BİLİN BAKALIM BU MEŞHUR GAZETECİ KİM?

Hürriyet gazetesinin başına Ahmet Hakan geçti - Medyaloji

Yazılarında doğrudan bulamayacağınız iki şey iktidar eleştirisi ve muhalefet övgüsüdür. Tersi mebzul miktardadır. İktidarı öven muhalefeti yeren yazılar serbesttir literatüründe.

İktidarın medya havuzunun özgül ağırlığında dibe batan memurin takımının yapamadığı şeyler onun eliyle mümkün ve muvaffak olabilmektedir.

Ekonomi bilgisinin “dolar düştü dolar çıktı”dan ibaret olduğunu ısrarla gözümüze sokmak suretiyle yazı yazmak için gereken entelektüel birikime dair de bizleri aydınlatması ayrıca belirtilmeli. Birisi enflasyon, resesyon, işsizlik, faiz hadleri, finansal sistem derse, belli ki kafası şişmektedir.

İslamcılara modernlik, modernlere din diyanet aşılayan bir sağlık memuru gibi her daim elinde siyah bir çanta mahallede gezmektedir: “Makaleci geldi hanım. Makale.”

Bir Truva Atı misali İslamcı cenahı modernlere, modernleri AKP’nin makulleştirilmesine transfer eden yazılarının derinliksiz söylemi, içeriksiz buyurganlığı ile belki de iktidarın tepesi ile en fazla benzeşen hali temsil ediyor.

Katıksız doğruluk inancı, Nişantaşı’ndan bildirince sonsuz bir nirvanayı terennüm ediyor.

Bir de buyurdu ki; “artık kimse yazıp çizmemeli” imiş. Çünkü yazan okuyandan fazla imiş. Bence de yazan okuyandan fazla mesela; kendisi de yazıyor ama okumuyor.

Buna dair en trajikomik hadise Nazım Hikmet’in oğlu için dostlarının verdiği ölüm ilanındaki Gary Cooper fotoğrafının esprisini anlamayıp aklı sıra dalga geçtiği yazı idi. Aynı gün yine kendi gazetesinde işin aslına dair yapılan açıklamaya göre ertesi gün bile “pardon!” demekten münezzeh bir okumama durumu yani.

Hem ne zaman okusun? İki yazıdan birini mekan güzellemesine ayıran bir Makaleci belli ki kitap okumak için zaman ayıranlardan değil.

Fırsat buldukça CHP’ye “İş Bankasındaki Atatürk vasiyeti paylarını itiraz etmeden hazineye devret” deyip Atatürk’e dair niyet okuma yeteneğini ortaya koyuyor. Kamu bankalarının idare meclislerini parselleyen eski Ak Partililere dair hatırlatmayı ara ki bulasın.

Kırmızı çizgisi Akparti için yaptığı ima yollu bir eleştiriye karşılık en az 3 doğrudan destek menkıbesi kaleme almadan uyumamaktır.

CHP ile yanyana gelirseniz, “Mansur Yavaş’lıktan Mansur Efendiliğe” tenzil olursunuz da eğer kendinizi iktidar blokuna emanet etti iseniz, en fazla dolaylı zikredilme ile kendinizi kurtarırsınız.

Sinead O’Connor’a dair yazdıkları ile İmam Hatip kökeninin ona verdiği fetva kapasitesini ikmal eder. “Ben herşeyi biliyorum da söylemiyorum”u göze sokar. Ama “Sinead abla Sultanbeyli Bağcılar meydanında bir yarım saat geçirsin de işin başka yönü ile de tanışsın” diyemez.

Her hafta mutlaka bir AKP İstanbul belediyesinin icraatını övüp malum seçim ortamında bir yanlışlık olmasın hesabını da muhakkak yapar. Üsküdar’dan Çekmeköy’e kadar AKP belediyeleri onun ile, o da onlarla gurur duyuyor. Hele seçimler bu kadar yakınken.

Bir şarkıcıdan bahsederken kullandığı kavram ve beden parçası ile sınırsız, kaygısız, seviyesiz yazma Hürriyetini ilan etmişti. Tabii gönül Hürriyetini fikirlerin ifadesinde ilan etmesi idi. Neye niyet neye kısmet.

Bizim gibi gariban bir tek tabanca fikir tokluğuna 7/24 yazarken 1 gün off yapıyor. Bana biraz tembelce geldi. Aslında daha az yazması bizce iyi, ruhumuza taarruz o kadar az olur. 3-5 cümle ile terkip edilen ve fikri takip içermeyen sabun köpükleri gibi uçup gidiyor ertesi günde zaten yazılanlar da.

Bırakın kitap, dergi vs. kendi yazdığı gazeteyi bile okumadan yazarlık serüveninde devam edebilmesi ülkemizin aslında bunca acaipliğe rağmen gayet sağlam bir duruş gösterdiğini işaret ediyor.

Formasyonu belli ki geçmişin efsanevi gazeteci /yazarları ile kesişmemiş. Beğenilmeyen eski Türkiye’nin takip eden, teyit eden, yeniden okuyan gazeteciliği ile herhangi bir kesişim kümesi ifade etmiyor.

Hayvanat bahçeleri beğenmeyip Nusret’te danaya girmeye devam etmektir bu style. Malum maymunlar hayvan, danalar zuzaylıdır!

Son dönem yazdıkları arasında en çok Çin Bedduası başlığını sevmiştim. Bunun sonuna bir de kendisini ekleseydi tablo tamama erecekti. Kağıt israfı ile müsemma neşidelerden ümidimiz olmadığı için bu böyle. Onlar zaten Çin Bedduası değil Kuzey Kore karabasanı, 1950’lerden çıkmış zombiler.

“Waldo Sen Neden Burada Değilsin?” sorusuna dair kafa yorduğu ölçüde sahip olduğu yerin, ona bahşedilenin farkında olacak. Belli ki buna ne niyeti var ne de bunu yapabilecek bir danıştığı var.

Biz kendisini bu zamanlarda “ne yaptın diye değil, ne yazdın?” diye hatırlayacağız.

Bilgisine & İlgisine… (*) Bu yazıyı daha önce yazdım ama yayınlamadım. Son olarak dün Kaşıkçı hadisesine dair Kılıçdaroğlu’nu suçlayan yazısını görünce tereddüt duymadım. Kendisini hala tanıyamayan var ise bir son ipucu, daha önce çalıştığı İslami Kanal zamanında muhtemelen beyaz çoraplı fotoları ile kıyas kabul etmeyen güncel beyaz Türk halidir. Bana kalırsa yeni halinde sorun yok ama eski Türkiye’de beyaz Türk hali hoş olurdu. Göremedik

Ertuğrul Özkök’e Benim de Bir Mektubum Var Fakat Zarfsız…

Dans Paris’te Başka, İstanbul’da Daha Başkadır…
En son ne zaman birine mektup yazdınız. Telefonu olmayanı dövdükleri çağda mektup da nedir kardeş? Üstelik pul diye bir şey kaldı mı?
Bugün bana birisi “sana mektup yazdım” dese, “ne gerek vardı?” derim. Lakin iflah olmaz bir romantik isem, bana mektup yazana “sahi mi?” diyesim gelir.

‘Türkiye’nin iflah olmaz romantikleri arasında sıralama yapsak her zaman liste başı olan kimdir?’ sorusunun tereddütsüz cevaplarından biri kendisine yazılan mektubun bir gün “sütünden” ertesi gün “etinden” istifade ettirdi bizi.
Konumuzun öznesi Hürriyet’in Hürriyet olduğu zamanlardan bu yana gemiyi terk etmeyen Ertuğrul Özkök.

Özkök; Süleyman Soylu’nun kendisine bir mektup yazdığını ancak mektubun eline geçmediğini 13 Aralık’ta yazıyor ve romantik cümlesini kuruyor :
“İÇİŞLERİ Bakanı Süleyman Soylu, Adem Metan’ın Radyo D’deki programında, bana bir mektup gönderdiğini açıklamış.
Konu Kadıköy’de, Şili usulü dans yapan kadınların gözaltına alınması konusundaki eleştirimmiş.
*
Paris’te olduğum için mektubu henüz almadım.
Ama okumadan önceki duygularımı hemen yazayım.
*

  • BİR: Mektup her zaman özel, zarif ve muhataplarına önem verildiğini gösteren bir sohbet biçimidir.
    Bu özellikleri, en ağır eleştiriyi bile zarif bir zarfın içine kor.
  • İKİ: Görüşlerini “nazik biçimde ifade ettiğini” söylemesi de bu zarfı daha güzel hale getirdi.
    *
    Mektubunu aynı naziklikle yayınlayacağım.”

Radyo D’nin ve programcının da tanıtımını eksik etmeyen cümlelerden taşan romantizmi teşhis etmemek için taş kalpli olmak gerek. Ancak mektuba sohbet biçimi olarak tanımlamak bayağı zorlama geldi bana. Mektupla sohbet mümkün mü bilemem ama kimilerinin hafsalası gayet geniş demek ki.

Üstelik Paris gibi romantizmin zirvesi bir şehirde olmak da duruma ilave bir ruh katıyor. Paris’tesiniz ve İçişleri Bakanı size mektup yazmış. Bundan daha ötesi olabilir mi? İnsanın Paris’ten İstanbul’a kuş olup uçası gelir. http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/ertugrul-ozkok/perinceke-rastlarsam-sunu-mutlaka-soracagim-41396450

Nitekim öyle olmuş.
Cumartesi günkü yazıda belli ki titreyen eller zarfı zarif bir açacakla açmış ve mektup muhatabı ile kucaklaşmış.

Mektupta özetle :
“Tutukladık ama sor bak niye tutukladık” yazıyormuş.
Kadınlar dans etmemişler. Dans ederken bir taraftan da polise, hakime ve bilcümle devlete hakaret etmişler.
Zaten Özkök de diyor ki “Dans etmek izne tabi, hakaret cezaya” http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/ertugrul-ozkok/izin-verdik-ama-keske-sadece-dans-etselerdi-41397223

Gözümün önünde mektubu okuyan Özkök’ün hali canlandı. Bir yandan loş ışıkta zarfın nezaketi ile sarmalanmış kağıdı tutuyor, diğer taraftan kafasını iki yana sallıyor.
Bak gördün mü o kadar izin verilmiş ama nankör kadınlar onlara izin veren otoriteye hakaret etmiş. Zaten biz bu ülkede başka bir olasılık hayal eder miydik? Devletimizin koskoca bakanlığı himmet etmiş izin vermiş dansa valse. Ama anlayış yoksunları müsaadenin kıymetini bilememiş. Bir de hakaret etmişler.

Üstelik bu hakaretler : “siyasallaştırma, kutuplaşma ve ideolojik yoğunluk içeren durumlara” yol açmıştır. Zaten kutuplaşma deyince akla ilk gelen dans eden kadınlardır. Yoksa halk oyuyla seçilenleri yerinden etmek bizi seçmezseniz beka gider demek gayet uzlaştırıcıdır.
Sonuçta hakaret hakarettir. Hele bizim gibi ülkelerde hakaret hakaret karedir.

Lakin artık 72 yaşına varmış gazeteci azıcık araştırsa hakaret denilen ifadelerin aslında dans müziğinin dünyanın dört bir yanında terennüm edilen güftesi olduğunu keşfedecekti.
Beyrut, New York, Paris, Madrid, Bogota, Delhi ve Mexico City’de terennüm edildiğinde sırasıyla Lübnan, ABD, Fransa, İspanya, Kolombiya, Hindistan ve Meksika polislerinin üzerlerine alınmadığı sözler, Türkiye’de ciddi bir mesele oldu. https://wearemitu.com/things-that-matter/women-of-the-world-unite-to-chant-a-rapist-in-your-way-a-chilean-song-that-has-sparked-a-global-feminist-movement/

Ben Ertuğrul Özkök’ün İngilizcesinin benden çok iyi olduğuna bahse girerim. Konuya dair İngiltere’deki bir websitesinin haberini benden iyi anlayacağına eminim. https://www.alaraby.co.uk/english/news/2019/12/9/turkish-women-arrested-over-viral-las-tesis-anti-violence-chant.

Ayrıca Paris’te de söylenen şarkının Paris polisi üzerindeki etkisini mukayeseli olarak da anlatması uygun olurdu.

Özetlemem gerekirse; özellikle Türk hakimini, polisini, devletini hedeflemeyen ama Türkçe söylendiğinde ilgililerin üzerine alındığı bu sözler, kıtaları dolaşmış ama Türk polisinden kaçamamış.

Tabi sadece gözaltına alınma değil, alınırken uygulanan şiddet de ifade edilmeli.
Darp ve ters kelepçeye dair mektupta açıklama var mı bilmiyoruz.
Neticede mektup muhatabı bize bu özel yazışmadan istediği bölümleri paylaşır.
Onun bedeni. Onun mektubu.

Muhtemelen yaşı itibariyle mektubun son cümlesi “ellerinizden öperim” olmalı mecazi de olsa…
Bense kendi yazıma son verirken; dünyanın dört bir yanında söylenen şarkıyı, bu ülkede her gün birer ikişer yok olan kadınlar için söyleyenleri ise takdir ediyorum.
En kısa sürede özgürlüklerinin iadesini talep ediyorum.
Veysi Dündar 14.12.2019

Soğan Partisi, Sarımsak Partisine Karşı

Kuzu etli sarımsak tavası Tarifi - Et Yemekleri - Sofra

Türkiye’de son 20 yılda Profesör olmak giderek kolaylaşırken, rezil olmak da bir o kadar imkansızlaştı.
Kendisini Başkanlık sisteminin mimarı, kurucu babası olarak gören Burhan Kuzu’nun sözleri üzerine bu cümleyi yazıyorum.
Halkın %62’sinin hayatını kötüleştirdiği anketlerle sabit iken, Türk parasını çöpe çeviren sistemin mimarı olacaksınız ve ortalıkta gururla gezebileceksiniz.
Bank Asya’nın yanından geçenin işsiz kaldığı ortamda, Bank Asya’nın kurdelesini kesenlerin başına hiçbir şey gelmezken, F.Gülen’le resimleri aşikar olan Burhan Kuzu’nun gayet güzel biçimde siyasi hayatını devam ettirmesine de malum nedenlerle şaşmıyoruz.

Dedik ya rezil olamazsınız ama profesör olursunuz.
Burhan Kuzu’nun bir anayasa profesörü olarak anayasaya aykırılıkları makulleştiren, göz ardı eden tavrını, zaten siyasileşmiş bir hukukçu olması nedeniyle de anlayışla karşılamasak da anlayabiliyoruz.
Kendisinin son cevheri ise ülkeyi iki partili sisteme layık görmesi. Partilerin işlevsiz hale geldiği tek adama, tüm yetkilerin verildiği sistem yetmemiş bir de mevcut partilerin de ikisi dışında diğerlerini budamak gerekiyormuş.
Biri sağ diğeri sol parti olacakmış…

Askerde sağını solunu bilmeyenlere; “sağa dön sola dönü sağım sarımsak, solum soğan” diye öğretirlerdi. Burhan Bey’e benim de naçizane katkım sarımsak ve soğan partisi olarak bu partilerin isimlerini değiştirsin.
Ülkemizde herkes rezil olmuyor ama aynı zamanda profesör de olmuyor. Nereden bilsin teyzeler amcalar solu sağı. Siyaset bilimci değiller ya. O zaman yapılacak en iyi şey millete sağını solunu bu şekilde öğretmek olabilir.

Burhan Kuzu’nun batık projesini ve tabii ki çok sevdiği sağ ideolojiyi bize tatbik etmek için yapmaya çalıştığı tipik bir “sarımsağı gelin etme” çabası aslında.
Türkçenin güzel deyimidir ya “sarımsağı gelin etmişler kimse talip olmamış” diye. Başkanlık sistemini de allayıp pullayıp, mühürsüz oyları geçerli sayıp başımıza getirenler şimdi suçun sistemde olduğunu kabul etmemek için yeni söylemler geliştiriyorlar.

Türkiye hiçbir zaman süper entelektüel bir ülke olmadı. Fakat yine de bu kadar kötüsünü de hak etmiyor.
2 Nobel ödüllü insanımız var. Biri romancı diğeri bilim adamı. Hukuk alanında ise herhalde ancak paslı teneke ödülü alabiliriz.
Ülke hukuk sıralamasında dünyada sonuncu değilse bunu Afrika’nın balta girmemiş ormanlarında, Latin Amerika derinliklerinde ya da Asya’nın tecrid bölgelerinde varlığını devam ettiren adı az bilinen ülkelere borçlu.

Sağ-Sol ayrışmasının ülkede sunuluş biçiminin soğuk savaş yıllarından kalan ilkel, anti-komünist, arkaik, pejmürde, temelsiz yapısı hayasızca tam da 2020 yılında yeniden servis edilmeye çalışılıyor.
Ülkenin uyanık sağcıları, sağ-sol ayrımının 1789 devriminde meclisin sağında solunda oturanlara atfedilen bir tanım olduğunu anlatmak yerine, işi dinsel sömürüye getirerek kitabı sağdan verilen/soldan verilen diyerek işi sömürmüşlerdi.

Burhan Kuzu da aklı sıra bu sömürünün 2020’de hala işlevsel olmasına para yatırmamızı bekliyor, kendisini gündem belirleyici ilan edebiliyor. Bu tavrın sarımsak yani sağ partilerden kahir ekseriyette neşet etmesi ise bizi en az şaşırtan gerçeklik.

Çünkü; Türkiye’de sağcılık sanılan şey aslında kökü en dışarıda olan akımdır. Türk sağı bütün tedrisatını ve ülkede hegemonya kurmasını bir Amerikan projesi olan anti-komünizme borçludur. Sağı 1970’lerde birleştirip Milliyetçi Cephe kurduran buydu.
Bugün zamansız (anakronik) milliyetçi cephe ise ortada komünizm kalmadığı için gölgesiyle savaşan, halka illet zilllet diyen agresifliğini de bu geçmişe borçludur.

Burhan Kuzu; “Zihni Sinir Projeleri”ni halkın eğitim düzeyi düşüklüğüne bağlarken, kendisi gibi profesör olan bir başka iktidar yanlısı da açıkça eğitimin kötü bir şey olduğunu savunabilmişti zamanında.
Özetle Türkiye’de profesörler kendilerini rezil edebiliyor. Tek yapmamız gereken sağımızı solumuzu öğrenmek, o zaman halkı vezir edebiliriz.

Analiz, Veysi Dündar 11.8.2020

Kadınlara ve Siyasete Yugo Faulüne Dur Demeli

Resim

Kadınlara ve Siyasete Yugo Faulüne Dur Demeli

Melih Şendil kadınlara futbolu çok gördü. Üstüne bir de pembe renge dair bilinçaltını ifşa etti. “Pembe giyerim pembe” türküsünden de haberi yok belli. “Futbol erkek oyunudur” diyor aslında. Bein Spor’un baş spikeri zevzekliği için pişman olmuş olmalı. Olmadıysa da kadınlar onu pişman edecektir. Kızlara futbol topu vermeyen Şendil’e, “Pışııııııııık” demek lazım.

AKP’nin has müttefiki Katarlılara ait Bein Spor’da; “kadınlar zinhar futbol oynamasın” lafı beni geçmişe götürdü.

İçinden bir sürü devlet çıkan Yugoslavya futbolda oynatmaktan çok oynatmamaya dayalı taktikleri ile hatırlanır.

Bugün bile vicdansız faullere Yugo Faulu denir.

Yugoslav futbolunun pabucu dama atıldı. Yugo faulü yapan hakemden kaçırsa, VAR’a yakalanıyor. O yüzden artık futbol fazlasıyla eğlenceli.

AKP iktidarının; propagandadan sorumlu üyesi Fahrettin Altun, “Türkiye’de son 20 yılda basında çeşitliliğin arttığını” ifade etmiş. Altun’un demeçlerini 1984 romanı yerine de okuyabilirsiniz. Tam 9 gazetenin aynı manşetle çıktığı günde bu tür söylemler aslında sabır sınaması şeklinde.

AKP’nin medyayı kıskaca alan tutumunu tekrar tekrar ifade etmenin aslında pek de faydası yok. Bunu çok iyi bilenlerdenim. Yine de girişte bahsettiğim Yugoslav ekolünün siyaset versiyonu olarak görmek lazım.

AKP siyaset yapamaz hale gelmenin sonucunda, siyaset yaptırmama bir tür Yugo faulüyle oyunu sürekli kesme telaşında.

Medyanın iktidar borazanından başka bir hal almamış hali olan sözde merkez kanallarının tamamında dillendirilen “dış güçler bize oyun kuruyor“ söylemi hiçbir inandırıcılığı olmamasına karşın, tekrarlanarak beyinlere nakşedilmeye çalışılıyor.

“Bu dış güçler sürekli AKP’ye seçim kazandırıp, daha sonra AKP ileri gittikçe onun ayağını kaydırmaya çalışarak pek de zeki olmadıklarını gösteriyor.”
Akıllı bir dış güç işi kaynağında çözer. Oysa AKP onca yolu, köprüyü, tüneli yaparken boş boş oturan bu güçler birden harekete geçiyor ve büyük oyun başlıyor.

Tabii son dönemde Ayasofya’nın açılması da dış güçleri kızdırmış olmalı. Ancak ben Ayasofya daha açılmadan iktidarı uyardım. Benim gibi sıradan vatandaşın bile öngördüğü dış güç saldırısını koskoca Devletimizin savuşturamaması, gerekli önlemlerin zamanında alınmadığı ve zafiyete yol açıldığını gösteriyor(!)

Bize göre latife de olsa bir zamanların merkez medyasında, şimdinin yandaşlarında boy boy savunulan bu görüşlerin siyaseti sulandırıp gerçekleri göz ardı eden Yugo faulleri olduğuna şüphe yok.

Sosyal medyayı kitleyip Mehmet Barlas’tan Özışık Kardeşlere, A.Hakan’dan A.Selvi’ye, E.Ardıç’tan A.Dilipak’a ve yüzlerce benzerine devlet destekli görsel ve yazılı basında “sonsuz alan yaratma” projesi de, bu faullerin bile ötesinde direk rakibin 11 oyuncusuna kırmızı kart gösterip maçı kazanma hevesini gösteriyor.

“Siyasette VAR olsaydı maç kaç kaç biterdi?” sorusunu uzun süre önce ilk soranlardan biri de bendim. Belli ki AKP’nin kameralar önünde adil oyun derdi yok. Hiçbir zaman da olacak gibi görünmüyor.

https://veysidundar.home.blog/2020/08/08/siyasette-var-olsaydi-mac-kac-kacti-simdi/

Hakemi zaten kendisi atıyor, kamera zaten kendisinde, oyunun sadece istenen bölümleri gösteriliyor, ‘maç kaç kaç biterse bitsin’, hep AKP’nin nasıl kazandığı anlatılıyor.

Aslında bu dış güç mevzuunun belki de en acıklı bölümü, eski Türkiye’nin başarısızlıkların tamamını hakkımızın yenmesine bağlayan ezik halinin fütursuzca istismar edilmesi.

Eurovision’da hep hakkımız yenirdi, bütün maçlarda hakemler hep rakip milli takımdan yana olurdu. Ne zamanki biz de Eurovision’da puanlar topladık, Sertab Erener 1.oldu, UEFA kupasını kaldırıp, Dünya 3.sü olduk, artık bu söylemler rafa kalktı.

AKP ise neredeyse; “Türkiye’yi yeniden kurduk” diyecek kadar cüret göstermişken, birden nasıl oluyorsa dış güçlerin saldırısı ile karşı karşıya kalıyor. Türkiye’yi yeniden kuracak kadar güçlü bir iktidar, ülke parasının Türkiye’nin onda bir nüfuslu ülkelerinin parasının çeyreğine düşmesini ise, dış güçlerin oyununa bağlıyor.

AKP mızıkçı çocuk gibi. Yense de yenilse de hep kazanmak istiyor. Misketlerini delik cebinden düşürüyor ve “misketlerimi çaldılar” diye figan ediyor.

Yanına aldığı arkadaşı ile mahallenin yarısına demediğini bırakmamışken, şimdi aynı mahalleye barış teklif ediyor fakat kendi kaybettiği misketleri de onlardan talep ediyor.

Mızıkçıları kimse sevmez. Mahalledeki bütün topları patlattıktan sonra elindeki patlak topları yeni gibi gösteren çocuklara söylenecek cevap ise bellidir : PIŞIIIIIIIIIK….

Analiz, Veysi Dündar 8.8.2020

Siyasette VAR Olsaydı, Maç Kaç Kaçtı Şimdi? (*)

Hafta bitmeden yazmak istedim. Pazartesi günü futbolumuz ve siyasetimize dair Sn. Fehmi Koru’nun yazdıklarına derkenar.

Ben de en az Sn. Koru kadar futbol meraklısıyım. Benim gönlüm Sarı Kanaryadan yana. Sezonun başından beri sanki korkunç bir kabusu yaşayan Kanarya…

Bu seneki lig, yıllardan beri görmediğimiz kadar demokratik. Hoş en tepede yer alan Başakşehir FK’nın temsil ettiği performansın arka planında pek de demokrasi tohumları yok. Malum Başakşehir FK İstanbul Belediyesinin vakti zamanında kamusal kaynaklardan devşirdiği bir oluşum. Yine de Türkiye futbol oligarşisinin bilinen 3 ana akım aktörünün averaj sıralaması insanda “ne oluyor yahu” dedirtecek kadar acaip.

Sanki bir el ligde 60 küsur yıldır devam eden sistemi bilinçli biçimde tasfiye etmiş, bunu yeniden tanzim etmiş ve ligin 18 takımını adından münezzeh puan tablosuna rastgele pay etmiş.

Aslında buna el değil de göz desek daha mı doğru?

Ama nasıl bir göz. Büyük biraderin koca gözü değil. Tam da bunun tersi olan göz.

“Allah’ın kısa ile uzunu ayrı yaratan kadercilik gözü de değil. Tam da bunun tersi olan göz.”

Yani Carl Zeiss’ın gözü.

O da kim ola ?

Bir zamanlar Jena denilen Alman şehrinde dünyanın en şaşmaz merceklerini üretip bunları makinelerin içine derc eden akıl, kendine bir de futbol takımı kurmuştu. Hoş isimli bu takımın adı Carl Zeiss Jena* idi. Burada Jena şehir, Zeiss ise fotoğraf makinelerinde, kameralarda kullanılan en gelişmiş merceklere ithafen idi.

İşte Carl Zeiss’ın ürettiği ve insan aklının mucizesi olan bu mercekler şimdi bize futbol tabelasında demokrasi vaad ediyor.

Lig başlarken yazmış idim; futbolda VAR siyasette niye YOK diye. Tam da buna tevafuk eden müthiş bir lig tatbik oldu. VAR öyle ya da böyle ligin büyüklerini vurdu ve geçti. Bu kadar tesadüf filmlerde bile olmazdı.

Ligin 3 büyüğünün belki de bu zamana kadar arkalarında toplanan milyonlara ithafen tolere edildiği bir çok vakitten farklı olarak artık böyle bir imkana ihtimal kalmadı.

Bugün alınan herhangi bir hatalı karar %99 üzeri netlikte kameranın onayına sunulup hemen revize edilir konumda. Kameranın soğuk katılığı ofsayttan golü, hatalı penaltıyı anında teşhis ediyor. Hatta daha da ileri gidiyor. Nizami görünen golün 2 pozisyon öncesindeki faulu ofsaytı bulup o nizami golü dahi iptale imkan veriyor.

Müthiş değil mi?

Hesap etmedim saymadım. Ama biliyorum ki böyle bir lig belki 30 senedir yaşanmadı. Belki daha da fazla.

3 büyüklerin zorlanmasında ekonomik krizin etkisi çok. En çok parayı harcayanlar olarak kurların geldiği seviye en çok onları perişan etti. Bu ahval içinde bir de kenardan izleyen kamera çok seyircili olmanın sağladığı avantajı yerle yeksan etti. Artık çok bağıranın çok taraftarı olanın değil, daha çok koşanın, daha çok mücadele edenin, daha az hata yapanın borusu ötüyor.

Hakemlerin insani olarak tribünden etkilenip hatalı karar vermelerinin önü kapanmış durumda.

Hatta öyle bir tevafuk ki. Almanya’da Bayern Münih, İspanya’da Real Madrid dahi zor günler geçiririyor.

İşte bu ahval içinde VAR’ın objektif kamerasına siyasette olan ihtiyacın yaşamsallığı 10 kat 100 kat 1000 kat ortaya çıkıyor.

Seçimlerdeki usulsüzlüklerden de önce o seçimlere giden yolda iktidar olmanın avantajı ile revize edilen kural ve kaideler, sözde demokrasinin tüm kuralları kendine yazan anlayışın tek taraflı standardı, her tür çifte standartlı uygulamalar, parasal güç dengesizliği, denetimden kaçan bir iktidar etme lüksü, bütün bunları ifşa edecek bağımsız basının nakıslığı.

Tüm bunları tespit edecek bir VAR kamerası maalesef siyasette yok.

Aslında siyaseti besleyen ekonomi alanındaki maçın da açık farkla kaybedildiği, materyal olarak maçın neticesinin ne olduğu da belli. Buna rağmen tribündeki seyircinin hala eline verilen bedava biletlerle sağlanan galibiyetler ve buna dair tezahürat berdevam.

Siyasette objektif VAR kamerasının olmayışı gayetle problemli bir siyaset etme halini bize mecbur kılıyor.

VAR yok iken YOK var oluyor. Futbolda görülen adalet tecellisi maalesef siyasette yoksun kalıyor.

Bunun ilelebet bu minvalde devam edemeyeceği aşikar. Aslında bizatihi Türkiye siyasetinin vodvil tadındaki tek taraflı temaşası çoktan ömrünü ikmal etti. Kendi siyasetini, kendi icraatini, bizatihi kendini inkar eden, kendi geçmişini kendine şikayet eden sistemin ciddi biçimde yeniden tesise ihtiyacı var.

Kuralları, sahayı, seyirciyi, maça geleni gideni hatta bizatihi rakibin kadrosunu dahi teşkile tevessüle yeltenen bu kibir ile malül/mamül nobran siyaset aslında gücünü çokça da hakemi de tayin etmekten alıyor.

Kameraların bırakın VAR’ı münhasır kapandığı bu futbol maçı bitmiş de olsa hakem uzatmaların uzatması ile maçı devam ettiriyor. Son düdüğü çalacak gözü saatte ve skor tabelasında ama aslında baktığı tek yer protokol tribünü. Herkesten ve herşeyden münezzeh bir ayrıcalık abidesi olan bu müstesna tribün ile olan göz teması maçı sonsuza kadar devam ettirme gücü veriyor.

Bu protokolden bakan insani gözün subjektifliği için değil, VAR muadili nesnelliğin hakkaniyeti özlemi ile bekliyoruz. (*) Kamera lens derken akla gelen Carl Zeiss Jena, Almanya iki parça iken 1970’de Fenerbahçe ile oynar ve İstanbul’da tam 4-0 yener. Buna yaşımız tabii ki tutmuyor ama tarihe de not düşmeden olmuyor. Şimdi Almanya alt liginde can çekişen bu takım belki de o zaman eski Doğu Almanların çokça yaptığı gibi bolca doping ile oyunculara form veriyordu. Kim bilir? Almanya futbolda VAR’a yeni geçti ama siyasette VAR’ı çoktan tesis etti. Bizden söylemesi

(*) Bu yazı Eylül 2018’de yayınlanmıştır

Siyasette Amnezinin Zararları: İYİ Parti Niye Kuruldu?

Türkiye İYİ Olacak - Home | Facebook

Siyaseti Makyavelist yapacaksanız, yani tek amacınız iktidarınızı kaim etmek ise AKP ve MHP ile gönül bağınız yüksek demektir. Düzenli okurlarım bu konuda çokça yazımı okudu.

AKP ve cari ortağı MHP’nin sürekli iktidarda kalmaya dayalı siyasetine ucundan kenarından bulaşan, bulaşmaya niyetlenen herkes bu yalın gerçeği anlamakla mükellef olmalı.

AKP’nin iktidara mecburiyeti ile ortaya çıkan MHP ortaklığı gücünü Makyavelist özünden alıyor.

Şurası bir gerçek ki Türkiye’de siyasetin merkezinde HDP var. HDP’nin hapisteki başkanı Selahattin Demirtaş’ın da bu merkez olma haliyle yakından ilişkisi ortada. Demirtaş’ın hapiste tutulması belli ki iktidar ortaklığı için gayet münbit bir seçenek.

İşin ilginç yanı HDP’nin karşısında olmak üzerinden İyi Parti nezdinde dahi tartışma yaratmak mümkün oldu.

Sn. Akşener tarafından düzeltme ihtiyacı doğuran söylemleri de dikkatli okuduğunuzda kırılma noktasının HDP olduğu bir sır değil.

AKP-MHP birlikteliği -müsaade ederseniz ben bundan sonra 3.MC olarak zikredeceğim- siyaseti bükmek için HDP’yi bir manivela olarak kullanmaya niyetli görünüyor.

3.MC’nin ekonomide karşılaştığı sorunları aşmada giderek daha çok zorlandığı, dış politikanın sorunlarının derinleştiği bir dönemde siyaset alanı olarak seçilen HDP üzerinden ve HDP karşıtı duruş ülkeyi çok boyuttan tek boyuta indirgemeyi başarmanın da bir yöntemi.

İYİ Partinin ilke siyaseti niyeti olmasa idi zaten başta yaşanan ayrışmayı görmezdik. Buna karşılık iktidarın güç kaybı ister istemez Makyavelist bakışın baş döndürücü çekiciliği ile karşımıza yeni oyun kurma denemelerini çıkarıyor.

Zayıflamış bir AKP’nin yeni bir oyun kurgusunu gerektireceğini öngörenler için HDP karşıtlığı üzerinden kesişim kümesi kurulabileceği şeklinde de okunabilir son çıkış.

Oysa ki başta da ifade ettik. Akşener ilke siyasetini tercih etmese idi zaten bu zor sürece dahil olmazdı. Bu ilkenin ana ekseni siyaseti demokratikleştirmekti. Hala da öyle.

Akşener buna dair duruşunu özetlerken Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ni devam ettirmesi durumunda ittifakların devam edeceğini ifade ediyor ve şöyle söylüyor: “Sayın Erdoğan, Cumhurbaşkanlığı sisteminden vazgeçer de parlamenter sisteme yönelik bir adım atılırsa o zaman bambaşka bir Türkiye ile karşılaşacağız. O günün şartları neyi getirir bilmiyoruz, ben onu söylüyorum; ama bugün yapılan işbirliğinin sürdüğünü söyleyebilirim” diye konuştu.

Anlamakta zorluk çeken yoktur ama yine de özetini yapayım: Bu özünde Selahattin Demirtaş’ın “Seni Başkan yaptırmayacağız” çıkışının da içerildiği, bir demokratik parlamenter rejim özlemidir.

Türkiye’yi sevmede kendine ayrıcalık verenlere ve bunu 50+1 çoğunluğun tahakkümü olarak anlayanlara karşı bir duruşun ifadesidir bu.

Eğer Akşener bu partinin başı ise söylediğine itibar etmeye mecburuz. Her ne kadar 3. MC partileri gibi tek kişi üzerine bina doğru olmasa da siyasi partilerin en azından mühim mevzularda liderlerinin doğrusundan ve yolundan gitmeleri gerekir.

Özetle İYİ Partiyi 3. MC parçası olarak hayal etmek yeni İYİ Parti’nin kuruluşu için ilk adımı atmak demektir.

Peki İYİ Parti içinden ve HDP üzerinden ortaya çıkan tavrı yok mu sayacağız? Yaşanmamış mı göreceğiz?

İstanbul 2. seçiminden önce HDP seçmenini ikna etmek için devlet televizyonundan Öcalan kardeşlere söz hakkı vermenin de dahil olduğu stratejik hamleler belli ki hızlı bir amneziyle göz ardı edilmiş bu çıkışta.

Yazının girişinde zikrettiğim AKP’deki zayıflığın yarattığı Makyavelist fırsat açısından bu amnezi makul karşılanabilir. Ancak ilke siyaseti için bu kabul edilemez.

İYİ Parti’nin MHP kökleri ile onun da soğuk savaş döneminden kalan MC siyasetleri ile arasında mesafe olmasaydı zaten İYİ Parti olmazdı.

Ben demokratik bir Türkiye için verilen mücadelede gösterdiği duruş ile Türk siyasetinin ender gördüğü bir sağlam duruşu pekiştiren Akşener’in, MHP köküne saygılı olduğunu düşünüyorum ama yeniden tesis olan MC anlayışına karşı tutumundan geri adım atmayacağına eminim.

Siyaseti Makyavel’den değil İbni Haldun’dan ilhamla yapanlar için, onun şu sözü geçerlidir:

“Adaletsizlik sadece güç ve otoriteye sahip dokunulmazlarca yapılır.”

Not : Bu yazı ilk olarak 23.9.2019’da yayımlanmıştır

İFLAS

İFLAS - 2020 bir dönüm noktası mı? | Haberler > EKONOMİ


Başakşehir’in Kopenhag’dan 3 gol yiyerek Avrupa’ya veda etmesi bana Kopenhag Kriterlerini anımsattı.
Bu kriterler AB’ye aday ülkelere;
“Demokrasiyi, ŒHukukun üstünlüğünü, Œİnsan Haklarını, ŒAzınlıklara saygı gösterilmesi ve korunmasını, Œİşleyen bir piyasa ekonomisinin varlığını ve Birlik içinde piyasa güçleri ve rekabetçi baskı ile başedebilecek kapasiteyi garanti eden kurumların istikrarını sağlamış olmalı”
demekteydi.

Sizce AKP’nin Türkiye’yi getirdiği 2020 yılının 7 Ağustos’unda, yukarıdaki maddelerden herhangi birinin varlığından söz edebilir miyiz?

AKP’nin İstanbul Belediyesinde egemenliğini ilan ettiği zamanlarda; besleyip büyütüp en sonunda has bir AKP üyesine temlik ettiği İstanbul Belediye Sporun, bugünkü adı olan Başakşehir’in, Kopenhag’ı geçememesi bu yönüyle de müthiş bir tevafuk oldu aslında.

Kopenhag’ı geçemeyen fakat Türkiye’de şampiyonluk ilan eden Başakşehir tıpkı, Türkiye’de bunca senedir rakipsiz iktidar olan ama Dünya’da giderek yanlızlaşan AKP’ye benzer bir kaderi paylaştı.

AKP için Kopenhag Kritlerleri nasıl uzak kaldıysa, Başakşehir de Kopenhag’ı geçemedi.

Kriterlerin tamamında hayal kırıklığı yaşatan AKP özellikle son 5 yılda tam bir başına buyrukluk içinde hareket etmenin ağır bedelini 6 Ağustos gündemi ile bizlere ödetti.
“Demokrasi’yi hiçe sayıp seçilmişleri hapse atmak”
“Hukukun üstünlüğünü hiçe sayıp mahkemelerin kararlarını beğenmemek, onları önceden haber vermek”
“İnsan Haklarının en temel bileşeni olan gösteri, yürüyüş, protesto, haber alma hürriyetini zaptiye yoluyla daraltmak, yok etmek”
“Azınlık haklarının giderek milliyetçi, dinci ve baskıcı bir dalga ile ezilmesine göz yummak”
“Ekonominin kurallarını hiçe sayan, kamu kaynaklarını müteahhitlere emanet eden, kamusal üretimi yok edip, tasarrufları kamunun emrine sokan ucube bir finans sistemine kapı açmak”
“Rekabeti sadece sermaye birikimini önlemek için bir araç gibi görüp, dünyanın en büyük kamu ihalelerini vermek, kamu bankaları yoluyla sunni finans sistemi yaratmak”
AKP’nin sadece Kopenhag Kriterlerinin özetine ilişkin karnesi bu.

Yurtta Sulh Dünyada Sulh gibi hümanist bir bakıştan neredeyse tüm komşularla kötü olmaya varan dış politikanın maliyetlerini, Mısır gibi bir ülke ile Yunanistan’ı birleştiren sakar diplomasi ile ödemek de dünkü bilançoya yazıldı bile.

Dünyanın en kötü para birimlerinden biri olarak sadece son 5 yılda değerinin 3’te 2’sini kaybetmeyi başaran liranın başına gelenlerin en beteri de dünkü listede yer aldı.

Dünyanın dükkanları en uzun süre açık kalan fedakar esnaflarını barındıran ülkeyi AVM çöplüğüne çevirip, salgından sonra ilk defa aynı AVM’leri açacak kadar da esnafa yabancı kalan da bu iktidar değil miydi?

Seçimleri kazanmak için her türlü hukuksuzluğu, kuralsızlığı, oyun bittikten sonra kural değiştirmeyi de içe sindiren iktidarın aslında kurban ettiği bizzat kendi meşruiyeti oldu zaten. Oysa ki demokrasi, seçimler hep meşruiyetin bir mahsulü idi gerçekte.

Bütün dünyada insanlık meşruiyetin 3 temel gücün, yani Yasama, Yürütme ve Yargı’nın birbirini dengelemesiyle mümkün olacağını keşfetmek için asırlar boyunca mücadele etmişti.

AKP’nin seçim kazanmanın değil kuvvetler arasında denge kurmanın onu güçlendireceğini bilmemesiydi vahim olan. Bu cehaletin faturasını hep beraber ödüyoruz. 3 kuvveti tek elde toplayıp 4.kuvvet olan basını da tasfiye eden AKP aslında kendisini zeminsiz bir boşluğa bıraktığını artık anlamış olmalı.

1500 sene önce yapılmış bir mabedin; 500 sene önce fethedilmesinden çare arayan AKP’nin başına gelenler, ibretlik bir iflas hikayesidir.
Bu hikayenin tek bir kazanç hanesi vardır ki kesinlikle göz ardı edilmemeli.
Türkiye dini ve milleti siyasete alet eden zihinlerden ilelebet kurtulacak ve bu belki de bunca ödenen maliyetin en büyük karşılığı olacaktır.

Analiz, Veysi Dündar 6.8.2020

MERAL AKŞENER : PORTRE

Meral Akşener: Parlamenter sistemden yanayız

Türk Sağının Ağrıyan Yerlerine Merhem

Türkiye’de gerçek bir sağdan söz edebilme şansımız var mı? AKP liderinin “karnınızı doyurduk oy vermiyorsunuz”dan; Kemalizmin en katı devletçi yorumlarından bile daha ceberut devlet imgesini pazarlama çabasına uzanan bir yelpazenin Türkiye’de sağcılık adına son kalan rasyonaliteyi süpürdüğünü görüyoruz. Bu süpürme harekatından kalan son kırıntıları ise bu aralar son grup toplantısından ve kafiyeli retoriğinden bizi mahrum bırakan Bahçeli eziyor.

AKP-MHP ortak girişimi, Türk sağının bugüne değin bu ülke imajında kalan ve Churchill’den Merkel’e dünyada demokratik ülkelerde emsali olan anlamlı sağ politikaların üzerinden adeta bir buldozer geçirdi.

İktisadi, siyasi ve sosyal bir orta yol projesi olan, değerleri yıpratmadan dönüştürmeyi hedefleyen sağcılık bu iki siyasetin ila nihai iktidar heves ve arzusunun kurbanı olmuş durumda.

Türk sağı umrumda değil aslında. Süleyman Demirel’in, Özal’ın, Çiller’in popülist siyasetleri bu ülke semasından sonsuza dek uzaklaşsa hiçbir şey kaybetmeyiz. Ne var ki bu ülkede dünyanın geri kalanında olduğu gibi makul bir sağ siyasete ihtiyaç var. Kendini ilerlemenin daha yavaş olması gereğine inandıranlar için sağcılık, muhafazakar siyaset bir seçenek olmaya devam edecek.

Türk sağını AKP-MHP/ Erdoğan-Bahçeli eksenine mahkum bırakan konjonktürü tersine çevirmek mümkün mü? Bunu gerçekleştirecek bir irade var mı? Hem biraz sağda durup, hem de popülizmin bataklığında debelenmemek nasıl olacak?

Meral Akşener bize bunun olasılık dahilinde olduğunu gösterdi. En azından buna çabaladı. Sağın ne olmadığından emin. Sağın ne olduğu konusunda kafası karışık da olsa. Bir geçiş siyasetçisi ne yapmalı ise onu yapıyor.

Türk bürokrasisinin en derinlikli kurumu ona emanet edilmişti. O kurumun bugünkü emanetçisinin pratiklerine bakıldığında Akşener’in değeri daha da artıyor.

MHP’nin 2015’ten beri varlığını inkarı ile kendini AKP’nin yanına atmasına karşılık başladığı sıfırdan mücadeleyi neredeyse sıfır kaynak ile yürüttüğüne kuşku duyan var mı? En önemli kaynak ilkelerdir diyerek yola çıktığına ise kuşku duymuyoruz.

Reklam

31 Mart seçimlerini daha propaganda aşamasında seçim olmaktan çıkaran iktidar blokunun hakaretten ibaret söylemlerine hep dirayetle göğüs gerdi.

Seçim sonuçlarına dahi katlanmayacak kadar demokrasiden koptukları aleni olanlarla mesafesini korudu.

19 Mayıs törenlerine katılmayacağını belirtirken AKP’yi devlet ciddiyetinden yoksunlukla suçlamasının arkasında hiç kuşku yok ki muhafazakar bir refleks var.

“Devlet öyle idare edilmez böyle edilir” diyen refleks.

Ağzından popülist, içi boş, saldırgan söylemler duyamazsınız.

Rakibin elini kolunu bağlayıp dövdüğünde alacağı madalyanın kalp olduğunu bilenlerden.

Erkek gibi değil kadın gibi kadın.

Sağın tedrisatından geçmiş ve neyin yanlış yapıldığını öğrenmiş. Türk sağının tam da ihtiyacı olan birikimin temsilcisi. O kadar çok hata yaptım ki artık 1 tane daha yapmaya tahammülüm yok diyenlerden.

Züccaciye dükkanına giren fili artık bir bardak dahi kırmadan çıkartma telaşında.

Meral Akşener’i kimseye yeniden anlatma derdinde değilim. Ben zaten portrelerimi insanları tanıtmak için yazmıyorum. Ben fosforlu kalemlerimle bu tuhaf günlere iz bırakanları işaretlemeye çalışıyorum.

Meral Akşener tek bir şehri kazanamayan ama ülkeyi kazandıran İYİ Partinin 31 Mart’ta eriyip ışık saçan mumunun ateş taşıyıcısı.

MHP’nin kayda değer hiçbir ilçede AKP’ye ilaç olmaması İYİ Partinin bu ülkenin sağ geleneği için bir çare olduğunun en dolaysız göstergesi.

MHP AKP’ye ilaç olamadı, hatta yapılan ittifak neredeyse tam ters netice verdi ve AKP ciddi rahatsızlandı. Bugüne değin en sağlam durduğu sandığa saygıyı dahi bir kenara attı.

Reklam

Rahatsızlanan Türk sağını tedavi edebilecek potansiyeli haiz az kişiden biri Akşener. Onun arkasında duranların; Ekrem İmamoğlu’nun ifadesi ile İstanbul İttifakının benzemez bileşenlerinin bir tarafında Akşener’in olmasının kıymeti zaman içinde daha da anlaşılacak.

Deneyimin ve kadınlık sezgisinin bu ülkeye bir şans tanıdığına olan inancım ile Meral Akşener için son sözümü etmek istiyorum:

“Eğer bir şeyden söz edilmesini istiyorsanız bir erkeğe sorun, o şeyin gerçekten yapılmasını istiyorsanız bir kadından bunu isteyin.” (Margaret Thatcher)

BAŞAKŞEHİR ŞAMPİYON 3 BÜYÜKLER NEREYE (*)

Belediye Seçimlerinde Oyumuzu Verirken Neden Çok Düşünmeliyiz?

Adebayor, Demba Ba, Arda Turan, Edin Visca… liste uzayıp gidiyor. Londra Belediyesi futbol takımı kursa, sonra bu kurduğu takımı belediyenin partisiyle bağlantılı bir gruba devretse, Londra halkı ertesi seçimde bu belediyeyi iktidarda tutmaya devam eder miydi?

Ben buna pek ihtimal vermiyorum.

Münih Belediye Spor’un Bayern Münih’e, Londra Belediye Spor’un Arsenal’a, Manchester Belediye Spor’un Manchester United’a, Paris Belediyespor’un Paris Saint Germain’a rakip olduğunu hayal edin.

Belediye halktan topladığı vergilerle takım kuracak ve kurduğu takımı bir süre sonra ülkesine göre, Theresa May’in, Angela Merkel’in ya da Emmanuel Macron’un partisinden güvenilen bir kadroya devir ve emanet edilecek.

Bu takım, biz onu Başakşehir FK diye biliyoruz (ama altını kazıdığınızda İstanbul Belediyesi çıkar), dolu dizgin şampiyonluğa gidiyor.

Parti devletin parti belediyesi parti takımına tahvil oluyor. AKP’nin çokça eleştirdiği tek parti CeHaPe döneminde kurulan ateş-güneş takımları ilk akla gelen örnek aslında bu konuda.

AKP tek partinin tüm bileşenlerine yaptığı yatırım ile aslında Türkiye’de tek parti döneminde ne yapılırsa birer birer hayata geçirdi.

Erkan Can üstadın unutulmaz Dar Alanda Kısa Paslaşmalar filmindeki unutulmaz repliği ile “Hayat Fena Halde Futbola benzer”. Bunun tersi de geçerli ve futbol da fena halde hayatı taklit ediyor. Tek partinin 25 yıllık belediye icraatinden bize kocaman bir futbol topu kalıyor. Topun sahibi de parti.

Tabii sadece Türkiye tek parti dönemi değil, komünist dönemin ülkeleri de bolca devlet/parti takımları ile zuhur etmişlerdir.

Bütün Dinamo sülalesi Komünist Partinin yan ürünüdür. Dinamo Sofya, Dinamo Moskova, Dinamo Tiflis vb. uzar gider. Komünizmin parti devletine muhalefetin sessiz çığlığı idi bir bakıma bu devlet/parti takımlarına karşı gösterilen mücadele.

Komünizm yıkılınca kendini 2. ve 3. ligde bulan bu parti takımlarının aslında bizdekinden farkı oradakilerin belirli bir taraftar kitlesini de elde etmiş olmaları.

Bir dönem Beşiktaş’a musallat olan 1453 kartalları ya da Fenerbahçe küme düşsün diye elini ovuşturan akbabalar aslında parti takımına taraftar devşirmenin imkanını da zorlayan girişimlere çok benziyor. Hele ki, Galatasaray taraftarına umulmadık bir iç saha yenilgisinden sonra resmi hesaptan davetiye çıkarmaktaki yüzsüzlüğü ölçmeye yetecek bir cetvel bulmak da zordu.

11 bin kişilik statta ortalama 2700 kişiye oynayan şampiyonluk adayı Başakşehir’in taraftar grubu da bu yalnızlık metaforunu kendine isim edinmiş Boz Baykuşlar. Batı kültüründe bilgelik doğuda uğursuzluk manasına gelen baykuşu kendine simge seçen Başakşehir taraftar grubunun şakacılığına sözümüz yok.

Sözümüzün olmadığı bir şey de sahada mücadele eden futbolcuların ve onları yönlendiren teknik ekibin gayreti. Onların çabasını göz ardı edecek değiliz. Sahada ter dökmeden, emek harcamadan başarılı olmak mümkün değil. Üstelik Başakşehir’i var eden AKP’nin siyasette hiç umursamadığı objektivite futbol sahasına VAR kamerası ile çoktan girdi. Bu yüzden hakkını teslim etmemiz gerekir ki, AKP’nin siyaset sahnesindeki imkanları, Başakşehir için geçerli değil; onlar adil oyuna mecbur.

Yine de tıpkı AKP gibi içeride kaplan kesilen Başakşehir yine AKP gibi dışarıya karşı daha rölanti bir tutumda. Papazı, gazeteciyi alıp vermeyi konjonktüre göre planlayan AKP gibi Başakşehir de konjonktüre uygun biçimde Avrupa maçlarına laf olsun diye çıkıp kendinden kat be kat zayıf takımlara elenmekte beis görmedi. İçeride şampiyonluk için dışarıda temsili feda etti.

AKP’nin iç-dış siyaset yaklaşımına olan benzerliği adeta şablon gibi değil mi?

Sonuçta belediye seçimleri için oy vereceğimiz günlerde AKP’nin sevdiği vakıflara İBB bütçesinden 850 milyon verdiğini öğrendik. Başakşehir’in piyasa değeri sadece futbolcu olarak 50 milyon Euro (300 milyon) üzerinde. Bu parayı kim üretti, kime verdi, kim kullanıyor, kim kullanacak?

AKP İBB’yi 25 yılda İstanbul’un 3 büyüğüne rakip yaratmak için kullandı ama o da yurtdışında Baykuş değil yalıçapkını gibi davranıyor.

AKP’ye İstanbul’da 5 yıl daha yönetme şansı vermek için düşünmemiz gereken bolca başlık var. Başakşehir FK meselesi bunlardan biri. Düşünmek isteyenlerin yorumlarını beklerim.

(*) 4 Şubat 2019’da yayımlanmıştır

DİGORLU ŞEHİT ER OSMAN İÇİN BİR ŞİİR

Resim

Bugün bayramın son günü…
Kars’ın Digor ilçesinden Çalımlı ailesi için 2020 Kurban Bayramı artık hiçbir zaman unutulmayacak.
Devlete emanet ettikleri Osman’ın cenazesini bir bayram günü defnettiler.

Çok acaip çok tuhaf çok rahatsız edici görüntüler eşliğinde defnettiler.
Osman Özçalımlı asker ocağında ölen ilk er değil, sonuncusu da olmayacak şüphesiz.
Ancak Osman ölmeden birkaç gün önce babasına dert yanmış huzursuzluğunu ifade etmiş. https://t24.com.tr/haber/ailesini-arayip-tehdit-edildigini-soyleyen-asker-bir-gun-sonra-olu-bulundu,894217

Akabinde Osman’ın cansız bedeni, yine emanet edildiği görev yerinde bulunmuş.
‘Osman neden öldü?’ sorusuna dair ilk haberler kalp krizi diye geçmişti. Anadolu Ajansı’na baktığımızda ölüm nedeni yüksekten düşme imiş. https://www.aa.com.tr/tr/turkiye/izmirde-hayatini-kaybeden-asker-karsta-son-yolculuguna-ugurlandi/1929595
Elimizdeki verileri bir araya getirdiğimizde; “20 yaşında bir delikanlının kalp krizinden ölme ihtimali nedir?” sorusuna, “düşüktür” yanıtı veriyoruz.

Tehdit edildiğini söyleyen biri; yüksekten düşerek öldü ise, “onu birileri atmış olabilir mi?” sorusunu ister istemez kendimize soruyoruz.

Bütün bu soruları daha da karmaşıklaştıran ise Devletin Ajansının ölü asker için “şehit” tanımı yapmaması. Bunu da anlamakta zorlanıyoruz. Yazık ki askerlerimize yeterince sahip çıkmıyoruz. Osman’ın ölüm sebebi meçhul de olsa emanet edildiği kışlada/görev yerinde ölmesi makul değildir. Tıpkı bayram öncesinde kazada ölen askerler gibi. Tek bir farkla. Kazada ölen askerler şehitlikten vareste değildi. Osman’a uygun bulunmayan şehitlik tanımı için gerekçe ne olabilirdi?

İşin teknik ayrıntıları bir yana ölümü üzerinde sis perdesi aydınlanana kadar da olsa şehitlik tanımı çok muydu bu genç insana?

Anadolu Ajansı bu ölümün bütün sırlarına vakıf ise, neden bunu haberinde paylaşmıyor. Şehit olmadığını biliyor. O zaman neden şehit olmadığını da bize söylemeli.

İşin en rahatsız edici bölümü de cenazenin musallaya bayrakla konulduktan sonra, bayrağın alınıp omuzlarda çıplak tabut ile son yolculuğun tamamlanması.

Belli ki insanlar ikna olmamış Osman’ın ölümündeki bunca bilinemezliğe. Osman niye öldü? Niye şehit değil? Askere yürüyerek giden bir insanın, dönüşü de yürüyerek olmalıdır.

Devletin birinci görevi değil midir, onu savunmak için gelen insanların en temel varlığını yani canını kollamak.
İster otobüs şoförünün dikkatsizliği isterse Osman’ın başına her ne hal geldiyse, onun gelmemesi askeriyeden mesul olanların en tepesine kadar mesuliyeti değil midir?

İsmail Saymaz’ın “Esas Duruşta Cinayet” kitabında anlattığı hikayeler kimsede bir rahatsızlık yaratmamış olmalı ki, sıradan bir tevekkülle karşılanıyor bu kayıplar. Hiç biri normal değil oysa ki.

Ve bütün bunların içinde Digorlu Osman’ın, Anadolu Ajansının deyimiyle hayatını “askerlik yaparken” kaybetmesi en yürek yakıcı, en akıl çelici, en ruh üşütücü gerçek olarak karşımızda duruyor.

Tabutu üzerindeki bayrağa ve onun “silah arkadaşlarına” duyulan öfkenin yatışması için yetkili olanlar ne yaptı?
Bir babaya, bir arkadaşa, bir komşuya çocuğunun ölüsünü teslim eden bir kuruma, en azından “bu çocuk neden öldü? sorusunun cevabını vermedin” diye sormak suç olamaz.

Osman benim için kısa künyesinde, Şehit Er Osman Özçalımlı, Digor, 2000 olacak sonsuza kadar.
Osman’ın niye öldüğünü belki hiçbir zaman bilemeyeceğiz.
Bir hapishanede kameradan ari bir köşe var mıdır onu da bilemeyiz.
Bileceğimiz tek şey bu yaşananları bu ülkenin halkının hak etmediğidir.
Bu kadar kötü yönetilmeyi kimse hak etmez çünkü.
Bu ülkenin Kürt çocukları da, TC vatandaşı ise eğer öldüklerinde şehittir.

Osman’dan ben bir vatandaş olarak özür diliyorum ve onu görev yaptığı hapishane gibi bir hapishanede ömür tüketen rahmetli Ahmet Arif’in şu dizeleriyle kendimce uğurluyorum :

“Aynı korkunç sevdadadır
Gökte bulut, dalda kaysı.
Başlar koymağa hapislik.
Karanlık can sıkıntısı…
“Kürdün Gelini”ni söyler maltada biri,
Bense volta’dayım ranza dibinde
Ve hep olmayacak şeyler kurarım,
Gülünç, acemi, çocuksu…”

Analiz, Veysi Dündar 3.8.2020