AKSAÇLILAR İLHAMINI NERDEN ALIYOR

Charter77’den Aksaçlılar Bildirisine

Çekoslovakya’dan Türkiye’ye

1977’den 2020’ye

1977 yılının Ocak ayında o zamanki Sovyetlerin Uydusu Çekoslavakya’nın  aydınları aralarında Vaclav Havel’in de olduğu bir bildiriye imza atmışlardı.

Bildiri tarihe  Charter77 olarak geçmiştir.

Vaclav Havel Çekoslavakya’nın  sözde komünist özde ise diktatörlük olan rejiminin  yıkılmasından sonra ülkenin ilk cumhurbaşkanı olmuştu.

Romantik Prag’ın meşhur kalesindeki başkanlık konutuna “Havel Na Hrad”  (Havel Kaleye) çağrıları ile yolculanmıştı Nobel ödüllü yazar.

1065 kişinin imzaladığı bildiri komünist rejimi Çekoslavakya Anayasasına, Avrupa ve Birleşmiş Milletler normlarına davet ediyordu.

Çekoslavakya komünist blok içinde dönüşümünü en az sıkıntı ve gözyaşı ile gerçekleştiren ülkelerden olmuştu. Hatta bu dönüşüme kadife devrim adı verilmişti.  

Kadife yumuşaklığında gerçekleşen diktatörlükten demokrasiye geçişte Havel’in 77Charter’inin katkısı belki görünürde sınırlı olmuştu.  Rejim söz konusu metni devlet ve sosyalizm karşıtı demagojik bulmuştu. “Dönek , hain ve emperyalizmin sadık uşakları” olarak tanımlanmıştı imzacılar. Bununla da yetinmemiş ve  işten çıkarma, çocuklarını okula almama, hatta sürücü ehliyetlerinin iptal edilmesi bile yaptırımlar arasındaydı.  Tabii ki yargılama ve hapislerden ise hiç söz etmiyorum.  Ekim 1979 geldiğinde Havel ve arkadaşları 5 yıllık hapse mahkum edilmişlerdi bile.

Charter77 imzacıları kendilerini  “halkın açık birliği” diyerek tanımlamışlardı. Ve yaptıkları iş için şu tanımı kullanmaktaydılar :
“ülkemizde ve dünyada insani ve sivil haklara saygı için bireysel ve toplu olarak çaba gösterme isteği…”

 Aynı zamanda Nobel ödüllü bir yazar olan Vaclav Havel’i tarih şu sözleriyle hatırlamaktadır :

“Özgür, kendine saygılı ve özerk vatandaşlar olmadan, özgür ve bağımsız uluslar olamaz. İç barış olmadan, yani vatandaşlar arasında ve vatandaşlar ile devlet arasında barış olmadan, dış barışın garantisi olamaz.”

Altına 100 aydınla beraber imza attığım bildiri beni zamanda yolculukla doğduğum yıla yani 1977’ye taşıdı.

2020 Türkiye’si şükür ki bir komünist diktatörlük değil. Zaten ortada komünizm falan da kalmadı.

Ancak komünist rejimin söylemleri fazlasıyla kullanılıyor.

Dış güçlerin oyuncağı olmakla suçlanan muhalefet tanımı için daha iyi bir benzetme bulmak mümkün değil.

2 gün sonra açılışına tanıklık edeceğimiz Ayasofya Camisinden sonra dış güçlerin baskısını daha da artıracağı buna mukabele edecek iktidar ile dış güçler arasında daha da sıkışacağımızı öngörmek içinse kahin olmamıza gerek yok.

AKP’nin mantık ötesi yönetim tarzının son 5 yılda 1970’lerden kalma Milliyetçi Cephe deneyi ile giderek daha da hayatı zorlaştırdığına inandığım için imzaladım aksaçlı bildirgesini.

Tıpkı Charter77’nin imzacıları gibi hiçbir ortak resmi birliği olmayan insanları birleştiren tema ise “ayrımcılığa , cepheleşmeye, düşman üretmeye” karşı durmak.

Tam da Havel’in ifade ettiği barış iklimine  katkı vermek.

Demokrasinin, özgürlüğün, ortak yaşam değerlerinin 43 senede önemi bir nebze olsun azalmadığına göre bize düşen geçmişten ders almaktır.

AKP ideolojik bakış açısı ve 1970’lerden kalan kodlarla 2020 Türkiye’sini dizayn etmeye çalışıyor.

Komünist değil ama komünizmin neredeyse bütün kötü huylarını bünyesine toplamış olarak var olma mücadelesi veriyor. Yanına ortak olarak aldığı parti ise yazık ki onu daha da bu karanlık döneme çekiyor. Avrupa’nın reddettiği aşırı milliyetçilikle yapılan ortaklık her şeyi daha da kötüleştiriyor.

Aksaçlıların içinde saçında en az ak olanlardan biri benim.

Havel gibi Nobel ödüllü Orhan Pamuk’la aynı metne imza atmak benim için bu ülkenin ortak değerlerinde yer bulmak manasına da geliyor.

Ülkenin para biriminin son birkaç yılda 3 kat değer kaybetmesi ve dünyaya karşı görece yoksullaşmanın arkasındaki sorunu tarif etmeye çalışıyorum.Umut için bunu yapıyorum. Yine Havel’in sözlerindeki umut ama ;

“Umut bir ruh halidir. En güçlü anlamında umut,  başarıya giden şeylere yatırım yapma isteği falan  değildir. Umut sadece bir şeyi “iyi olduğu” için isteme halidir.”

Amnesty International Print Advert By Havas: The Future President ...
Vaclav Havel, Former Czech President, Dies at 75 - The New York Times

Son Kurban Ceren, Sosyolojisi Patlamış Ülke (3) (***)



6 Aralık 2019


Türkiye’yi ‘sosyolojisi patlamış ülke’ olarak tarif ettiğim 2 yazı kaleme almıştım. Son olarak Ağustos ayının sonunda yazmıştım bu konuda.
Sosyoloji ülkenin ortak yaşam kapasitesinin sınırlarını bize gösterir.
Ordu’da tanımadığı bir hapishane kaçağının saldırısı ile; sadece 20 yaşında yok olan bir balerinin, başına geleni sıradan bir cinayet olmaktan alıkoyan, olayın sosyolojik temelleridir.
‘Seven’ filminin sosyopat katili Hristiyan mitolojisinin karanlık kuytularında karışan kafası ile, Hristiyanlığın 7 ölümcül günahının suçlusu olarak gördüğü insanları birer birer katleder.
Kevin Spacey, Morgan Freeman ve Brad Pitt’in yer aldığı film sinema tarihinde unutulmazlar arasına çoktan girmiştir.
Hristiyanlığın kişilere atfettiği dünyaya günahkar gelme durumu üzerinden kurgulanan Seven’den, 2019’un son ayında yaşanan sıradan sokak şiddetine nasıl bir bağ kurabiliriz?
“Her insan; herkes karşısında, her şeyden sorumludur” der Dostoyevski. Kriminal kapasitesi uç noktalara varmış bir madde bağımlısının, başıboş biçimde şehrin sokaklarında dolaşması, öncelikle ülkenin güvenliğinden sorumlu olanların işini yapmadığına delalettir.
Yakın zamanda EYT için para olmadığını bize anlatan Bahçeli, “merminin bombanın fiyatını biliyor musunuz?” diye soruyordu.
Sınırları korumak için kullanılan mermi ve bomba için harcanan milyarlar Ceren’in canını müdafaaya belli ki yetmiyor.
Daha önce defalarca yazdığım üzere bir toplumun en büyük sorunu, gelir dağılımındaki adaletsizliktir. Gelir eşitsizliği toplumların sosyolojisini alt üst eder. Bu konuda çok taze bir araştırmanın kanıtladığı üzere Türkiye’yi dünyada gelir eşitsizliğinde sadece Meksika geçiyor. 41 ülke arasında 40. sırada yer alan Türkiye’nin Meksika’yı kısa zamanda yakalamasını beklemesek de, ülkenin en zayıf kesimleri bu sıralamanın yan etkilerinin ağır sonuçlarını fazlasıyla deneyimliyor.
Gemi kazalarında önce kadınlar ve çocuklar diye boşa demezler. Toplumun gemisi karaya oturduğunda da, önce korunması gereken kadınlar ve çocuklardır. Türkiye’de kadınların ve çocukların uğradığı şiddetin üstünü örten kabuk ne olursa olsun, arka planında ülke ekonomisindeki yapısal sorunu ele verir.
Bu yapısal meseledeki başarısızlığın teknik karşılığı orta gelir tuzağıdır. Orta gelir tuzağı ile kastedilen aslında toplumun sürdürülebilir yoksulluk ve sadaka ekonomisi ile kurulan düzenin matah bir şey olarak servis edilmesinden başka bir şey değildir.

Çalışma yaşamındaki kadınların sadece %25’i ev kadını statüsünün dışına çıkabilmiş durumda. Ülkede yaklaşık 22 milyon ev kadını mevcut. AKP iktidarını bu kadınları üretime katmadan sosyal yardımlarla yaşatarak muhafaza ediyor.
Büyük şehirlerde sürdürülemeyen ama görece küçük şehirlerde ve taşrada ise hala işe yarayan bu formül, AKP’ye niteliksiz bir çoğunluk partisi olarak gündemi belirleme imkanı veriyor.
İstanbul, Ankara ve İzmir’i kaybetmiş olduğu halde hala iktidar partisi olarak kalabilmesi, AKP’nin kurduğu ve bizim muhtar toplantıları ile izlerine vakıf olduğumuz bu sadaka ekonomisinin sayesinde mümkün oluyor.
Yakın zamanda kaleme aldığım bir yazının öznesi de, toplum düşmanı Joker’di. Bu da Amerikan tipi gelir eşitsizliğinin dışa vurumunu ifade etmekteydi. Neo liberalizmin, vahşi kapitalizmin, ışıltılı AVM’ler, şık gökdelenler ve onların gölgesine bina edilmiş utangaç ibadethanelerle telafi etmek istediği her ne varsa, Joker tarafından ifşa edilmekteydi.
Toplumun tüm safrasını bünyesine toplayan Ceren Özdemir’in katili Özgür Arduç’u, sokaklara başıboş salan günümüz sisteminin, Joker’e ilaçlarını tasarruf tedbirleri ile artık ver(e)meyen hayali distopya şehri Gotham’ı çağrıştırması tesadüf mü?
Ülke insanlarının ekonomik taleplerine “bomba/mermi kaç para?” deyip sessiz kalan bir aklın, ülke içinde kadınların çocukların yaşam hürriyetini tehdit eden riskleri öngörecek bir yapıyı tesis edememesi kadar ironik bir durum olabilir mi?
Özgür Arduç profilinde bir kişinin kontrolsüz kaldığı andan itibaren, derdest edilmesi için tüm kaynaklarını seferber edemeyen bir adalet sistemi mevcut değilse boşa mermiye bombaya para harcamayın.
İçerisi çürümüş binanın dış cephesini boyayacağız diye kendinizi hiç yormayın.
Reklam
Özgür Arduç’un karanlık dünyası ile Ceren Özdemir’in parlak hayalleri kesişti ise ve siz bunu önleyemediyseniz işinizi berbat yapıyorsunuz demektir.
İşinizi ne kadar berbat yaptığınızı biz biliyoruz ama her seferinde bu kadar acı sonuçları ile yüzleşmeye dayanmak hiç kolay olmuyor.

(***) Ordu’da kurban giden Ceren için yazmıştım bu yazıyı. Artık kalem değil fotokopi makinesi yeterli kadın cinayetlerini yazmak için. Bütün bunların arka planında ağır bir sosyolojik kriz var. Sosyoloj freni patlamış Türkiye kamyonu herkesi eziyor. Önce kadınları ve çocukları

AYASOFYA VESİLESİ İLE

FETHE Dair AYKIRI Düşünceler

By Veysi Dündar -29 Mayıs 2018

Bugün 29 Mayıs, İstanbul’un fethinin sene-yi devriyesi. Normalde önemli olayların anması (bayramlar vs müstesna) her sene yapılmaz. Aslında İstanbul’un fethi için yapılan vaveylaya bakarak ‘bütün bayramlar yalan, tek bayram bu’ diyesi geliyor insanın.

Tuzla’dan Hadımköy’e, Sarıyer’den Çekmeköy’e devasa bir antişehir haline evrilen İstanbul’un özellikle son inşaat furyası ile cılkı çıkmış da olsa fethinin kıymet-i harbiyesini bilmezlerden değiliz.

Lakin ruhumuz ve gönlümüz her zaman en küçük gezegen Merkür’ün de hakkını teslim etmekten yana olduğu için bu defa fetih yazısını tersten yazmaya gayret edeceğim. Hem zaten enva-yı çeşit medyada güzellemesi yapılan fethe dair bir de karşıdan bakış olsa fena mı?

Sizi meraklandırdığıma, şaşırttığıma bakmayın çok da bilinmedik şeyler söyleyecek değilim. Wikipedia açık olsa orada bulunabilecek üç beş bilgi kırıntısı azami.

Bugün Çemberlitaş diye bilinen ve asıl adı Theodosios Forum olan yerde dikili taşın adını bil(e)meyen azdır..! Basitçe Çemberlitaş diye adlandırdığımız o sütunun asıl adı Konstantin Sütunudur aslında.Tepesinde zamanında onun heykeli olduğu için bu yapıya o isim verilmiştir. Peki bu Konstantin kim ola? Herşeyden önce şehrin adıdır. Evet hergün İstanbul diye bin türlü zikrettiğimiz bu şehir aslında Konstantinapolis yani Konstantin Şehridir. İstanbul Yunancada şehir demek olan Polis kelimesi ile kısaltılan Konstantinopolis’in özet ifadesi; eş adıdır. “stin Poli”, yani ‘İşte şehir orada’ ifadesi dönmüş dolaşmış İstanbul olmuştur.

Bu koca şehri ilk defa yurt bilenler kimlerdi bilinmez ama Yunanistan’da Atina yakınlarında Megara köyünden yola çıkan bir grup cesur denizci şehri koloni olarak benimsemese İstanbul belki de bambaşla bir tarihsel sürece tabi olacaktı. İstanbul’u yurt bilen Megaralılar ne kadar mühimse Roma İmparatorluğunun derin krizi içinde İstanbul’u tercih ederek başkent bilen Büyük Konstantin de o kadar önemlidir.

Konstantin şehri başkent yapmış, o dönemin devrimci düşüncesi olan Hristiyanlığın şehrin damarlarında dolaşmasına müsaade etmiştir. Surları kurmak için atı ile dolaşıp mızrağı ile haritasını çizdiği rivayet edilir.

Roma İmparatorluğunun çözüldüğü bir çağda tercihini İstanbul’dan yana yapması basit bir hicretten öte okunmalıdır. Büyük Roma uygarlığının imbiklediği ne kadar uygarlık mahsülü varsa çekinmeden ve hasislik etmeden onları şehre taşımış, burada kadim bir medeniyetin bambaşka bir surette neşet etmesine imkan vermiştir.

330 yılında İstanbul’u Troya gibi efsanelere mal olmuş bir şehre tercih ederek kendi adına ihdas etmiştir.

Büyük Saray’ı, Ayasofya’nın ilk halini, Üniversiteyi, Hipodromu, Hamamları ve şimdi Fatih Camii olan Kutsal Havari kilisesini 330 yılındaki kuruluşa hazır etmesi azımsanamayacak birer faaliyettir.

Roma’nın sahip olduğu bilgi birikimini ve zenginliği tereddüt etmeden bu Yeni Roma’ya taşıyan Konstantin oğlu Konstantin belki de farkında olmadan dünya tarihine şekil veriyordu.

Soğuk Savaş’ın en kızgın yıllarından olan 1953’te, biraz da Yahya Kemal’in ön ayak olması ile, 500. yılı münasebetiyle fethe o bitmez tükenmez Türk’ün Türk’e propaganda süreci başlamış da olsa, modern Türkiye Cumhuriyeti, Bizans tarih ve kültürünü öğrenmeye, İstanbul’un bu kadim sahiplerine dair izleri taramaya önem vermiştir. Gündelik hayatın hamaseti ve özellikle kolaycı sağ siyasetin geçmişi bugüne meze eden anlayışı Bizans’ı adeta bugüne dair bir düşman hüviyeti ile pazarlamaktadır. Hele ki, sahihliği şüpheli ve esasen Yezid’e moral vermek için ihdas olduğu öngörülen ve acı bir şekilde Peygamberimize müneccimlik ödevi veren bir hadis üzerinden de bu konuya bir elbise giydirmenin de ne denli hakkaniyetli olduğunu insaf ve izanınıza emanet ediyorum.

Oysa ki, Bizans diye bilinen ve gerçekte adıyla sanıyla Doğu Roma olan bu uygarlık bu ülke insanına belki de muhatap olduğu iktisadi krizleri ilelebet bertaraf edecek bir miras bırakmıştır. İstanbul başta olmak üzere Bizans tarihi mirası sadece varlığı ile on milyonlarca insanın Türkiye’ye turist olarak gelmesine imkan verecek bir potansiyele haizdir. Yazık ki hunharca mezbeleleştirilen surlarda katledilen Amerikalı kadın turistle simgeleşen bu konudaki aymazlık adeta ülke insanının zenginleşmesini sabote etmek isteyen bir ihanet projesi gibi durmaktadır.

Londra’da Roma’dan kalma tek bir sütun parçasını “Monument” diye pamuklara saran zeka ile İstanbul’un bitmez tükenmez Bizans mirasını adeta yoksayan zeka mukayeseye imkan vermeyen bir tabloyu göstermektedir.

İznik ve Trabzon Ayasofyaları memlekette Cami kıtlığı varmış gibi estetik yoksunu düzenlemelerle ibadete açılmıştır, İstanbul Ayasofya’sı üzerinde de Demokles’in kılıcı gezdirilmektedir. Enez Ayasofya’sı ise bitmeyen bir tadilat süreci sonunda “ibadete” açılacağı günü beklemektedir. Sadece bu coğrafyada kutsal bilgelik turu diye anlatılsa bu şehirlerin misafir edeceği turist sayısını hayal dahi edemeyiz oysa ki…

Biraz fazla hayalci oldu biliyorum. Amacım Turizm Bakanlığından rol çalmak falan da değil. Lakin 565 sene önce bizim olmuş şehre her sene yeniden fetih muamelesi en hafif ifadeyle görgüsüzlüktür. İstanbul’un fethi mühim bir hadisedir. Lakin 565 sene önce olmuş bitmiştir. Bu şehre tekrar tekrar fethi layık ve mecbur gören zihniyet artık şehri ile barışmalıdır.
İstanbul’un fethe değil sulha ihtiyacı vardır. İstanbul’un belki de onu ilk kez farkeden Megara’lı cesur denizcilere, onu Roma’ya rakip kılan Konstantin’e, 1204’de Haçlı İstilası ile inlerken 1261’de tekrar onu Bizans’a döndüren Mihali Komnene’ye, Mora Mystras’daki muhteşem manastırları dünya tarihine hediye eden sanatsever Paleologos sülalesinin son ferdi son İmparatoru’na, onun son Başbakanı ve meşhur “Bizans’ta Latin külahına Osmanlı sarığını tercih ederim” diyen Lukas Notarias’a ufacık da olsa bir anı bırakmak mesuliyeti vardır.

Bizans’ın artık geri dönmez biçimde tarihe gömülmesi bu şehir için onun değerini azaltmaz. Bizans’tan kalanlar bu ülkenin kadim değerleri olarak Dünya için de azami değere sahiptir. Sadece Bizans’ın bize bıraktıkları doğru bir strateji ile turizme konu edilse bu ülkenin Iphone üretmesine gerek yoktur.

Bakın Fatih Sultan Mehmet Bizans’a olan hayranlık ve onun yıkılışının hüznünü kendi dizeleri ile nasıl zikrediyor. Fetih günü Fatih’in gösterdiği yüksek ruha birazcık da olsa yaklaşmak onun torunlarına yakışan en doğru harekettir:

“bum nevbet mizened der tarem-i afrasyab,
perdadari mikoned der kasr-ı kayzer ankebud…”
(“afrasyab’ın balkonunda baykuş nevbet çalıyor, kayzerin kasrında örümcek perdedarlık yapıyor…”)Not: Ben bu satırları yazarken İBB tarafından hazırlandığı anlaşılan yarı animasyon bir film döndü ekranda. Fatih’ten Erdoğan’a temalı bu video tam da yazımın ana fikrini, Türk’ün Türk’e propagandasını faş ediyordu. Belediye kaynaklarının böyle bir video için kullanılmasına bu şehrin halkının izni olduğunu pek sanmıyorum ama 3 hilalli bayraklar, denizin üstünde at koşturan süvariler ve bozkurtlarla adeta Dünyayı Kurtaran Adam tadında bir gerçeküstücülüğü beyan eden bu filmi üretenlerin hayal gücüne şapka çıkartmaktan kendimi alamadım!!!

VAN GÖLÜNÜN DİBİNDEKİ AYLAN BEBEKLER

Kahreden görüntü Aylan bebeği hatırlattı - Asya Haberleri

Geçen hafta yol hikayeleri kapsamında Tatvan’a gitmiş. Van gölüne varmış, etrafında gezmiştim. Van Gölü, Marmara Denizi büyüklüğündedir. Turizm bölgesi olmaya çok müsait bir doğası var oraların. Nemrut Krater gölleri, dünyanın en uzun kayak pisti ve bu aralar gündemden düşmeyen Ayasofya’nın mimarının yaptırdığı Küçük Ayasofya hep buradadır.

“İç turizmi canlandıralım” başlığı ile gezmeye geldiğim bu bölgede, Afgan mülteci de görmüştüm. Gelin görün ki, devletin tüm yetkili erkanı da sadece benim gibi görüyormuş bölgeyi, insanını, mültecisini…

Zira mülteci dolu bir gemi Van Gölünde seyir ediyor. “Yunanistan’a bırakacağız” diyerek mi kandırıldığı belli olmayan bu tekne batıyor. Hiç bir ricali devlet fark etmiyor. Cesetler bir şekilde fark ediliyor. Derken bakalım kaç ceset var denilerek olta atılırcasına ölü tahmini yapılıyor. Düşünün ben makaleyi yazdığım sıralarda ölü sayısı 56 olmuştu bile. Ne acı ama…

 Hangisine üzülelim? Sıkıntılı coğrafyadan kaçıp, rahata kavuşacağını sanan ve bu uğurda ölen canlara mı üzülelim? Yoksa rahmetli Yaşar Büyükanıt’ın sözü ile “Bizim için BBG evi gibidir bu bölgeler” denilen bir ülkenin Genelkurmay eski başkanını yalanlandığına mı üzülelim? “Tamamı ülke sınırlarımız içinde olan bir gölde, göçmen teknesinin ne işi var” diye soran var mı? Ülkenin doğusu bölündü de, haberimiz mi olmadı…

Deniz insanı açığa sahile koya sürükler fakat göl direkt dibe çeker. Böyle bir kimyası vardır göl suyunun…

Çek çek bitmiyor ve ölü adedi döviz kuru gibi artıyor. Ölülerin içinde bebekler de var. Allah ailelerine sabır versin. Ne zor hayatlar… Dünyanın hiç adaleti yok.

Göçmenlerin teknenin alt katına kilitlendiği ve kaptanın kurtulduğu kahredici bir hadisedir bu. Suriyelilerin sayısından rahatsızlık duyanlar ve hoşnut olmayanlar var fakat bu durum bu insanlık dramının görmezden gelinmesine neden olamaz, olmamalı. Sorumluların tamamı cezalandırılmalı. “Aylan Bebek” skandalında ortalık hatta dünya yıkılmıştı. Burada da onlarca bebek ölmüş. Aynı hassasiyeti göstermek lazımdır.

Mültecilerin sayısının 100 civarında olduğu iddia ediliyor. Tüm sığınmacıların boğularak can verdiği bu hadisedeki diğer iddia ise; tekne sahibinin siyasi bir partinin ilçe başkanı olduğu yönünde ve bu yüzden gündem olması geciktirilmiş. Malumunuz batan tekneyle ilgili soruşturma dosyası için gizlilik kararı konulmuş durumda. Arama kurtarma çalışmaları neredeyse 20.güne ulaşmış.

İşin vahim boyutu şu; ülke sathında hissizlik had safhaya varmış durumdadır. Vicdan, hak, hukuk, adalet , merhamet nasıl içi boşaltılmış kavramlar oldu. Trafikteki en ufak aksamada kornayı sonuna kadar kökleyen bu toplum, 100 mülteciye mezar olan bir gölden her gün ceset çıktığı halde, umursamaz bir vurdumduymazlık içinde yaşıyor. Bu işin sorumlusu kim? Umarım sadece Allah’a hesap vermez. Bu dünyada da gereği yapılır. Para hırsı, yüz cana mal oldu. Dünyada adalet yok…

KANAL İSTANBUL YAZILARI (3)

Ulaştırma Bakanının Eskisi Gitti, Dublörü Geldi

By Veysi Dündar -29 Mart 20201

Hiçbir şey bilmiyoruz…
Bir sabah uyanıyoruz ve bir bakan görevden alınıyor.
Ülke ağır bir krizin içinde.
İnsanların sadece iki gündemi var.
Biri sağ kalmak, diğeri batmamak.

Tek başına yaşayan bireyden binlerce çalışanın istihdam edildiği işletmelere kadar, başka bir gündemi olan kimse yok. Nasıl olsun?
Hayat memat gününde, olma olmama sınırındayız.
Korona ile yatıyor onunla kalkıyoruz.
Hiçbir zaman tabi olmadığımız bir ortak gündemin içindeyiz.

Bu gündemin tam orta yerinde en az ihtiyaç duyduğumuz bir bakanlık gündeme damga vurdu. Önce tartışmalı ve üzerinde mutabakat sağlanmamış Kanal İstanbul için ihaleye çıktı bu bakanlık. İhale görselleri ibretlikti. İhale komisyonu zamanın ruhuna uygun biçimde maske takmıştı. Yüzleri tanınmıyordu.
Adeta bir western filminde gibiydik. İhalenin bu sürreel görselliği ihalenin kendisi kadar acaipti. İhale ne kadar akıl almaz bir zamansallık içeriyorsa, ihaleyi yapanlar da bununla birebir uyum içindeydi.

Sonra ne olduysa oldu.
İhaleden 72 saat bile geçmeden Ulaştırma Bakanının görevden alındığını öğrendik. İstifa etmemiş ya da görevden çekilmemişti. Görevden alınmıştı. Bu düpedüz işini eksik yapanlara layık görülen muameleydi.
Ama sadece bir cümleden çıkarttığımız bir varsayımdan söz ediyoruz. Fazlası yok. Bilgi yok. Kamuoyunu aydınlatma yok.
Başkan öyle münasip gördü. Öyle oldu.

Nitekim halef bakanın göreve başlarken söyledikleri de tıpkı görevden “alınan” bakan gibi göreve “alınan” bir bakanı işaret ediyor.
Türkiye Cumhuriyeti Bakanı göreve başlarken aynen şu cümleyi kuruyor :
“Cumhurbaşkanımız Sn. Recep Tayyip ERDOĞAN’ın yüksek tensipleri ile Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı görevine atanmış bulunmaktayım. Sn. C.başkanımıza teşekkür ederim. Rabbim bu güvene layık olmayı nasip etsin”

Adil bey her ne kadar Cahit Turan ile çiçek teati ederek görevi devralsa da, usul gereği söylediği sözün Cahit bey için karşılığı yaklaşık şudur :
“Cumhurbaşkanımız Sn. Recep Tayyip ERDOĞAN’ın yüksek tensipleri ile Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı görevime son verilmiş bulunmaktadır. Sn. Cumhurbaşkanımız’dan özür dilerim”

Korona günlerinde ciddi bir ulaştırma faaliyetine ihtiyaç yoktur denilerek bu görev değişikliğine başvurulmadığına göre, böyle bir atamaya neden ihtiyaç duyuldu?

Başkanlık sistemi’nin sırlarına vakıf olmak gerçekten zor. Korona günlerinde Ulaştırma Bakanı niye değişir? Kanal İstanbul ihalesinin böyle bir zamanda yapılmış olması gerekçe olabilir mi?
İhalenin iptal edilmemiş olması bir yana, gerekçe bu ise hükümetin toptan istifası daha uygun olmaz mı?
Doğaya ve İstanbul’a yapılabilecek başka eziyetin olamayacağı gerçeği bir yana bir kuruşun dahi gündem dışı harcanmaması gereken bir dönemde böyle bir aymazlığa tevessül etmenin bedeli tek kişiye çıkar mı?

Yine de biz razıyız.
Zararın neresinden dönülürse, Bağdat’a bu devirde gitmek imkansız da olsa, yanlış hesap geri geldiyse hoş geldi sefa geldi.

Türkiye’de insanların belirsizlik içinde maddi hayatın sıkıntıları ile boğuştuğu bir zamanda değil, Türkiye’den petrol çıkıp paradan kule bile yapsak, torunlarımızın torunlarına miras denizlerimize bu zulmü yapamayız.
Kanal İstanbul denilen ve diğer adı “çılgın proje” olan planın, Korona Günlerindeki tanımı ise projesiz bir çılgınlıktan ibarettir.

Çılgın Proje için harcanacak bir delikli kuruş dahi ülkenin bu en zor gününde insanlarının elinden alınmış ekmeği, peyniri, çayı temsil eder.

Cahit Turhan’ın temsil ettiği bakanlığın bu maskeli ihaleyi savunurken kullandığı cümle ibretlikti :
“Türkiye Cumhuriyeti, salgın ile mücadele ederken üretim ve yatırımları da yapabilecek güçtedir. Kanal İstanbul projesi ile ilgili çalışmalar da elbette devam etmekte olup, bugün proje ihalesi yapılan iki tarihi köprünün taşınması veya yerinde korunması işi de önceden belirlenmiş bir sürecin bir parçasıdır. Ülkemizin salgınla mücadele ettiği bu dönemde yatırım ve üretimin durdurulmasının istenmesi, yapılan bir proje ihalesi üzerinden siyasi fırsatçılık yapmak, milletimize Koronavirüsten daha çok zarar vermektedir.”

Nasrettin Hoca kendisine 200 sopa atılmasına “ya saymayı bilmiyorsun ya sopa yememişsin” şeklinde itiraz etmişti.
Korona günlerinde ülkede neredeyse esnaf faaliyeti sıfırlanmışken bu cümleyi kuranlar da ömürlerinde ne koronadan gelirsiz kalmışlar, ne de gelirsiz kalmanın manasına vakıflar.

Cahit Turan görevden alınmayı sonuna kadar hak etmiştir.
Sadece ibretlik savunma için değil Çorlu ve diğer kazalardaki akıl almaz apati için.
Ancak hemşerisi olmanın yanısıra neredeyse kardeşi kadar ona benzeyen Adil Karaismailoğlu’nun mevcut sistemde farkı ne olacak merak ediyoruz.

Başkanlık sisteminde yetkiler tekelde toplanmış. Bunun iyi bir şey olduğu söylenmişti. Sağlık meselesi gününde ulaşımda dahi işler iyi gitmiyor bakan değişiyorsa bu tekelcilik pek de o kadar iyi bir şey değil.
Ne dersiniz. Haksız mıyım?

KANAL İSTANBUL YAZILARI (2)

İstanbul Boğazını TOKİ’ye Vermenin Zamanı Geldi

By Veysi Dündar -19 Ekim 2018

Türkiye’de gündem o kadar hızlı ve yoğun ki yazıp duyurmak istediğiniz bir çok konuyu ertelemek zorunda kalıyorsunuz. Ancak başka Türkiye, başka İstanbul yok ve biz duyarsız kalırsak elimizde İstanbul namına sadece kum, çakıl ve suyun muhtelif terkiplerinden gayrısı kalmayacak. Buyrun biz daha öncekini yazmadan dün basına yansıyan son icraat:

Biz bu sakilliği hazmededuralım hafta başından yansıyan gelişme daha taptaze idi.
Kanal İstanbul yapılmadan etrafını betonlandırma projesini geçen hafta sonunda duyurdu iktidar. Kulaklarımıza da inanamadık gözlerimize de. Biri bizi çimdiklesin dedik. Ne içiyorsanız bize de verin dedik. Kanal İstanbul yetmez Kanal Türkiye verelim dediğimizde mübalağa ettik sanıyorduk. Mübalağa nasıl edilirmiş gördük. Lakin şu var ki bizim Kanal Türkiyemiz latife, ama Kanal İstanbul’un etrafına betonarme planı reel.

Yapılacakları sayıyorum. Sıkı durun. Kemerleriniz bağlı, gözleriniz kapalı, yumruklarınız sıkılı olsun. Başka türlü bu proje hazmedilemez :

-Proje alanında yapılacak kanal, yol, kavşak, raylı sistem, alt yapı ve üst yapı donatıları ile arsa üretimi ve geliştirilmesi çalışmaları yapılacak.

-Protokole göre Çevre ve Şehircilik Bakanlığı 18 ay içinde bölgenin imar planlarını, parselasyon planını ve kentsel tasarım projelerinin yapılmasını veya yaptırılmasını sağlayacak.

-Arsa üretimi ve geliştirme alanlarını Ulaştırma Bakanlığı ve TOKİ ile birlikte belirleyecek.

-TOKİ de proje alanında kendisine devredilen alanlardan elde edilen geliri kanalın finansmanında ve kentsel dönüşümde kullanacak.

-Ulaştırma Bakanlığı Kanal İstanbul inşaatı yapım ihalesi düzenleyerek, ÇED raporunu hazırlayacak.

-İBB ise Sazlıdere Barajı’nın içme suyu rezervinden çıkartılması için gereken işlemleri yapacak.

-Proje alanına ilişkin her ölçekte imar planları 18 ay içinde etaplar halinde Çevre Şehircilik Bakanlığı’nın onayına sunulacak.

-Belediye tarafından kanalı kesen mevcut altyapı ve ulaşım sistemlerinin taşınması sağlanacak. İlgili kurum ve kuruluşlara ait planlanan altyapı ve ulaşım sistemlerinin yapımını da İBB sağlayacak.

Mortgage faizi aylık %3 (dünyada yılda %3’e fazla derler) olan 1 milyon konut stoku olan betondan sıtkı sıyrılmış ülkeye vaat edilen daha çok beton. Bu arada bir içme suyu havzasının pert edilmesini de proje içine dahil ediyor. Hem de dünyanın en sıradan işi gibi. Su savaşları desem hepiniz aman aman Veysi Bey derin konulara girmiş dersiniz.

Türkiye içme suyu havzasını yok edecek. Orda kimse var mı?

780 bin km2’lik ülkenin %1’i etmeyen İstanbul’a yığılacak bunca betonun ülkenin şirazesini zaten bozulmuş iken daha da bozacağına kimsenin kuşkusu yok.
Ben Kanal Türkiye ile projeyi görmüş ve eli büyütmüştüm.
Şimdi daha da büyük proje ile karşınıza çıkıyorum. Madem olay ev yapmak arazi geliştirmek. Kanal İstanbul yapılınca İstanbul boğazına beton dökelim. Bir imar planı da oraya yapsın İBBBBBBB.
Böylece Montreux çöpe direk gider gemiler mecbur kanaldan geçer. Paralar hesaba yatar TOKİ için inşaat alanları artar.
Yetmez değil mi ?
Bence de yetmez.
İstanbul boğazını kapamak için gereken hafriyatı tarihi surlardan alın. Çıkan araziye de millet bahçesi yapın. Biraz dar olur ama alt tarafı yatıp yuvarlanacaksınız.
Fazlaya ne hacet.

Sİz beni bir de Büyük Ustalığımda görün.

KANAL İSTANBUL YAZILARI (1)

Kanal İstanbul Yetmez, Kanal Türkiye Olsun…

By Veysi Dündar -30 Eylül 2018

Çevre Bakanı Murat Kurum “Kanal İstanbul” projesinin en önemli proje olarak devam ettiğini ifade etmişti geçtiğimiz haftalarda. Açıkçası biraz sürpriz oldu. Ülkenin ekonomik anlamda yaşadığı türbülans devam ederken, böyle maliyetli ve tartışmalı bir projeyi ısrarla zorlamak benim çok anlayamadığım bir şey.

Önceki gün de ajanslara Çinli bir firmanın bu işlere talip olduğu düştü. Çin’in projelerle borçlandırıp gözünü yaşarttığı Sri Lanka (namı diğer Seylan ki; meşhur Kral ve Ben filmi ile hatırlarız, kel kafalı rahmetli Yul Bryner’li) anıları ise belleklerde daha taptaze. Zamanında Türkler gelmesin diye duvar örmüş Çinliler kanalı da bir nevi koruma maksatlı kazar mı bilmem ama ülke hesapsız yatırımdan zaten yeterince yandı.

Bırakın yoğurdu alaska frigoyu bile üfleyerek yemenin zamanıdır.

Ülkeler bir miktar da coğrafyanın mahsulüdür. Tabii ki coğrafyanın zaman zaman sınırları aşılıp alternatifler geliştirilebilir. Örneğin coğrafya Yunanistan’a, Tiran denizinden Akdeniz’e geçiş imkanı vermemiştir. Yunanistan bu eksiği Korint Kanalı ile aşmıştır. Bu anlaşılır. Süveyş ve Panama gibi kanallar da bu minvalde sayılmalıdır.

Anadolu coğrafyası ise Karadeniz’i Akdeniz’e doğal boğazlarla bağlamaktadır. Bu topraklara bahşedilen su yolu denizcilik sektörünün gelişmesi buradan geçen gemilere sağlanacak her tür lojistik hizmet ile gelir kaynağıdır.

İstanbul Boğazını Trakya’da ikinci bir hat ile yedeklemek aslında coğrafyanın armağanını kullanmaya kudretimiz yok demek bir taraftan. Trakya’da oluşturulacak su yolunun çevresel etkileri ise başlı başına bir alan.

Çevre Bakanı 100 günlük eylem planına dahil etmiş olduğu bu projenin 100 belki de 1000 yıllık sonuçlarını öngörmekle de mükellef. Neticede görevi çevreyi korumak.

Madem Kanal İstanbul bu kadar mühim. Ve Türk halkı kendisine Allah’ın bahşettiği coğrafyayı kullanma konusunda bu denli akim. Ben Kanal İstanbul projesini görüyor ve artırıyorum.

Bence Kanal İstanbul değil Kanal Türkiye olmalı.

Fethiye ve Adana’dan kazılacak kanallar ile Rize, Sinop ve Sakarya’ya çıkış verilmeli. Hatta buna ilave zaten mevcut olan Marmara geçişi yerine Kırklareli’den Saros Körfezine de kanal açılmalıdır. Yapılacak kanallar ile Karadeniz’e kıyısı olan tüm ülkeler kendilerine en yakın noktadan suya kavuşacak ve Boğazlar gemi trafiğine hiç tabi olmayacaktır.

Memleketimizin tamamı münbit bir su yolu ile örülmüş olacaktır. Bu vesile ile de meşhur “Demirağlarla ördük anayurdu” marşı, “su yolları ile ördük hem de 100 günde” şeklinde revize olacaktır.

Proje mi proje.
Fikir mi fikir.
Kanal mı kanal.
Yetmez mi Yetmez !

Eğer su yolu konusunda bazı fizibilite sorunları olur ise -mesela Torosları aşmak vs.- o zaman da Fatih’in projesi ile gemileri karada yürütmek konusunda adım atılmalıdır.

Suyun gitmediği yerlerde gemiler karada yürütülmeli ve bu sayede Gürcistan, Rusya, Ukrayna, Romanya ve Bulgaristan’ın gemileri için en uygun yollar hayata geçmelidir.

Projemi uygun bulmayan ve beğenmeyenleri Kanal İstanbul projesi ile yetinmeye davet ediyorum.

Bomonti’de Yeni Nesil Soykırım

Yunanistan’da krizin ağır geçtiği günlerde ‘keyfi hiç bozulmayan kurum kimdi?’ diye sorulsa alınacak cevap tereddütsüz kilise olacaktır. Gerçekten de sıradan bir Yunanlı ağır ekonomik krizin etkilerini yaşarken Yunan kilisesi bu süreci adeta hissetmedi bile. Halk banka hesabındaki parayı dahi çekemezken kilise için şartlar neredeyse hiç etkilenmedi bu süreçte.

Yunanistan kilisesinin gücünü şu şekilde ifade edebiliriz. Yunanistan’ı krize sokan toplam borcu 350 milyar dolar iken, bu kurumun mal varlığı 700 milyar dolardı.

Yunanistan krizle mücadele ederken kilise olanları pek de ciddiye almış görünmedi. Zenginliğinden taviz vermeden hayatını sürdürme şansına sahip oldu. Ülke Çipras gibi dinle arası pek de iyi olmayan bir lider ile krizden çıkmayı başarsa da bu süreçte Çipras’ın kilisenin keyfini kaçırmayı çok da başaramadığını söylemek lazım. Günün sonunda Çipras da krizle mücadelede gösterdiği onca gayrete karşılık bir seçim yenilgisi ile karşılaştı. Bunun arka planında ateistliğini açıkça ifadeden geri durmamasının payı var mı yok mu bilinmez. Ama kilisede ateist ya da değil iktidara iktidar için rahatını bozmaya dair en ufak bir motivasyon bulunmuyordu.

Yunanistan’da bunlar olup biterken Türkiye de sessiz sedasız ağır bir ekonomik krizin içine düştü. Yunanistan kilisesi ile Diyanet İşlerini tüm alanlarda mukayese etmek makul değil ama kesin olan bir şey varsa Diyanet’in giderek güçlendiği gerçeği ülkede hissedilmektedir.

Yakınlarda basına yansıyan bir haber analiz de bu durumu aslında tüm çıplaklığı ile göz önüne getirdi. Yunanistan kilisesi kadar güçlü mü değil mi tartışmaya açık olsa da ekonomik krizden hemen hiç etkilenmediği açık Diyanet’in. Ya da doğru ifade etmek gerekirse krize rağmen büyümesi durmayan bir Diyanet var karşımızda.

Yatırım, istihdam ve devlet kaynaklarından aldığı pay geçen süreçte ülkede hiçbir şey yokmuş gibi devam ediyor.

Bütün bunlar yetmez gibi Bomonti’deki tarihi bira fabrikasının da Diyanete verilmesi gündeme geliyor.

Bomonti’de korunacak hiç bir şey yokmuş gibi binanın arsası üzerinden devri bahse konu ediliyor. Diyanet’e bu binaya niyetlenme ve Anıtlar Kuruluna da bu şekilde devir cesareti veren özgüveni ancak Yunanistan krizine kilisenin bakışı ile mukayese etmek mümkün olabilir.

Diyanet de tıpkı Yunanistan kilisesi gibi eli cebinde ve ıslık çalarak krize mukabele ediyor. Krizin ülke geneline yaşattığı mağduriyet onun için çok bir mana ifade etmiyor. 

Bir fabrikayı bugün işlemese dahi yıkma fikrini benimseyen Diyanet’in ve ona arka çıkan iktidarın verdiği mesaj bu dünyaya karşılık öteki tarafın işaret edilmesi, adreslenmesinden başkası değil.

Mülk portföyüne bir halka daha eklemeye beis görmeden hareket eden bir kurumdan söz etmeliyiz. Ne işsizlik, ne borçlarını ödeyemediği için kendini yakan emekliler, ne de emeklilikte yaşa takılan milyonların hali Diyanet’in asli gündeminde. 

Ülke ekonomisi sanki tek boyutlu bir gölge oyunuymuşcasına kendinden emin ve rahat. Bir taraftan alkole ve faize Kurani hükümlerle itiraz etmekte sıkıntı görmezken, diğer taraftan vergi gelirlerinde dolaylı kaynaklara; büyümede ise inşaat ekonomisine ve mortgage’la satılan taşınmaza dayanan mevcut iktidar modeline payanda olmakta sıkıntı görmüyor.

Türkiye Yunanistan’a bir yandan benzeşirken diğer yandan da çok farklı bir modeli ortaya çıkarıyor. Tarihsel olarak belki Osmanlı’nın Şeyhülislamlığı ile mukayese edilebilirliği olan bu modelin modern zamanların ruhu ile uzak yakın bir rabıtası ise bulunmuyor.

Sonuna kadar neo liberal ve kapitalizmin tavanında gezen iktisadi tercihleri, geçmişten kopup gelmiş idealizmle soslamak, zihinlerde çelişkinin en ağır görünümüne yol açıyor.

Toplum mühendisliğinin bu en kaba haline itiraz ediyorum.

Bugün İstanbul’da herhangi bir tarihsel varlığı, ne olduğundan bağımsız yıkmaya niyetlenmek ülkeye yapılacak tahribatın en ağırlarından biri hatta birincisidir.

Geçmişimize ideolojik tercihlerle yapılan bu saldırılara artık son verilmelidir.

İstanbul’un kaybedecek bir “kadim” tuğlası dahi yoktur. İmitasyon takı izlenimi veren betonarme inşaatlarla şehir zaten yeterince yorgun.

Çekin o beton santrallerinizi şehrimin kalbinden.

Not : Bu yazı 13.9.2019’da OcakMedya’da yayınlanmıştır. Maalesef yıkımların başladığı günde tekrar yayınlamak zorunda kaldım. Diyanetin ülke kollektif kültürüne ve hafızasına taarruzu hız kesmiyor. Bunun sonu nereye varır. Kendi kuyruğuna ne zaman uzanır göreceğiz

15 TEMMUZ NEDEN BEKLENEN İLGİYİ GÖRMEDİ?

Dün 15 Temmuz’un 4. Yıldönümü idi. Esnafa anonslarla bayrak asması hatırlatıldı. Daha 4 yıl önce kıyamet kopmuş, halk elindeki imkanlarla darbeye karşı çıkmış, engellenmesinde hep ön safta yer almıştı. Canından olan yüzlerce kişi ve yaralan binlerce kişi vardı. Maddi hasarı ise hesaplamak mümkün değil zaten. Fakat adına “15 Temmuz Cehennemi” dediğim o gecenin ardından püskürtülen o girişim, tam bir bayram havasında ve aylarca süren bir şölene dönmüştü.

Dün ne oldu da, sadece Sn. Erdoğan’ın konuşmasının haricinde bir etkinlik olmadı diye düşünüyorum. Ekonomik kriz, işsizlik, koronavirüs vakaları mı engel oldu, sorguluyorum. Dün Tv5’te 4 saat süren bir tartışma programındaydım. Dileyen Twitter paylaşımımdan izleyebilir. Bahsi geçtiği için asıl soru şuydu programda; “15 Temmuz bir kazanım mıdır? Ülkede neyi değiştirmiştir?”

15 Temmuz’un konuşulduğu bir programa çıktığınızda, iki ucuda keskin bir bıçağı elinize almış oluyorsunuz. Her cümleniz o’cu/bu’cu şeklinde yaftalanmanıza neden olacak türden. Oysa yaptığımız binlerce insanın hakkını hukukunu savunmak ve adalete davet etmektir.
Kangren haline dönmüş binlerce KHK’lının, askeri okullardan atılmış öğrencilerin, Harbiyeli tutuklu askeri öğrencilerin, toplamda 600 bin kişinin sorgulandığı, binlerce insanın sadece sendika üyesi ya da Bank Asya’ya para yatırmış olması vb nedenlerle mağdur olduğu hak, hukuk ve adaletten uzaklaştığımız bir dönemden geçiyoruz. Nürnberg mahkemelerinde sadece 24 kişinin yargılandığını hatırlatmak isterim.

Erdoğan’ın, “Ne istediler de vermedik. Allah’ım ve milletim beni affetsin.” gibi basit bir cümle kendisini ve partililerini aklamaya yeterken, ibadet/ticaret/ihanet eksenindeki en alt ve en samimi tabaka olan ibadet ehlinin cezalara duçar olması, vicdanen kabul edilebilir mi? Kaldı ki, AKP’de Fethullah Gülen ile tokalaşmamış ya da fotoğraf çektirmemiş hatta ve hatta her işini bu kanalla çözen insanlardan müteşekkil iken, halkın ağrına giden uygulamalar söz konusu. Bu ağırlığı ülkenin gemeli hissetmektedir.

15 Temmuz’un negatif getirisi, iktidarın günbegün sertleşen politikalarıdır.

Daha ceberut uygulamalara yönelmiş olması ve bu sertliğin hayatın her anına sirayet etmesi ile tezahür etmesidir. Ülkede kavga edilmedik kurum kalmadı. Zararını ülkenin bütünü yaşıyor. Her sabah farklı bir kavga gündemi ile ekranlar doluyor. En son yaşanan tartışma malumunuz Çoklu Baro tartışmaları ekseninde cereyan etti. Ankara’ya sokulmayan avukatlar, tartaklananlar, fiziksel temasla engellemeye çalışmalar, kanun geçmesin diye günlerce parklarda sabahlamalar hep ülkece ayıplarımıza eklendi bu görüntüler.

Demokrasiden uzaklaşıyoruz. 10 sene ya da 7 sene öncesinde atılmış bir twitten mahkûmiyet çıkarmak bu iktidara nasip oldu. Onca yıl geriye dönecek ve oradan mahkumiyet devşireceksek, AKP’de ne vekil ne de kayıtlı üye kalmaz cezasız. Halk bunları görüyor. Bunları analiz ediyor. Belki de bu uygulamalar, dün gibi önemli bir günü, seyircisiz sinema tadında bıraktı.

Ülke insanı haksızlık, hukuksuzluk, adaletsizlik yaşadığından, ülkesine olan güvenini kaybediyor.

Güvendiği yargı kurumları ya tek tek işlemez hale getiriliyor ya da tokatlanıyor. Bu keyfi ortam demokrasi ile arayı açıyor.
Bu söylenenleri yalanlayacak tek Allah’ın kulu yok. Sadece cesaret noksanlığı ve menfaat çatışmasına girmek istemeyenlerin sustuğu bir ortamdayız. Bunlar yüzde milyon gerçek, hakikat. Halkınızı cidden huzurlu etmeye dönük adımlar atarsanız; Samimiyetinize inanırsa “Bayrak asın” anonsu yapmanıza gerek kalmayacak.

16.7.2020 Veysi Dündar

Dolmabahçe Osmanlı – Türkiye Köprüsü

Dolmabahçe Cafe’de oturuyorum. Makaleyi yazmaya başladım. Denize yakın olan yer değil, İnönü Stadı’nın hemen sağ tarafındaki bahçe burası. Buradan stadı ve Swissotel’i görmekte mümkün. Fakat ön tarafa dönmeyi ve manzaradan esinlenerek yazımı tamamlamayı yeğliyorum.

Hemen ön tarafımda Bezmialem Valide Sultan Dolmabahçe Camii var. Gezi eylemleri sırasında “Camiye ayakkabıları ile girdiler, içki içtiler” denilen yer burası. Ben ertesi gün buraya gelmiş, camiyi gezmiş ve camide kalan tek kişi ile konuşmuş, dillendirilen bu vukuatın gerçekleşmediğini öğrenmiştim. Ki ortalık karmakarışık idi. O karmaşayı yaşayan bilir, biber gazlarının yağmur gibi yağdığı insan selinin aktığı bir ortamda, camiye sığınmak zorunda kalan insanlardan oluşan bir kalabalıktı. Az ilerisinde de Kabataş durağı var. “Bacımızın üzerine bevl ettiler.” denilen bölge burası. Öyle bir hadisenin de gerçekleşmediği, videoların yayınlanmamasından belli oluyordu.

Velhasıl soluma dönüp baktığımda Dolmabahçe Sarayı var. Fakat ağaçlardan sadece Saat Kulesi’ni görebiliyorum. Makaleyi karalarken dönüp saate bakıyorum. 15 Temmuz’da köprünün tek taraflı trafiğe kapatıldığı saate denk gelen bir saat. Gece 10 gibi. Zamanın Ruhu kulağıma üflüyor. Bundan tam 4 yıl önce ülkenin üzerine çöken kabusun ve ağırlığını hala hissettiğimiz günün gecesinin bir diğer adı “15 Temmuz Cehennemi”…

Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun’un geçtiğimiz aylarda Hürriyet gazetesine verdiği demeçte; sosyal medyayı “Gezi’de kötü, 15 Temmuz’da iyi” olarak tanımlamıştı hatırlarsanız. Kendine hayrı dokunuyorsa iyi, diğer türlü her hamleyi kötü olarak yorumlaması, iktidarın her zamanki tavrı…

Oturduğum yerden 60 bin kişilik Çamlıca Camii görünüyor. Işıklandırması gayet iyi. Camiye bayrak desteği de eklenmiş. Uzaktan hoş bir manzara. Lakin buraya harcanan para, hiç dolmayacak büyüklükte olması, negatif özellikleri. Yeni bir şayia dolanıyor cami ile ilgili, buraya “anıtmezar” yapılacağı konuşulur oldu.

Velhasıl makale manzaradan başladı. Sağ tarafımda Dolmabahçe Camii var. Gezi eylemleriyle daha da anılır oldu. Sol tarafta Dolmabahçe Sarayı, Atatürk ile özdeştir herkes için. Nitekim müzede tüm eşyaları sergileniyor malumunuz. Saat Kulesinin tam karşı kıyısındaki tepede ise Çamlıca Camii var. Burası da Sn. Erdoğan ile anılıyor.

Cumhuriyet ile kavga ediliyor izlenimi hiç silinmedi bu ülkede. Cumhuriyetin son kazanımları bir bir eksiliyor diye yeni yeni hamleler gerçekleşiyor. Yaşadığımız süreçte, Atatürk hain olmakla itham ediliyor Ayasofya’nın müze yapılması ile ilgili. Camiye çevrilmesinde gıyabi dahli olsa da, Erdoğan kahraman statüsünde bugünlerde.
15 Temmuz’un seneyi devriyesinde geçen yıl yazdığım makalenin son cümleleri ile, yazımı sonlandırmak istiyorum.

Yazık ki ülkemizde en çok ihtiyaç duyulan şey “hafıza” olmaya devam ediyor. Hafızasını sıfırlamış, hard diskine format atmış akıllar, etraflarına akıl verme konusunda ise son derece ataklar.

15 Temmuz’u anmak hafızaya selam durmak demektir.
15 Temmuz’a nasıl gelindiğini hatırlamayacaksak, 15 Temmuz’u da anmayalım.

“15 Temmuz bir daha olmasın” diyenlerin yapması gereken konuşmak değil, tarih okumaktır.
Tarihi 15 Temmuz’da yazanların, fedakarlığı da buna dahildir.
Ancak buna saygı göstermek için bugünlere nasıl gelindiğini anlamak şarttır.

15.7.2020 Veysi Dündar