yasalar gereği öldürülmenin helal olacağı ve İslam askerlerinden onları öldürenlerin gazi, bu uğurda ölenlerin ise şehit olacağı” dile getirilmişti.

Yavuz, Çaldıran savaşından önce yabancı tarihçilerin verdiği rakamlara göre  binlerce Alevi’nin ölmesine neden olarak gösterilir. Buna muhaliflerinin ölmesine neden oldu desek daha doğru bir beyanda bulunmuş oluruz. Bu ölümlerde rolü olan İdris-i Bitlisi’nin Farsça  yazdığı  Selimname eserinde ölü adedi vardır. Dolayısıyla Yavuz yanlısı Bitlisinin beyanı inkar gerektirmeyecek açıklıktadır.
Sıra Şah İsmail ile savaşa gelmişti. Şah İsmail ile Yavuz’un ordusu 1514 yılında Çaldıran Ovasında karşı karşıya gelmiştir. Savaşta bölgede bulunan Aleviler Şah İsmail’i, Sünni Şafiler ise Yavuz’u destekledi. Dersim bölgesi de Şah İsmail yanlısıydı. Şafi Palu Beyi Çemşid, Molla İdris-i Bitlisi ve Bıyıklı Memed Paşa’da Yavuz’un önemli destekçileri idi.

(İdris-i Bitlisî “Heşt Behişt” adlı eserinde Osmanlı ordu teşkilatını şematize ederken “Garip Yiğidi” birliğine değinmiş ve bu hususta “Bu cemaatin çoğu Acem Kürdistanı kabilelerinden gelen gençlerden müteşekkil olur. Zira bu Kürt taifesi savaş meydanlarında arslan ve kaplanlar gibi cesaretli olurlar. İtikadı hâlis, cihadda gayretli, dindar ve sünnetlere bağlı olan bu güruh…” şeklinde bahseder. Kürtlerin Yavuz’la beraber savaştıklarını belirtmiştir. Günümüzde ise Türkler ve Kürtler düşman edilmeye çalışılmaktadır)

Savaşta Yavuz’un ordusu, silah donanımı bakımından üstün bulunmaktaydı. Savaş Yavuz’un üstünlüğü ile sona erdi. Savaşta Şah İsmail’de hayatta kalmıştır. İlerlemeye devam eden Yavuz, Safevi başkenti Tebriz’e girmiş ancak bir müddet burada kaldıktan sonra askerleri arasında artan huzursuzluklar nedeniyle geri dönerek Amasya’ya çekilmiştir. Yavuz’un Tebriz’den geri çekilmesiyle de Şah İsmail, kaybettiği toprakları savaşmadan geri almıştır. Savaştan sonra Amasya’ya dönen Yavuz, Doğu Anadolu’da yönetimi Molla Bitlisi’ye vermiş o da kendisine yakın insanları toplayarak Alevilerin kökünü kazıma ve Kızılbaşlara karşı cihat yemini ettirmiştir.

Kıyamete kadar bu acı ile amel etmek zorunda mıyız? Varsa tek taraflı ya da çift taraflı yanlış, ömür boyu sürdürülmek durumunda mıdır? Kan davalı kalmak, handikap alası değil midir? Bununla neyi çözmüştür, hem Sünniler hem de Aleviler? Aleviler ve Osmanlıcılar Yavuz döneminde yaşananları günümüze taşımakla, Cemaat yapılanmaları ya da İnananlar Peygamber Efendimiz döneminde kalmakla, Kemalistlerde 1923’lerde kalmakla amel etmemeli. Hayatın satır aralarındaki sır, günümüzden sonrasındaki çağı yakalamakla açığa çıkabilir.

Yavuz Selim ile Aleviler üzerinden mukayese yapmak, iki inanıştan birini sahiplenip diğerini kötülemek, husumet çıkarmak şuur ve zeka noksanlığıdır. Gereksiz bir tartışmadır. Bize zerre faydası yoktur. Tarihten husumet taşınmaz.
Asırlar öncesinin husumetiyle amel edilmez. Diğer yandan kanaatim Alevilerin gen haritasında o döneme ait bir ihanetin olup olmadığını araştırmanın ve günümüze taşımanın abesle iştigal olduğudur.

Şah İsmail yedi ulu ozandan biridir Aleviler için. Ne onun ne de Yavuz Sultan Selim’in ben tarihteki yerini ve tarihteki zulüm derecesini ve kararlarını sorgulayacak kertede değilim. Bu rahmetli Halil İnalcık ve tarih ansiklopedimiz İlber Ortaylı, Murat Bardakçı, Yusuf Halaçoğlu, Erhan Afyoncu, Mehmet Çelik gibi isimlerin izahına başvurulacak konudur. Şah Anadolu’yu kontrol altına almak, Alevi Türkmen göçebeleri üzerinden nüfuz etmek istiyor. Bunu gören Yavuz, onu tehlike olarak addediyor.
Yavuz kendi yurdunu korumak derdinde belkide.
Ortadan konuşmak çok zor. Kişiyi taraf olmaya itiyor toplum. Objektif tarafsız değerlendirme yapmak sıkıntılı bir durum bu meselede.
Sorun, tarihi bugünkü kavganın sebebi olarak görmektir. Düşünsenize beş yüz sene evvel yaşanmış Çaldıran Savaşı, bugünün insanlarını birbirinden ayırıyor. Sorun tam olarak budur. Asırlar evvel cereyan etmiş meseleden, husumet çıkarmak ne kadar manidardır, “Ülkem İnsanı” için.

Nasıl ki; Kıbrıs kendi kaderini iki “anavatan”ın kaderine göre belirlemeye çalışmış iki milliyetçiliğin kıskacına gark olmuşsa; bu ülkenin kaderini de Yavuz Sultan Selim ve Alevilik milliyetçiliği kıskacına hapsetmemeliyiz.
Rabbim kin tutmaz. Ey insanoğlu Allah ahlakı ile ahlaklanmak istiyorsanız, siz de kin tutmayın. Kindarlık iman noksanlığıdır. Allah, bütünlüğümüzü bozmak isteyen içteki ve dıştaki bedbahtlara fırsat vermesin.

Kaynaklar:
(Ord. Prof. İsmail Hakkı Uzunçarşılı. Büyük Osmanlı Tarihi, – Hammer )
(İdris-i Bitlisinin Osmanlı ile yaptığı işbirliği üzerine Prof. Martin Van Bruinessen, Ağa, Şeyh, Devlet, kitabında da bu tespitler anlatılmaktadır.)
(Gülağ Öz. İslamiyet Türkler ve Alevilik…Şehabeddin Tekindağ. Yeni Kaynak ve Vesîkaların Işığı Altında Yavuz Sultan Selim’in İran Seferi  )
“Kızılbaşlar kavramı, ( Hammer, Joseph, Von. Büyük Osmanlı Tarihi, Cilt II ) “kafir” ,”sapkın”, “dinsiz” gibi kavramlarla birlikte anılmasında bu fetvaların büyük rolü olmuştur.”
(Abdüsselam Uygur. “Kanun-i Şehinşâhî” Tercümeleri..)
II. Beyazıd Ölümü hakkında da bazı tarihçiler zehirlendiğini (Tacü’t-Tevarih eseri , Hoca Sadettin)
Şah Kulu’nu Şah İsmail boğdurtmuştur. ( Reha Çamuroğlu- İsmail, İslam Ansiklopedisi –Şah İsmail maddesi…)
( Nejat Birdoğan – Alevilik ) kitabında ise Şahkulu’nun çarpışmalarda aldığı yaralardan sonra öldüğünü söyler.

Veysi Dündar 7.6.2017

Nefrete Tutunup Kazanamazsın / 1


Asırlar öncesinden husumeti günümüze taşımamak lazım. Zamanın mütefekkirlerinin ortak kanaatidir.
“Savaşmak yerine iki büyük Türk sultanı birleşseydi, dünyaya “ağalık” ederlerdi. Şah İsmail bu oyunu engellemek için, çok fazla mektup gönderdi; ‘Biz kardeşiz, bunca yıldır birlikteyiz, oyuna gelmeyelim, savaşmayalım, birleşelim.’ demişti. Yavuz Sultan Selim, bu uyarı dolu barış çağrılarını ciddiye almadı. Böylece savaş zorunlu oldu. Savaş ettiler. Hepimize yazık oldu. İki büyük Türk Sultanı ya da Safevilerle Osmanlı birleşseydi, büyük bir devlet kurarlardı ve dünya tarihi bugün böyle olmazdı”

Cehennem kapıları kapalı tutulmadığı sürece; küçük çocuklar gibi olmadan cennete giremeyiz.
Herkes küçükken ne Sünni ne Alevi, ne Türk ne
Kürt vardı. Herkes çocuktu, herkes mutluydu ve herkes arkadaştı. Geçmişten günümüze taşınan bir husumeti, özel bir konuyu yazmak istedim. Çok hassas ve bir o kadar da sert bir konu. İnsanımızı bu konuda incitmek tek kelime mesabesinde. Oysa
tarihten husumet çıkarmak gereksiz, yersiz ve bir o kadar da tehlikelidir.

Osmanlı Devleti’nin kuruluş sürecinde Alevi Bektaşi ve Ahi oluşumlarının da büyük katkısı ve önemli rolleri olmuştur. Şeyh Edebali, Abdal Musa, Geyikli Baba önde gelen isimlerdir. Öyle ki Edebali kızını Osman Gazi’ye vermiş ve aynı zamanda da Osmanlının fikir babası olmuştur.

Avrupayla en uç nokta olan Balkanlarda Sünni inanışı yaymak mümkün görünmeyince Osmanlı buralarda Bektaşilikle gönüllere girmeyi şiar edinmiştir. Zira Bektaşilik daha ılımlı görünmekle beraber katı İslami kuralları tasvip etmeyen bir inanıştaydı. Bu bölgeden devşirilen Hıristiyan çocuklar Yeniçeri Ocağı’nda Bektaşi dergahına bağlı olurlardı. Osmanlı’nın en gözde silahlı gücüydüler. Yönetimin farklı kademelerinde görev almış Bektaşiler, özellikle II. Beyazıt döneminde Alevi halktan ayrıştırılmaya çalışıldı.
Günümüz kimi Alevileri için bile üzerinden bunca zaman geçmiş olmasına rağmen ismi duyulunca tüyleri diken diken eden Yavuz Sultan Selim o sıralarda Trabzon’da validir.

Yavuz’un babasından tahtı almasında, iç karışıklıklar kadar Şahkulu ayaklanması ve sadrazam Ali Paşa’nın öldürülmesi de büyük etken olmuştur.
Şahkulu Antalya ve çevresindeki vilayetlerde Aleviler arasında çok saygı duyulan itibarlı dini bir önderdi. Safevi devletine dolayısıyla Şah İsmail’e bağlı hareket ederdi. Halkın yoksulluğu ve bazı gelişmeler onu bağımsız hareket etmeye tahrik etti. Destekçileri ile birlikte ayaklanma başlattı. Bu ayaklanmaların bir kaçında Osmanlı birlikleri birkaç kez yenilgiye uğradı. Şahkulu bu çatışmalarda aldığı yaraların etkisi ile hayatını kaybetti. (Kimi tarihçiler kendisinden habersiz ayaklanma başlattığı için Şah İsmail tarafından öldürüldüğünü de yazar)

(Galata kulesine inilirken sağda küçük bir caminin adıdır Şahkulu Camii. Bu ve benzeri ülkem bünyesinde yaşayan insanımıza acı çağrışımlara sebebiyet veren isimler neden verilir mabedlere ya da köprülere. Hep düşündüğüm sorulardandır. Verilecek “ayrıca onlarca kıymetli” isim varken, neden acıyı hatıra getiren bu isimler? Araz çıkarmak, acı hissiyat bu ülke ferdine ne kazandırır ki? Düşman üretmek kin ya da nefret hissinin devamı, bize ne tip bir fayda sağlar? Bütünleştirici paydalara hitap eden isimler neden dillendirilmez ki !!!)

Trabzon’da 20 yıl valilik yapmış olan Şehzade Yavuz Selim, babasının kuvvetleri ile Çorlu’da karşılaşmış, yenilmesine rağmen II. Beyazıd tahtı kendisine bırakarak İstanbul’dan ayrılmıştır. Tarihçiler Yavuz’un II. Beyazıd’ı zehirleyerek öldürdüğünü söylerler. Vakti zamanında Selim, Gürcistan üzerine seferlerde elde ettiği ganimetleri Bektaşi Yeniçeri ve Alevi Türkmenlere dağıtarak sempatilerini kazanmıştır. Alevi Türkmenlerin ve Bektaşi yeniçerilerin desteği ile de tahtın hakimi olmuştur.

Şah İsmail ile birlikte Aleviler birleşme zamanının geldiğini düşünüyordu. Safevi devleti sınırları ve gücü ile tarihteki en büyük Alevi devleti konumuna ulaşmıştı. Sonraları Şah Abbas ile Şii devletine dönüşmüştür buraları. Bu gelişmeler Yavuz’u tedirgin etmekteydi. Ve ona doğuya ve Kızılbaşlara sefer düzenlemesi konusunda baskı yapılıyordu.
Baskı yapanların başında Molla İdris-i Bitlisi gelir.
Akkoyunlu devletine hizmet eden Bitlisi, Akkoyunlular’ı yenerek yok eden Şah İsmail’e düşmanlık besliyordu. Safevi devletine sefer düzenlemesi ve doğudaki Kızılbaşların sürgün edilmesi ve yok edilmesi teklifini ısrarla Yavuz’a kabul ettirmiş ve Selim tahta oturur oturmaz ittifak yaparak; doğuya yönelmiştir.      
Yavuz Selim, İslam aleminin halifesi olmayı, Mısır’ı ve kutsal mekanları elinde tutmayı aklına koymuştu.

Veysi Dündar 7.6.2017

Yalova Atı, İnce’den İnce’ye Truva Atına Dönüyor

Truva Atı Hakkında Kısa Bilgi - Webhakim.com

TRUVA’DAN YALOVA’YA BİR AT HİKAYESİ :

“BİR ÇİVİ BİR NALI, BİR NAL BİR ATI, BİR AT BİR YİĞİDİ, BİR YİĞİT BİR MEMLEKETİ KURTARIR.”
Bu ifadeyi Muharrem İnce’nin Erdoğan’a rakip olduğu Cumhurbaşkanlığı seçiminde bir çok defa duymuştuk.
Tüm mitinglerini bu cümle ile tamamlayan İnce, kendisini izleyenlere de tekrar ettirirek tamamlıyordu sözlerini…

“Memleket Hareketi” adını verdiği oluşumla yoluna muhtemel ki CHP dışında devam edeceğine dair sinyalleri gayet güçlü biçimde veren İnce, belli ki yukarıdaki cümleyi kullanmaya devam edecek. Anlaşılan; Memleket Hareketi yiğide, yiğit ata, at nala, nal da çiviye muhtaç.

Memleket çift anlamlı bir sözcüktür. Bir tarafta ülkenin genelini, diğer tarafta yerel bağları işaret eder.
Zaten Barış Manço o güzel şarkısında
“Hemşerim memleket nere” diye sorar ve cevabı
“Bu dünya benim memleket” diyerek verir.

Açıkçası Muharrem İnce’nin kendisine CHP tarafından emanet edilen Cumhurbaşkanlığı adaylığını başarıyla taçlandıramamasına karşı herhangi bir nedenle de olsa partisiyle karşı karşıya gelmesi en az memleketin manası kadar kafa karıştırıcı.
CHP’nin kendisine güvenip adaylık vermesi insan hayatında elde edilecek ender makamlardan birine ulaşmaktı.

Muharrem İnce’ye ya da herhangi bir kişiye böylesi bir görev tevdi edildiğinde, burada hedef kazanmaktan başkası değildir aslında.
Kazanmak başarı kaybetmek ise başarısızlıktır bu yolda. Ortası olamaz.
Başarısızlığın bahanesi olmaz. Başarısızlığın hesabı olur.

Cumhurbaşkanı adayı olan kişi oylarını nasıl güvenle sayacağını planlamadı ise, zaten seçimi kazanmayı falan da planlamıyordur.
Bana sorarsanız ve illa geçmişi yargılayacaksak Muharrem İnce’nin CHP adayı olarak ilk turda seçilmeye oynaması ve bu strateji ile yola çıkması aslında başarısızlığının da asli sebebidir. Seçimi 2. Tura taşıyacak kıvraklığı gösteremeyen İnce, daha ilk turun sonunda havluyu atmıştır.

“Adam Kazandı” gibi gayet vulger bir yenilgi cümlesini de, belleklere kazıyarak sahadan çekilen İnce milyonlarca CHP’linin de kalbinin kırılmasının baş sorumlusudur.

Cumhurbaşkanlığı seçiminde adaylığa layık görülmek gibi gayet kıymetli bir seçilmişlikle taçlanan İnce; CHP’den de onun o zaman da başkanı olan şimdiki başkanından da en son şikayet edecek kişidir. Kılıçdaroğlu yenile yenile yenmeyi öğrenme yolunda gayet sağlam adımlar atmaktadır.

Cumhurbaşkanlığı seçiminde yenilen CHP değildir; İnce’dir.

Memleket kavramının belirsizliği ile kafaları karıştırarak güne damgasını ve yandaş kanallara varlığını koyan İnce’nin sorgulaması gereken, kendi performansıdır.
İyi bir CHP’li olsa, seçimdeki deneyim ve hataları ile kendisinden sonra gelenlere yol gösterir eğitir ve istikamet çizer.

Çiviyi, nalı, atı toparlayan yiğit, memleketi kurtaramamıştır.

Aynı denizde yüzülemeyeceği gibi aynı metaforla da başarılı olunamaz.
Ancak çok güzel kafa karıştırılır.

İnce’yi Davutoğlu ile mukayese edenler olacaktır. Fakat bu hatalıdır. Davutoğlu partisi için sonuna kadar mücadele etmiş öyle ya da böyle kaybedilen seçimden en yüksek oya yükseltmiştir. İnce ise, seçimi kaybetmiş başarısızlığını tescil etmiştir.

O, CHP onu değil hayali bir Bay Mükerrem İnce’yi de aday koysa; alacağı oydan üç fazla beş eksik oy aldığı için kendine atfettiği yeni misyonla, sadece CHP’nin değil ülkenin gidişinden memnuniyetsiz olan geniş bir kitlenin de hakkını ihlal etmektedir.

Cumhurbaşkanlığı seçiminde önüne düşen fırsatı gerçekleştiremeyen İnce’ye, aynı fırsat neden tekrar verilmek zorundadır?

İnce’nin söylemi ve eylemi bana bir başka atı çağrıştırdı. İnce’nin memleketi Yalova ile kafiyeli Truva’nın atını.

İstanbul’u ve bütün büyük şehirleri alan CHP’nin; önünde açılan daha büyük zafer penceresini kapatmak için yol arayan rakibin, işini kolaylaştırmak Truva savaşının kaderini değiştiren meşhur “Tahta Atı” çağrıştırıyor.

Muharrem İnce’nin sevdasının yiğidin atından Truva-Yalova atına evrilmesi en sonunda Shakespaeare’ın tragedyası 3.Richard’daki meşhur replikle nihayet bulacak kanısındayım:
“Bir ata Krallığımı Veririm.”

Analiz, Veysi Dündar 14.8.2020

Ezandan Neden Rahatsızlık Duyuluyor?

Ezan Okuyan Müezzin-Edit. Rochat | Bit Mezat

Ezanın yeniden Arapça okunmasına karar verilen 16 Haziran 1950’nin yıldönümünde, Türkçe Ezan konusunda aldığım bilgileri anekdotlar eşliğinde paylaşmak üzere notlar almıştım. Lakin gelin görün ki; gündem o kadar yoğun olunca fırsat bulamadım. Bugünün cuma olmasını fırsat bilerek kimi yerlerde ezandan neden rahatsızlık duyulduğunu dillendirmek istedim.

İstanbul’un 1453’teki fethinden bugüne kadar, ezan sesinin duyulmadığı tek bir gün vardır.
O da 1730 yılının 29 Eylül Cuma günüdür. O gün camiler kapatıldı ve ezan okunması yasaklandı. O günün hikayesi kısaca anlatayım.

Pasarofça Antlaşması’ndan sonra, Patrona Halil İsyanı’na kadar ki on iki yıllık dönem, Osmanlı Devleti’nde Lale Devri olarak anılır. (Bu dönemde
imparatorluğa barış hakim olmuştur. Lale Devrinin bu kısmı örnek alınabilir)

Lale Devri’nin sonlarına doğru; önemli bir kesim sınırsız bir eğlenceye dalmış, imparatorluğun idaresi kendi başına bırakılmış, neticede ekonomi alt üst olmuş, imkansızlıklar dayanılmaz bir şekle bürünmüştü. Vatandaşlar huzursuz olmaya ve bunu belli etmeye başlamıştı. Tarihe geçen ve bir devri kapatan ayaklanma bu ortamda başladı.

Bayezid Hamamı’nın tellaklarından evet yanlış okumadınız tellak Patrona Halil’in önderliğinde halk sokağa döküldü. Ve birkaç dakika içinde kendilerine binlerce destekçi buldular. Derken, asker yani yeniçeriler de isyan etti.

(Yeniçeriler tarih boyunca defalarca ayaklandılar. Bazen padişahları, bazen sadrazamları (başbakan), vezirleri (bakanlar) ya da şeyhülislamları (konulara din yönünden bakan baş sorumlu) konumlarından ve hayatlarından ettiler. İsyanların en büyüğü ve en ölümlüsü, ‘Patrona Halil Ayaklanması’dır)

Saray, olup bitenin henüz farkında değildi ama isyancılar da ne yapacaklarına henüz karar vermemişlerdi.

(CHP’nin Adalet Yürüyüşü buna benzer bir örnektir. Halkta makes buldu. Erdoğan ve hükümet tepkiyi okumakta gecikti. CHP de bundan sonrası için henüz ciddi manada bir fikir üretemedi)

Patrona Halil ile yeniçeriler isyanın ikinci gününde toplanırlar. Toplantı devam ederken; ortaya ‘Deli İbrahim’ adında bir softa (hoca sınıfından olanlara aşağılama amacıyla verilen ad) çıkar.

Ve “Mübarek bir davaya kalktınız. Zalimlerden hesap soruyorsunuz. Böyle büyük bir günde ezan okunmaz, namaz kılınmaz” der.

Softanın bu fetvasıyla, o gün camiler kapatılır, ezan okunması da günü birlik yasaklanır.

İsyanda III.Ahmed’i tahtından indirilir. Tahta I.Mahmud geçer. Damad İbrahim Paşa idam edilir.

(Dipnot/Haşiye: İsyana sebeb olan tellak Patrona Halil aslen Arnavut’tur. I.Mahmud “Sebep olduğu kötü hatıradan dolayı bundan böyle hamamlarda Arnavut tellak çalıştırılmayacaktır” diye ferman buyurur)

Beyoğlu’nda ikamet ediyorum. İstiklal caddesinde tek bir cami vardır. Küçücüktür. Yetersizdir ayrı konu. Okunan ezan hoparlör sisteminin kötü olması, ayarsız olması, tiz sese neden olması ve çevresindeki yüksekçe binalardan dolayı sesi absorbe edemeyip daha da rahatsız edici bir kerteye taşır sesi. Buradan hareketle ülke geneli için camilerin bir çoğunda böyle bir rahatsızlığın mevcut olması sözkonusudur.

Türkiye’de Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde her şey değişti. Başkanı değişti, strateji değişti, camiler restorasyona tabi tutuldu ama gel gör ki asırlık hoparlörler değişmedi. Bu hoparlörlerden okunan ezanlar bırakın ateisti, Hıristiyanı, Yahudi’yi namazı kılanı bile rahatsız edecek durumdadır.

En iyi kari (“a” uzun okunur/okuyucu) en iyi müezzini de oraya korsanız, kulağı tırmalayan sese engel olamıyorsunuz.

Amerikalı ünlü aktör Morgan Freeman’ın dediği gibi; “Dünyanın en güzel sesi, ezan sesidir”

Ezanı daha çok kişi sevsin isteniyorsa Diyanet; camilerdeki hoparlör ses sisteminden, daha kaliteli ses sistemlerine geçiş yapmalıdır. Bu konu mühimdir. Tek kişinin bile imanına vesile olacaksa şayet; ülke genelindeki tüm ses sistemi değişime tabi tutulmasında bir beis yoktur.

Veysi Dündar 3.8.2017

Bize Acil Ekonomiye Giriş Kitabı Lazım (*)



Meksikalı meşhur Devrimci Emiliano Zapata’nın Anthony Quinn ve Marlon Brando ile hayat bulduğu bir filmde, devrimden sonra ekonomiyi halka yeni bastığı paralarla düzelteceğine kani olan Zapata söz konusu paralar çöp muamelesi görünce suçu paralara kuş figürü ekleyen yardımcısında bulur.

Oysa ki Zapata devrim yapmadan önce bir üniversitede eğitim görse ve ekonomiye giriş dersi alıp para teorisine şöyle bir bakış atsa; karşılıksız para basmanın kötü bir şey olduğunu öğrenirdi.

Neticede; “Meksika’da Oxford vardı da Zapata gitmedi mi?”

Suyun yukarı akacağına, daldan düşen elmanın havada kalmayacağına, 220 volt elektrik teline çıplak elle dokunursak kızartma olacağımıza, 8500 feette uçağın kapısını açarsak gökyüzüne saçılacağımıza, kaynama derecesine ulaşmış suyu ellersek haşlanacağımıza, çiğ et yersek trişin olacağımıza, ameliyat bıçaklarını iyice steril yapmazsak ameliyathaneden çıktığımızda azami bir kaç gün yaşayacağımıza inanıyorsak; iktisadın kural ve kaidelerine de inanmak zorundayız.

Belki tüm bu bilimsel gerçeklerden daha da fazla inanmak zorundayız.
Nedeni basit.
Her ne kadar bilimsel devrimler neredeyse insanlık tarihinin son 150 yılına sıkışmış da olsa, insanlığın bilinen yazılı tarihinin son 5000 yıllık döneminin ana omurgasını iktisat kuralları teşkil etmiştir.

İnsanlık elektriği bulalı hadi 150 sene olmuş fakat bankacılığın keşfi 2000 yılı da aşıyor. Hem de Mezopotomya’da, hemen yanıbaşımızda başlamış hikaye.

Dünyanın ilk borsası Kütahya’da desem, belki çoğunuz şaşırır. Fakat gerçekler acıdır. Senet sepet deseniz gidiniz İstanbul Arkeoloji Müzesinin en üst kattaki biraz karanlık ve demode katındakı kil tabletleri dolaşınız.
Yetmez derseniz örnekleri çoğaltabiliriz ama lüzum var mı?
Bence yok.

Newton yerçekimini elma kafasına düştüğü için keşfetti. Ama elmanın değerinin artıp düşmesinin üretim miktarı ile mütenasip olduğunu, Anadolu topraklarını binlerce yıldır doldurup boşaltan halklar çok iyi biliyordu.

Ekonominin kurallarını KHK ile yeniden yazma girişimi naif ve iyiniyetlidir. Ama malum cehenneme giden yol iyiniyet taşları ile döşelidir.

Mesela; ekonomide sonsuz bir ranttan söz edilemez.
Azalan kârlar yasası bize şehrin tüm refüjlerine arazi muamelesi ile ev yaparsak buradaki kârların düşeceğini söyler. Biz istesek de istemesek de arz ve talep birleşmezse, ne fiyattan ne de miktardan söz edebiliriz.

Yangınla mücadelede; ateşteki oksijen ve hidrojeni azaltmaya çalışmayız, yangının türüne ve şekline nazaran uygun bir yangın söndürme aleti ve kimyasalı kullanırız. Mesela benzinin üstüne su dökersek yangın daha da artacaktır vs.

Fiyatlar yüksek ya da düşük değildir. Fiyatlar tam da olması gerektiği gibidir. Adam Smith’in görünmez eli tam da fiyatları istenilen noktaya getirendir.

Şu anda ülkenin karşılaştığı en önemli sorun müteahhitlerin elinde biriken gayrımenkul stoku ki, buna dair devletin bu stoku satın alması gibi bir proje ciddi biçimde gündeme gelmişti. Bu sorunun kökeninde özellikle İstanbul’da sonsuz bir arazi rantının mevcut olduğunu ima eden bir ekonomi politiğin etkisinin varlığı ciddi biçimde sorgulanmayı hak ediyor.

Oysa yine iktisat kitaplarının ilk sayfasında dünya ile cennet arasındaki ayrım yapılırken belirtilen en başta gelen saptama şudur: “Dünyada kaynaklar kısıtlıdır, kısıtsız kaynaklar ancak cennette mümkündür.”

Dünyada cenneti kurmak için sınırlı kaynaklara sınırsız muamelesinde bulunmak kulağa hoş sonra biraz boş gelir.
Peki durum ümitsiz mi?
Bence hayır.

Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu şey sadece bir Ekonomiye Giriş kitabı.
Üniversite 1.sınıfta okutulanlardan.
Okumaya başlamak için zaman geçmiş değil.
Hiç bir zaman geç değil.
Yeter ki hatayı anlayanlardan olmaktan utanılmasın.

Analiz, Veysi Dündar 13.8.2020

(*) Kasım 2018 de ilk defa yayınlanmıştır

Kültür Bakanı İstifa

Galata Kulesi'ndeki görüntülerin ardından bakanlık harekete geçti ...



Galata Kulesinin kadim duvarını elindeki korkutucu aletle oyan işçinin görüntüsü, bende Nazilerin acımasız işkencecisi Dr.Mengele’yi çağrıştırdı.
Kurbanının dişini oyan bir işkencecinin yaratabileceği acı neyse, oydu görselden yayılan.
Sıradan bir Grek Kolonisinden, dünyanın incisine dönüşen şehrin, sembollerinin sembolüne bir çürük diş muamelesi yapıldı gözlerimizin önünde.

Sunay Akın’ın şiirsel diliyle yavuklusu Kız Kulesi’nin gözünden iki damla yaş düşmüştür, boğazın karanlık sularına bu gece.

Galata Kulesinin bırakın matkabı, Hilti’yi mekanik motoru, çay kaşığı ile dokunulması bile günah-ı kebir olan taşına lanet bir tecavüzü gözlerimizin önüne taşıdı sosyal medya.

Şükür ki sosyal medya var hala. Şükür ki Kültür Bakanlığının cüretkar ve acımasız taş kalpli restorasyon ekibinde; yüreğinde yurt sevgisi olan, bir helal süt emmiş varmış hala.
‘Bu kadarı olur mu?’ dedi herkes kendi kendine.

– Hasankeyf’i boğan ellleri,
– Salda’nın inci kumuna kamyon sokan elleri,
– Şile Kalesini, Sünger Bob’a çeviren elleri,
– Karadeniz’in Allah’ın çizdiği rotasını beğenmeyip kanal projesi çizen elleri,
– Sultanahmet’in siluetini 16*9 ile yok eden elleri,
– Dipsiz Göl’ü çöl yapan elleri,
– Kaz Dağlarını traşlayıp kel dağlar yapan elleri,
– İstanbul’un bütün meydanlarını AVM yapan elleri,
– İstanbul tarihinin ilk yerleşimi Fikirtepe’yi insanlık suçu binalarla dolduran elleri,
– 3 Kuruş için memleketin geyiğini, keçisini yedi düvele vurduran elleri,
– Ülkenin vatan toprağını üstündeki binasıyla beraber satıp, üzerine bir de vatandaşlık bedava diyen elleri,
– Dünya rekoru kıran kamu ihalelerini 2 değil 1 elin parmağı kadar sayıda müteahhite veren elleri,
– Ülkeye yol/köprü/tünel yapıp, geçişini euroya dolara bağlayan elleri,…

Bizim saymaktan yorulduğumuz bu elleri iyi tanırken, ‘bu kadarı olur mu?’ diye sormuyoruz.
Daha beteri olmamıştı. Ama daha beteri de olabilir.
Ayasofya’nın sühunetini yağ içinde vıcık vıcık din ticaretine tahvil edenler bununla da yetinmedi.

İstanbul’un onları istemediğini 2 seçimde tescil etmesi yüreklerini karartanlar, hınçlarını güzelim Galata Kulesinden aldılar.
Bir çürük diş oyar gibi oyulan Kule’nin, 1000 senelik duvarından kopan her zerreyi, altın niyetine saklayacak mı nobranlık? Tabii ki hayır…

Galata Kulesinin 1000 sene önce konulmuş taşlarını darma duman edip, onlara moloz muamelesi yapıp pis çuvallarda, yıkık evlerin betonlarıyla beraber hafriyat kamyonu ile taşımayı hayal edenler var karşımızda.
Bu anlayış artık sadece bizim yüreğimizi dağlayan bir baskı ve şeditlikten ibaret değil, dünya kültür mirasına taarruz eden bir aymazlıktır.

Galata Kulesinin bir tek taşı bile yerine yenisi konulamayacak derecedir.

Şairin sözüne kulak veriniz :
Bu şehr-istanbûl ki bî-misl ü bahâdır
Bir sengine yekpare Acem mülkü fedadır.

Tüm Acem mülkü değerinde taşı Hiltiyle kıran, pare pare eden ve adına Kültür Bakanlığı denilen kurum, siyasallaşan anlayışı ile karşımızda bir utanç eylemini daha tamamlamıştır.

Savunulacak en ufak bir yönü olmayan ve İstanbul halkının hür iradesinden intikam amacı taşıdığı aşikar olan, bir el koymanın neticesinde daha iyisi beklenmezdi zaten.

Galata Kulesi artık daha değersizdir.
Bu değer kaybının en birinci mümessili hükümetin Kültür Bakanıdır. İstifa etmesi ve bu değere verdiği zararı tazmin etmesi gerekmektedir.

Bunu yapmayacağı Hasankeyf’ten Salda’ya ülkenin kültür değerlerinin başına 20 yılda gelenlerle açıktır. Ama Sultan Süleyman’a dahi kalmayan devran elbet dönecektir.

Tarihin şaşmaz terazisi bu ülkenin değil bu toprakların mirasına yapılan bunca ihanet ve işkencenin, elbet karşılığını talep edecektir. Bugün için tek tesellimiz budur.

Dişinden kanlar akan Galata Kulesinin ve ona göz yaşı döken Kız Kulesinin acıları için şimdilik daha fazlasına kudretimiz yoktur.
Analiz, Veysi Dündar 12.8.2020